DUA  NEDİR?

 

“DUA MÜMİNİN SİLÂHIDIR!” diyor Allah Rasûlü Aleyhisselâm!.

Acaba biliyor muyuz “dua” niçin bu kadar önemlidir?

“Dua” nedir, niyedir; ötende bir tanrı yok olduğuna göre kime yapılır? Gelin bu soruların cevabını vermeye çalışalım..

DUA, ötendeki bir tanrıdan talep mi?..

Özünde ve varlığının her boyut ve zerresinde kendisiyle kâim olduğun Allah’ın kudretinin ortaya çıkmasını talep mi?.

DUA, insanın varlığındaki ilâhî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir şey değildir!..

Bu sebeptendir ki; insan, tam bir konsantrasyon ile DUA edebildiği anda, imkânsızmış gibi görünen pek çok şeyin gerçekleştiğini farkedebilir.

İşte bu yüzdendir ki, insanın en güçlü silâhı DUA’dır

DUA mekanizmasından en büyük verimi almak istiyorsak, özellikle ve öncelikle şekli, yeri ve zamanı konusunda bazı hususlara önem vermek zorundayız.

Dua, olabildiğince özündekileri açığa çıkarmak amacına dönüktür.

Aklı olan, ilmi olsun veya olmasın duaya çok çok devam eder...

Bu yazdığımı çok iyi anlamaya çalışın...

Dua, yeni tecellilerin açığa çıkması mekanizmasına dönük olarak faaliyet gösterir.

Dua`da yaratış sırrı gizlidir!.

Hangi mertebede olursa olsun, duadan geri kalan, çok fazla şeyden mahrum kalır!..

Dua, insana verilmiş, yaratma sırrıdır... İnsan, dua ettikçe, Allah onunla yaratır!..

Duadan mahrum kalan, yaratılış kemâlâtının sırlarını açığa çıkartmaktan mahrum kalmış olandır.

DUA, insana bahşedilmiş en mükemmel güç olarak tanımlanabilir.

Dua, diyebilirim ki, kerâmettir!.

“Dua ibadetin özüdür” sözünde, önce "DUA" kelimesiyle neye işaret edildiğini iyi anlamalıyız.

"DUA" yöneliştir!...

Dua, Allah'a yapılır... "ALLAH ismiyle İşaret Edilen” ise, âfâkta aranacak bir obje TANRI değil, kişiye şah damarından yakın olan "ÖZÜNDE" de mevcut olandır!...

Bu durumda “DUA” demek, özündekine yönelmek demektir... Bundan da şu sonuç çıkar:

En büyük ibadet özündekine yönelmektir!... Yönelişin sonunda ÖZ’e ERENlerden olursun elbette...

DUA esas itibariyle, beynin “yönlendirilmiş dalgalarıdır’”.

İnsan, "hakikatı" itibariyle Allah`ın bir "esmâ terkibi"dir.. Yâni, Allah`ın güzel isimlerinin işaret ettiği mânâlardan oluşan bir formüldür!. Bir diğer ifade şekliyle Allah insanı kendi güzel isimlerinin mânâlarıyla varetmek sûretiyle onu yeryüzünde kendisine "halife" kılmıştır!..

Bu isimlerin mânâları çeşitli dönüşümlerden sonra, takdir edilen şekliyle insanın beyninde açığa çıkmıştır!.

"Allah istemedikçe sizde o istek oluşmaz" hükmünce, "duanız", hakikatı itibariyle Allah`a ait olan bir istektir!..

Ama bir de Allah`ın "Sünnetullah" denilen bir “Sistem ve Düzeni” vardır!..İşte bu Allah`ın güzel isimlerinin mânâlarından doğan istek, bazen de sizden "dua" şeklinde açığa çıkar..

İnsanlar arası ilişkiler her ne kadar, maddeci bakışın tesiriyle dudaktan kulağa diye kabul edilirse de; gerçekte beyinden beyine şeklindedir!. Ve çoğu zaman bunu hisseder, farkedersiniz de, adlandıramazsınız; yeterli bilgi sahibi olmamanız dolayısıyla!..

Sezgi, beynin, gelen dalgaları önceden algılamasıdır!.

"Dua" özünüzdeki Allah esmâsından gelir; beyninizden, o amaca yönlendirilmiş dalga olarak açığa çıkar ve hedefe ulaşır!... Yâni, ötendeki bir tanrıdan talep değil, özündeki Allah`tan çıkan istektir!.

Bir diğer yönden "dua", umduklarına ulaşmanın en güçlü silâhıdır; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudretin sendeki değerlendirilişidir!.

Takdirinde varsa, "dua" edersin ve onunla olacağa yön verirsin!... Oysa "Hakikat"ta yönlendiren kendisidir; sen değil!.

Gece, nasıl güneşin parazit oluşturan ışınımı dünyanın arka yüzünde kaldığı için kesiliyor ve kısa dalga yayın çok net alınabiliyorsa; insan beyni de, özellikle gece yarısı ve sonrasında çok hassas hâle gelir ve kuvveti artar.. Bu, hem alıcılık (ilham) yönünden böyledir; hem de vericilik yâni "dua" yönünden böyledir.. "İslâm Dini"nde gecenin önemi buradan ileri gelir..

"Dua"dan mahrum olan, hem özündeki o kuvvetleri kullanmaktan mahrum kalır; hem de o duaların getirisinden!. "Dua", özündeki Allah`a ait gücün kullanılışıdır!.

Allah Rasûlünün çok fazla "dua" etmesi, ötesindeki bir tanrıdan bir şeyler talep etmesi anlamında değil; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudreti istenilenler doğrultusunda kanalize etmesi şeklindedir!.

 

"DUA"nın insan yaşamında en etkili güçlerden biri olduğunu size farkettirmeye gayret ettik bu yazıda..

Bilelim ki, Allah senden sana icabet edecektir!..İçinden geçen her şeyi bilmesi de senin onun varlığından meydana gelmiş olman ve O`ndan gelenlerin sende açığa çıkması nedeniyledir!.

 

“DUA MܒMİNİN SİLAHIDIR”, diyor Rasûlullah Muhammed Mustafa aleyhi’s-selâm. Ve gene, şöyle başka bir açıklama getiriyor “DUA” konusuna:

 

“DUA, İBADETİN ÖZÜDÜR”

 

Bu hadîs-i şerîf’in hemen arkasından şu âyet-i kerîmeyi hatırlayalım:

 

“CİNNİ VE İNSANLARI YALNIZCA KULLUK ETMELERİ İÇİN YARATTIM”

 

En basit anlamıyla kulluk, dua ve zikirdir!.

En geniş anlamıyla kulluk, birimin, varoluş gayesinin gereğini yerine getirmesidir..

 

“Eğer kulum, bana ellerini kaldırır da dua ederse, ben o elleri boş olarak geri çevirmekten hayâ ederim.”

 

Evet, bu bir Hadîsi Kudsî.

Bu konudaki bir başka Hadîs-i Kudsî de şöyle:

 

“Ey âdem oğlu, dua senden icabet benden; istiğfar senden, bağışlamak benden; tövbe senden, kabul etmek benden; şükür senden, fazlasıyla vermek benden; sabır senden, yardım benden... Ne istedin ki Benden, sana vermedim.”

 

İşte bu Hadîsi Kudsîyi destekleyen Âyet-i Kerîme:

 

“BANA DUA EDİN, İCABET EDEYİM”

 

Bu konuya açıklık getiren diğer bir hadîs-i kudsî de şudur:

 

“Ben, kulumun zannı üzereyim. Artık dilediği gibi düşünsün!..”

 

Yâni siz dua ederken, o duanızın kesinlikle kabul göreceğini düşünürseniz, biliniz ki mutlaka isteğiniz meydana gelecektir!..

Nitekim, bu açıdan olaya bakıldığı içindir ki, önde gelen evliyâullahdan İmamı Rabbanî Ahmed Faruk Serhendî şöyle demiştir:

“Bir şeyi istemek, ona nâil olmak demektir; Zirâ Allahû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez.”

Esasen dua etmek söz konusu olduğunda, bir şey isteyeceğimizde hemen şu âyet-i kerîmeyi hatırlamamız gerekmektedir:

 

“ALLAH İSTEMEDİKÇE SİZ İSTEYEMEZSİNİZ !.”

 

Peki, biz dua ettiğimiz zaman, kabul olur mu?..

Yâni, sizde ortaya çıkan bu istek, gerçekte Allah istemiş olduğu için sizde ortaya çıkmaktadır!.. Eğer, Allah istememiş olsaydı, siz dahi o şeyi isteyemezdiniz.

En kolay, en ucuz yâni bedâva, ve en tesirli şey DUA’dır. İşte bu yüzdendir ki, DUA için, `”mü’minin silâhıdır” buyurulmuştur.

 

 

DUA , NASIL SİLÂH OLUR?

 

Bunu anlayabilmek için, tasavvufun derinliklerine inmek gereklidir...

İnsan, gerçeği itibariyle, “ALLAH adıyla işaret edilen”in zâtî sıfatlarıyla yaratılmış, O’nun varlığı ile kâim ve dâîm varlıktır.

Allah’ın “HAY” ismiyle işaret edilen şekilde HAYAT sıfatıyla vardır; yaşar.

Allah’ın “ALÎM” ismiyle işaret edilen şekilde, İLİM sıfatıyla bilgi, ilim sahibidir, yaşamına yön verir.

Allah’ın “MÜRÎD” ismiyle işaret edilen şekilde, İRADE sıfatıyla isteklerini tahakkuk ettirmeye yönelir.

Dolayısıyladır ki insan, kendi varlığında mevcut olan bu isimlerin mânâlarını ortaya çıkartabildiği ölçüde, takdir edilen nisbette, arzularına nâil, korktuğundan emin olur...

Hatırlayalım daha önce vermiş olduğumuz şu bilgileri;

İnsan, “hakikat”ı itibariyle Allah`ın bir “esmâ terkibi”dir.. Yâni, Allah`ın güzel isimlerinin işaret ettiği mânâlardan oluşan bir formüldür!.

Bir diğer ifade şekliyle; Allah insanı kendi güzel isimlerinin mânâlarıyla varetmek sûretiyle onu yeryüzünde kendisine “halife” kılmıştır!..

Bu isimlerin mânâları çeşitli dönüşümlerden sonra, takdir edilen şekliyle insanın beyninde açığa çıkmıştır!.

“Allah istemedikçe sizde o istek oluşmaz” hükmünce, “duanız”, hakikatı itibariyle Allah`a ait olan bir istektir!..

Ama bir de Allah`ın “Sünnetullah” denilen bir sistem ve düzeni vardır!..İşte bu Allah`ın güzel isimlerinin mânâlarından doğan istek, bazen de sizden “dua” şeklinde açığa çıkar..

İnsanlar arası ilişkiler her ne kadar, maddeci bakışın tesiriyle dudaktan kulağa diye kabul edilirse de; gerçekte beyinden beyine şeklindedir!. Ve çoğu zaman bunu hisseder, farkedersiniz de, adlandıramazsınız; yeterli bilgi sahibi olmamanız dolayısıyla!..

Sezgi, beynin, gelen dalgaları önceden algılamasıdır!.

“Dua”, özünüzdeki Allah esmâsından gelir; beyninizden, o amaca yönlendirilmiş dalga olarak açığa çıkar ve hedefe ulaşır!... Yâni, ötendeki bir tanrıdan talep değil, özündeki Allah`tan çıkan istektir!.

Bir diğer yönden “dua”, umduklarına ulaşmanın en güçlü silâhıdır; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudretin sendeki değerlendirilişidir!.

Takdirinde varsa, “dua” edersin ve onunla olacağa yön verirsin!... Oysa “Hakikat”ta yönlendiren kendisidir; sen değil!.

Gece, nasıl güneşin parazit oluşturan ışınımı dünyanın arka yüzünde kaldığı için kesiliyor ve kısa dalga yayın çok net alınabliyorsa; insan beyni de, özellikle gece yarısı ve sonrasında çok hassas hâle gelir ve kuvveti artar.. Bu hem alıcılık (ilham) yönünden böyledir; hem de vericilik yâni “dua” yönünden böyledir.. “İslâm Dini”nde gecenin önemi buradan ileri gelir.

“Dua”dan mahrum olan, hem özündeki o kuvvetleri kullanmaktan mahrum kalır; hem de o duaların getirisinden!.

 “Dua”, özündeki Allah`a ait gücün kullanılışıdır!.

Allah Rasûlü’nün çok fazla “dua” etmesi, ötesindeki bir tanrıdan bir şeyler talep etmesi anlamında değil; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudreti istenilenler doğrultusunda kanalize etmesi şeklindedir!.

Kişinin beyin kapasitesi ne kadar güçlü ise, yayını ve “dua”sı da o nisbette tesirlidir... Yalnızca konuştuğunuzda değil düşündüğünüzde dahi tüm düşüncelerinizi beyin kapasitenizin kuvveti kadarıyla dünya üzerinde yayınlıyorsunuz.. Ve bunlar, aynı frekanstaki bir beyin tarafından içime doğdu gibisinden algılanıp değerlendiriliyor.. Bir kısım mânevî görevlilerin yâni “irşad kutuplarının” tasarrufu bu yöndendir!.. “Feyiz” denen şey dahi güçlü beynin yaydığı ya da yönlendirdiği dalgalarla kişinin beyninde yaptığı açılımdır...

DUA'nın gerçekleşmesinde en önemli faktör, kişinin kendisini aradan çıkartarak; dilinde DUA'yı okuyan, beyninde o talebi oluşturan olarak HAK'kın kalmasıdır. Bu takdirde;

 

"O BİR ŞEYİN OLMASINI DİLERSE, “OL” DER, VE O ŞEY OLUR".

 

DUA'da en önemli yardımcı faktörlerden biri de istenilen şey hususunda ısrarlı olmaktır. Herhangi bir konuda bir iki defa dua edip arkasını bırakmak son derece yanlıştır.

DUA edilecek konuda mutlaka ısrarlı olunmalı ve istenilen şeyin olabildiğince ölümötesi hayatımıza dönük ve yararlı olmasına özellikle dikkat edilmelidir. Zîrâ, yanlış bir istek ile kendi kendimizi büyük ölçüde yaralamış olabiliriz. Elektriği, çok yararlı şekilde kullanabildiğimiz gibi, kendimizi yaralamak ve hatta öldürmek içinde yanlış bir şekilde kullanmak mümkündür.

DUA, varlığındaki, benliğindeki, NEFS'indeki ALLAH'a AİT GÜÇ ile tahakkuk yoludur, demiştik. Öyle ise, bu silâhı ne derece bilinçli olarak ve yerinde kullanma imkânına sahip olursak, o derece düşmanlarımızdan korunabilir; isteklerimizi gerçekleştirebilir; ve dahi ALLAH'a yakîn elde edebiliriz.

“DUA”nın insan yaşamında en etkili güçlerden biri olduğunu size farkettirmeye gayret ettik bu yazıda..

Bilelim ki; Allah, senden sana icâbet edecektir!..İçinden geçen her şeyi bilmesi de senin O’nun varlığından meydana gelmiş olman ve O`ndan gelenlerin sende açığa çıkması nedeniyledir!.

Kişi hangi hâl veya mertebede olursa olsun, Allah Rasûlü gibi daima “dua”ya devam etmelidir... Ölümötesi yaşamda görülecektir ki; kişiye “dua”larının getirisini hiç bir şey getirmemiş olacaktır!.

Allah, “dua”nın değerini farketmeyi ve yaşamımızı “dua”larla olabildiğince değerlendirmeyi, “ruh”umuzu kuvvetlendirmeyi nasip etsin ve kolaylaştırsın!.

 

 

KAÇ TÜRLÜ DUA VARDIR?  

Dua ikidir;  

 

1-MEKANİK(TAKLÎDÎ) DUA  

Bu, kitaplardan okuyup, önde gelenlerden duyup, ”faydalıymış ben de yapayım” diyerek edilen duadır.

İnsanın tesbih ve duasının bir kaç boyutu vardır... Bazen bir boyutta yaptığın tesbih ve dua diğer boyuttakine ters düşer...

Bu yüzden de en içteki boyutta yaptığın tesbih ve duanın sonucu senin için oluşur daima... ve sen “ben şöyle dua ettim tesbih çektim ama neticesini göremedim” dersin...

Bu sebepledir ki, kişinin dilindeki dua ve tesbihinden öte; düşüncesindeki ve hâlindeki dua ve tesbihi daha önemli ve geçerlidir... Tıpkı şeytanın “lâ havle” çekmesi gibi... o da dua ve tesbih etmektedir.

 

2-HÂL İLE DUA

 

"Dua ve Zikir" kitabındaki dualar sizin duanız olmaz!... Bu yaptıklarınız, taklittir!...

Siz taklit ehli olarak yaşayıp, mukallidundan biri olarak mı bu dünyadan ayrılmak istiyorsunuz?...

Ben ömrüm boyunca taklitten uzak durmaya çalıştım; her şeyin hakikatını düşünerek ve anlayarak yaşamaya çalıştım; ve idrâk ettiklerimi, etraf ne derse desin, bildiğimden şaşmayarak uyguladım..

Başkalarının duaları sizin dualarınız değildir!...

Bu demek değildir ki, Yaptığınız dua ve zikirleri bırakın... Onların getirisiyle siz bugün buradasınız ve ilerleyebilirsiniz ancak... Bu hâl sizin gerçek duanızdır... Ve onun karşılığını alacaksınız... ne alacağınızı merak ediyorsanız, Duanızı farketmeye çalışınız...Ne var ki bir de gelmiş olduğunuz idrâk seviyesinin sizde oluşturduğu bir hâl vardır..

 

Nedir hâl ile dua?.

Yunus Nebi, nübüvvet görevinde gereken sonuçları alamayınca, bıraktı herkesi kendi hâline ve kendi müşahedesi kadarıyla dünyada yaşamaya başladı... Yâni balığın karnına düştü!... Bir süre geçince, fıtratının getirdiği şekilde o yaşam kendisini tatmin etmedi ve dünya yaşamından, gününü bedene dönük işlerle geçirmekten dolayı sıkıntıya düştü; balığın karnında boğulacak hâle geldi... Bu sıkıntı ile Özüne döndü ve Allah'ı müşahede ederek, kendi nefsinin hakkını, yâni özünün gereğini yaşayamamakla nefsine zulmetmekte olduğunu farketti... Ve bu kelimelere döküldü!...

"Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zalimiyn".

Yâni bir yaşantının sonundaki nokta oldu bu cümle... Bir yaşantıyı ifade eden bir şekil...

Şimdi düşünün... Sizin şu andaki hâliniz sizde nasıl bir düşünce oluşturuyor?. Nasıl bir hâleti rûhiye içindesiniz?... Veya hangi noktaya ulaştığınızda, sizden hangi dua çıkacak; ki ona icâbet ola?...

Eğer onu içinde gerçekten hissedebiliyorsan, o zaman o duayı yapıyorsundur!... Buna vicdanın hüküm verecektir!...

Yargıcınız, vicdanınızdır!.

O günde hüküm vermek için NEFSİNİZ (vicdanınız) yeter!.

Şimdi düşünün bakalım, vicdanınızla başbaşa olarak düşünün!...

Çevrenize çelik dev duvarlar örülmüş, içinde yalnız olarak düşünün...

Ölümle birlikte dünya yaşamından şuurlarınızı örtmüş tüm kabullenişlerden uzak bir ortama gireceğini bilerek düşünün...

Anne-baba, koca-karı-kardeş kavramlarının kaybolduğu; büyük anneanne ile küçük torun farkının olmadığı bir günün mutlak; günümüz kabullerinin de izâfi-göresel olduğunu hissetmeye çalışarak düşünün...

Şu andaki idrâkınız ne?...

Şu andaki hissedişiniz ne?...

Bütün bunların sonucunda gayrı ihtiyari DUAnız ne?...

 

 

“DUA”NIN BELLİ BİR ŞEKLİ VAR MIDIR?

 

DUA ederken bazı hareketler oldukça önemlidir.

Dua ederken, kollar, koltuk altı görülecek bir şekilde yana açılıp, eller, yüze paralel bir şekilde öne uzatılmalıdır. Takriben yüzden 30 santim mesafede parmak aralıkları hafif açık olan ellerin, parmaklardan çıkan ışınların, alından çıkan ışınlarla ilerde bir birleşim yapacak şekilde yönlendirilmesi son derece faydalıdır.

Bakın bu konuda Hazreti Rasûl aleyhi’s-selâm ne buyuruyor:

“Herhangi bir kul, koltuğunun altı görülecek şekilde ellerini kaldırır ve Allah’dan bir dilekte bulunursa; acele etmediği takdirde kesinlikle duasına icâbet edilir.

Acele nasıl olur yâ Rasûlullah?..

“Dua ettim ettim, kabul olmadı, der(de vazgeçer)... işte bu yanlıştır; dua yerine gelene kadar ısrar etmek gerekir.”

Ellerden parmak uçlarından yayılan dalgalar ile, beyinden “yönlendirilen dalgalar” bir noktada birleşerek lazer ışını gibi etki ederek belli hususların oluşmasında son derece önemli rol oynarlar.

Burada farkedileceği gibi, DUA’nın oluşmasını sağlayan ana güç, insana dışarıdan gelmeyip; tamamiyle, insanın varlığında mevcût olan Allah isimlerinin mânevî gücünden ortaya çıkmaktadır.

Kısacası DUA, kişinin kendindeki ilâhî güçler eşliğinde isteklerini gerçekleştirme faaliyetidir. Ve elbette ki bunun bir tekniği ve bilimsel açıklaması vardır.

Evrenin ilk oluşumu, Allah tasavvurunun, ilim boyutunun enerjiye ve kuantsal yapıya dönüşümü ile meydana geldiği gibi; insanın bütün istek ve arzuları dahi, bilincin ilim boyutundan kaynaklanan istek ve arzularının beynin yönlendirilmiş dalgalarıyla yoğunlaştırılması sûretiyle meydana gelir.

Bu sebepledir ki, konsantrasyon ne derece güçlü olursa, DUA’ya icâbet de o derece süratli olur. Bunun için denmiştir, “mazlumun duası yerde kalmaz; ah alan felâh bulmaz!.”

Zirâ, o “âh” eden kişi, öyle bir sıkıntı ile, öyle bir konsantrasyon ile, menfî beyin dalgalarını o kişiye yöneltir ki, o yayın okundan kurtulmak aslâ mümkün olmaz.

Dedesinde çıkmasa, torununda çıkar o “âh”ın neticesi!.. Nasıl mı, çok basit!..

Dedenin aldığı “âh” dalgaları, onun öyle bir genetik düzenini etkiler ki; neticesi kendisinde ortaya çıkmasa bile, çocuğunda veya torununda genetik intikâl dolayısıyla ortaya çıkar; ve dedesinin cezasına mâruz kalır. İşte bu yüzden denmiştir, “Dedesi erik çalmış, torunun dişi kamaşmış” diye.

Evet, eller ileri, kollar açık dua demiştik... Efendimiz böyle yapmış.

Çölde yaralı bir halde kendilerini bulan yaralarını temizleyen, onları iyileştiren kimseleri öldürüp kaçanlar hakkında Hz.Rasûlullah, ayakta, elleri yukarıda târif ettiğimiz biçimde açık olarak ashab ile beraber dua etmiş ve kaçan kişiler çok kısa süre içinde bulunarak yaptıklarının karşılığını almışlardır.

Ayakta, eller târif ettiğimiz biçimde avuç içleri yüze, kollar ileriye dönük olarak parmak uçları aracılığıyla “yönlendirilmiş” dalgalar şeklinde yapılan DUA gibi, ayrıca, SECDE hâlinde yapılan DUA da son derece tesirlidir.

 

 

SECDEDE YAPILAN DUA NİÇİN GÜÇLÜDÜR?

 

Özellikle, gece yarısından sonra, yâni güneşin bulunduğunuz yerin tam arkasında olduğu ve güneş radyasyonunun en asgariye indiği saatlerde SECDE hâlinde yapılan DUA son derece tesirlidir.

Şayet kılınan hâcet namazının; veya herhangi bir namazın son secdesinde bu DUA yapılırsa, tesir gücü bir hayli daha fazla olur.

Namazın, yâni gece kılınan bir namazın son secdesinde, çeşitli kusurlarını itiraf ve onlardan bağışlanma dilendikten sonra DUA edilirse; ve istenen şeyin mâhiyetine göre, birkaç gün üst üste veya gün aşırı bir şekilde bu çalışmaya devam edilirse; takdiri ilâhî, o şeyin oluşmasına mutlaka cevap verir. Çünkü; o DUA’nın ısrarla devamına müsaade olunması, o duaya icâbet edileceğinin de göstergesidir.

SECDE hâlinde yapılan DUA, hele kusurların itirafından sonra olursa, son derece güçlüdür demiştik. Niçin...?

SECDE hâlinde, bedendeki kan yoğun bir biçimde başa, beyne akmakta, oksijen ve diğer enerji kaynakları tarafından beyin son derece mükemmel şekilde beslenmektedir. Bu sebepten dolayı da çok güçlü dalgalar yayabilmektedir.

Ayrıca gene secde hâlinde yapılan kusurları itiraf fiiliyle çok güçlü bir konsantrasyon ve yönelim meydana gelmekte, bu da arzulanan şey doğrultusunda güçlü dalgalar yayılmasına vesile olmaktadır.

DUA’yı güçlendiren ve gerçekleştiren en önemli faktör ise DUA anında, kişinin şuurunun VEHİM tasarrufundan uzak kalmasıdır. Ve bu hâl de, secde yâni, benlik kavramının kalktığı bir hâldir. Nitekim bu konuda bizi uyaran Hazreti Rasûl aleyhi’s-selâm, “şeksiz - şüphesiz, kabûl olacağından emin olunarak” DUA edilmesini tavsiye etmiştir.

 

 

DUANIN TESİRİNİ KESEN GÜÇ NEDİR?

 

DUA’nın tesirini kesen en önemli güç, gene kişinin kendisinde bulunan VEHİM - VESVESE kuvvesidir.

Kişide, VEHİM - VESVESE ne derece gerilemiş ise, DUA’sı o derece keskin ve süratli bir şekilde gerçekleşir.

Allah’a yakîn elde etmiş kişilerin DUA’sının kabulündeki en önemli etkenlerden biri de, o kişilerdeki VEHİM - VESVESENİN oldukça düşük olmasıdır. Ayrıca, bu kişilerin, yaptıkları çalışma ve lûtfu ilâhî sonucu olarak, çeşitli ilâhî güçlerin yapılarında ortaya çıkması da, elbette ki DUA’larının süratle gerçekleşmesinde önemli bir faktördür.

Ayrıca, DUA konusunda, ŞEYTAN vasfıyla bilinen CİNLER’in insana çok yanlış fikirler telkini de sözkonusudur; ki, bu da insanı bu çok etkili silâhı kullanmaktan mahrum bırakır.

Tam içinizden DUA etmek gelmişken, ŞEYTAN ismiyle, şeytâniyet vasıfları dolayısıyla lâkablanmış olan CİNLER, hemen bir vesvese verirler.

“Aman canım niye dua edeyim, nasıl olsa kaderde varsa olur!

“DUA etsem de etmesem de iş olacağına varır, ne diye DUA edeyim.”

Ve, böylece siz, DUA etmekten vazgeçip; en güçlü SİLÂH olan DUAdan mahrum kalırsınız. DUA’dan mahrum kalmak, DUA etmemek sûretiyle de nelerden mahrum kaldığınızı asla hayâl bile edemezsiniz.

İşte bu yüzdendir ki, Hazret-i Rasûlullah Aleyhi’s-selâm bakın bize ne tavsiye ediyor:

 

“Nalınınızın tasmasına, koyununuzun otuna kadar her şeyi Allah’tan isteyiniz..”

 

“Allah’ın fazlı kereminden isteyiniz, çünkü istenilmesinden hoşlanır.’

 

“Şüphesiz ki Allah, ısrarla DUA eden kullarını çok sever’

 

 

DUANIN YERİ ÖNEMLİ MİDİR?

 

Her yerde DUA edilebilir!..

DUA için özel bir yer aramaya zarûret yoktur!..

Ancak...

İnsan beyninin çalışma sistemi ve, bulunduğu yerin manyetik alanı ile, bulunduğu alandaki dalga ortam, son derece yakından bağlantılıdır.

Yeraltındaki “ley hatlarının” oluşturduğu müsbet enerji hatlarının gücünü arkasına alması, o beyin için son derece önemli olduğu gibi; ayrıca, beyinin içinde bulunduğu ortamı kaplayan manyetik alanının oluşturduğu tesirler dahi son derece önemlidir.

 

Niçin belirli yerler... Meselâ nereleri...?

Kâbe’’de yapılan DUA’lar... Arafat’ta yapılan DUA’lar... Medine’de Hazreti Resûl aleyhi’s-selâm’ın makâmında yapılan DUA’lar... Efes’te Meryem Ana evinde yapılan DUA’lar... İstanbul’da Eyyûb Sultan nâmıyla bilinen sahabeden zâtın makamında yapılan DUA’lar; bunun gibi her beldede, o beldedeki bilinen evliyaullah’tan olan zevâtın makamlarında yapılan DUA’lar, daima güçlü DUA’lar olarak yerini bulur.

Burada iki önemli faktör mevcuttur;

1.O yerin kendi manyetik alanının yaydığı enerji

2.O yere defnedilmiş zâtın ruhâniyetinin yaymış olduğu enerji

İşte, DUA eden kişi, bu iki etkiyi arkasına takviye alarak DUA ettiği zaman, büyük ölçüde DUA’sı kabul olma yâni yerine gelme şansına sahiptir.

Ayrıca mânevî gücü yüksek olduğuna inanılan kişinin huzurunda, bir cemaat eşliğinde yapılan DUA’lar da son derece yüksek tesir gücüne sahip olarak tespit edilmiştir.

Her aklınıza estiği, içinizden geldiği zamanda DUA edebileceğiniz gibi, belirli günlerin ve gecelerin de DUA’nın gerçekleşmesi hususunda büyük rolü vardır.

 

 

TOPLU YAPILAN DUALAR NİÇİN GÜÇLÜDÜR?

 

DUA eden kişinin çevresindeki kişilerin beyin dalgaları, kendisininki ile birleşerek son derece güçlü dalgalar üretilebileceği gibi; toplu DUA’lar dahi büyük tesirler meydana getirir.

Bu sebeptendir ki Hazreti Resûl aleyhi’s-selâm şöyle buyurur:

“Üç kişi biraraya geldikleri zaman, birlikte ettikleri DUA’yı ALLAH geri çevirmez.”

Meselâ yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..

Bunun gibi, özellikle kadınların belli bir istek uğruna bir araya toplanıp şu kadar tesbih çekip, dua okuyup, o isteği talebetmeleri, hepsinin beyin güçlerini tek bir isteğe yönelik olarak odaklamalarıdır...

Eğer çok sayıda insan, ayrı ayrı topluluklar hâlinde bile olsa, aynı anda ve aynı isteğe yönelik şekilde belli bir konsantrasyondan sonra dua ederse, istekte bulunursa, büyük bir ihtimal ile o istek gerçekleşir.

Nitekim istiklâl savaşı sırasında çeşitli toplulukların, mevlid veya sair isimler altında yaptığı toplantılarda ettikleri dualar; yâni beyin dalgalarını tek bir gaye uğruna yönlendirmeleri ve odaklamaları, toplum üzerinde büyük mânevi güç oluşturmuştur...

“Mânevi yardım” denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir...

 

 

DUANIN ZAMANI

 

Hazret-i Rasûlullah aleyhi’s-selâm bakın bize ne tavsiye ediyor:

 

“Hassas olduğunuz saatlerde DUA etmeyi ganimet biliniz. Çünkü bu hâl rahmet saatinin hâlidir”.

 

Bu son yazmış olduğum hadîs-i şerîf’te işaret edilen mânâ şudur: “Hassas” olduğunuz demek, tamamiyle bir konuya konsantre olmaktan ileri gelen bir biçimde, son derece duygusal olma anlamı taşır. İşte bu anda, kişinin, tamamiyle ALLAH’a net bir biçimde yönelmesi, anlamını taşır. Bu yöneliş ise, beynin tümüyle tek bir gayeye yönelik biçimde, kendisindeki ilâhî güçlerin ortaya konulması sonucunu doğurur.

Her aklınıza estiği, içinizden geçtiği zamanda DUA edebileceğiniz gibi , belirli günlerin ve gecelerin de DUA’nın gerçekleşmesi hususunda büyük rolü vardır.

 

Ramazan’ın 20’sinden sonraki tek geceler.

Muharrem’in 10. gecesi.

Receb’in girdiği gece.

Receb’in 15. gecesi.

Mi’râc gecesi..

Şaban ayının 15. gecesi.

Arefe geceleri..

Ramazan ve Hac Bayramları geceleri

Cuma günü hutbe saati ile ikindi arası

Receb’in 27. günü.

Şaban’ın 15. günü.

Ramazan günleri

Arefe günleri

Muharrem’in 10. Günü

Zilhicce’nin 10. günü

 

Biz bu günleri böylece verdikten sonra, özellikle geceler üzerinde durulması ve dahi, gece yarısından sonraki saatlerin iyi değerlendirilmesi üzerinde duralım.

DUA’nın zamanı denince özellikle iki husus önemlidir;

 

İç şartlar...

Dış şartlar...

 

İç şartlar demek, içinde bulunduğumuz hâleti rûhiye demektir. Gerçekten, yürekten gelir bir biçimde; içi yana yana denilen bir şekilde DUA etmek önemlidir. Zirâ ancak böyle bir hâl, tam konsantrasyon sağlar. Beynin güçleri, ancak böylelikle tek bir noktaya, tek bir konuda yoğunlaşarak, isteğe yönelik yayın yapar.

 

İkinci olarak belirtilen dış şartlar ise tamamiyle ortam şartları ile alâkalıdır.

Bu dış şartların birincisi güneşin parlamaması ve hattâ ışıklarının tamamiyle kaybolmasıdır. Zirâ güneş’in yaydığı kozmik ışınım büyük ölçüde beyin gücünü keser.

İkinci olarak önemli bir husus da Jüpiter ve Venüs gibi planetlerin yumuşak ve besleyici radyasyonunun beyni etkilediği saatlerdir.

Bu saatleri bulmak için gerekli hesaplama usullerini İbrahim Hakkı Erzurumî “MÂRİFETNAME” isimli eserinde bütün detayları ile izah etmektedir. Bunun için, piyasadan, içinde bu bölümün de olduğu TAM tercüme seçilmelidir. Zîrâ, bir Mars saatinde, olacak iş, münakaşaya dökülüp olmazken; bir Venüs veya Jüpiter saatinde olmayacak iş, şaşırtıcı biçimde oluşuverir de hayretler içinde kalabiliriz.

Bu sebepten dolayıdır ki, yapacağımız bir takım işleri içinde bulunduğumuz saatlerin tesirlerine göre düzenlemenin çok büyük yararları olacaktır.

 

 

DUA, KADERİ DEĞİŞTİRİR Mİ?

 

DUA sözkonusu olduğu zaman, hemen pekçoğumuz yanlış bilgi ile şartlanmaktan dolayı, “aman canım kaderde ne varsa o olacak, DUA’ya ne gerek var” deyiveririz.

Oysa, bu tamamiyle yanlış bir görüştür!..

KADER kesindir; ve hiç kimse bunun asla dışına çıkamaz!..

Nitekim, Hazreti Rasûlullah Aleyhi’s-selâm bunu açıklamalarında, en dar anlayışlıların dahi farkedebileceği bir biçimde vurguluyor.

Ne yazık ki, bu gerçeği yansıtan hadîs-i şerîfleri, hadîs kitapları hariç, hiç bir kitapta bulamıyorsunuz... Yazamıyorlar!. Korkuyorlar !.

Ama gerçek, yazılmasa da, söylenmese de gerçektir... Hele Rasûlullah tarafından da en yalın bir biçimde açıklanmışsa!..

Burada çok önemli olan husus şudur;

KADER’in tekniği!..

KADER - DUA ilişkisini izaha girmeden önce, bu konudaki birkaç Rasûlullah buyruğunu nakletmeye çalışalım size:

 

“KADER’i ancak DUA değiştirir. Ömrü ise ancak iyilik uzatır. Şüphesiz ki kişi işlemiş olduğu günâh sebebiyle rızıktan mahrûm edilir.”

 

“KAZA’yı ancak DUA geri çevirir. Ömrü ise iyilik uzatır.”

 

“Tedbirin kadere faydası olmaz; DUA’nın ise gelmiş ve gelmemiş musîbetlere faydası vardır; şüphesiz ki belâ iner, DUA onu karşılar; ve kıyâmete kadar çarpışırlar.”

 

Evet, bir yandan, kader’in değişmeyeceği belirtiliyor; diğer yandan DUA’nın kaderi, kazayı geri çevireceği açıklanıyor.

Bu iki hususu nasıl birleştirip, nasıl bir sonuç elde edeceğiz?.

Bilelim ki...

İnsanların kaderi takdir edilmiştir; her şey gibi!.. Ne var ki, DUA faktörü de bu KADER sistemi içinde yeralan bir faktördür. DUA ederseniz, kaderdeki olayı geri çevirebilirsiniz, kazayı reddedebilirsiniz; ancak ne var ki, bu DUA’yı yapmak, gene kaderinizin elvermesiyle mümkün. Yâni, kaderiniz müsait ise, DUA edebilirsiniz ve böylece de o gelecek olan olayı geri çevirebilirsiniz.

Kaderinizde kolaylaştırılmış ise DUA etmek, size o belâ veya musîbet gelmeden önce DUA edersiniz ve o olayın zararından korunmuş olursunuz.

Dolayısıyladır ki, tedbirle takdiri değiştiremezsiniz; fakat takdirde var ise tedbir alır ve böylece de kazayı geri çevirmiş olursunuz.

Bu hususta Halife Ömer (R.A), bize bir uygulamasıyla son derece önemli bir uyarıda bulunmuştur.

Şam’a orduyla giden Halife Ömer (R.A), şehre yaklaştığı zaman, veba salgını olduğunu haber alır. Bunun üzerine, orduya geri dönülmesi talimatını verir.

Bu durum üzerine, “kader” kavramını anlayamayan ve işin şeklinde kalanlar şaşırırlar ve sorarlar:

Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun yâ Ömer?..

Kaderin tekniğini anlamış olan Hazreti Ömer (R.A)’ın cevabı hepimize bir derstir:

Allah’ın kazasından Allâh’ın kaderine kaçıyorum!..

İşte yukarıda anlatılan cevab, bu kader konusunun “püf” noktasıdır.

Kader mutlak ve kesindir!..

İnsan ise, kendisinden meydana gelenlerin neticesini görecektir!..

 

“İNSAN İÇİN ÇALIŞMASININ DIŞINDA BİR ŞEY YOKTUR”

 

âyetini hatırlıyalım.

İşte bu sebepledir ki, siz ne yapabiliyorsanız, elinizden ne geliyorsa onu yapmak zorundasınız. DUA edebiliyorsanız, hemen ediniz!.. Bir çalışma yapma imkânına sahipseniz, hemen yapınız!.. Korunmak için elinizden gelen bir şey var ise, hemen tatbik ediniz. Ne olduğunu bilmediğiniz yazgınızı değiştirmek için elinizden geleni yapınız!... Neticede olacak olan, kaderdekidir!. Ama siz de elimden geleni yaptım, huzurunu yaşarsınız hiç olmazsa!

Biliniz ki, yapabildiğiniz, kaderinizin müsaade ettiğidir; ve yaptığınızın neticesini de mutlaka görürsünüz.

Bu yüzden denilmiştir, DUA kazâyı reddeder, diye. Yâni, o kazânın reddi sizin duanıza bağlıdır!.. O musîbetin size isabet etmemesi, sizin o hususta dua etmenize bağlıdır. Dolayısıyla dua edersiniz ve o kazâ veya hoşlanmadığınız olay size isabet etmez. Ya da umduğunuz, olmasını istediğiniz olay o duanız vesilesiyle gerçekleşir.

Hazreti Rasûlullah “KEŞKE” demeyi şeytan ameli olarak nitelemiştir. Bunun mânâsını çok düşünmek ve bu hususu iyi anlamak mecburiyetindeyiz.

Niçin, “KEŞKE” demek yasaklanmıştır?..

Bilelim ki, DUA, kader sistemi içinde yer alan çok önemli bir unsurdur. DUA edebiliyorsanız, edebildiğiniz kadar DUA ediniz; hepsinin de faydasını, dünya hayatında anlıyamayacağınız kadar fazlasıyla göreceksiniz. Zirâ, Allah, kulunda ortaya çıkartacağı pek çok özeliği DUA şartına bağlamış; takdir ettiği pek çok şeye DUAYI vesile kılmıştır. Bu yüzdendir ki, “DUA mü’minin silâhı” olmuştur.

Dua takdirdendir... Ancak ne şekilde ve ne zaman icâbet olacağı da takdir sınırlarına dahildir... Zaman kavramı ise bize GÖRE dir... Bu sebeple, biz duam olmadı dersek de, o fıtrat ve istidadımız elveriyorsa, mutlaka olacaktır...

DUA, takdirin tüm güzelliklerinin size ulaşmasına vesile olan en değerli nimettir. Onu elden geldiğince çok ve güçlü olarak kullanan en büyük nimetlere kavuşacak olandır.

Kaderi anlamayan câhil ise, DUAYI terkeder; tüm mahrumiyet ve çileler de onu bekler!..

Konuyu, Rasûlullah aleyhi’s-selâm’ın şu açıklamasıyla bağlayalım:

 

“İçinizden her kime DUA KAPISI AÇILMIŞ ise, muhakkak ona rahmet kapıları açılmıştır; ve Allah’dan, afiyet istenilmesinden daha sevimli bir şey istenmemiştir”.

 

“DUA, inen belâya ve inmeyen belâya karşı faydalıdır. Ey Allah’ın kulları, DUAYA SIMSIKI SARILINIZ!..”

 

 

DUA, BEYİN GÜCÜNE DAYANIR!

 

Kişinin beyin kapasitesi ne kadar güçlü ise, yayını ve "dua"sı da o nisbette tesirlidir... Yalnızca konuştuğunuzda değil düşündüğünüzde dahi tüm düşüncelerinizi beyin kapasitenizin kuvveti kadarıyla dünya üzerinde yayınlıyorsunuz.. Ve bunlar, aynı frekanstaki bir beyin tarafından “içimedoğdu!” gibisinden algılanıp değerlendiriliyor. Bir kısım mânevî görevlilerin yâni "irşad kutuplarının" tasarrufu bu yöndendir!..

"Feyiz" denen şey dahi güçlü beynin yaydığı ya da yönlendirdiği dalgalarla kişinin beyninde yaptığı açılımdır.

DUA'nın beyin gücüne dayandığından(zirâ, beynin ilâhî güçle techiz edilmiş, donatılmış bir yapı olduğundan bahsetmiştik "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda); ve bunun sisteminden söz ederek; gerekirse, insanın beyin dalgalarıyla silâhları dahi geçersiz kılabileceğini yazmıştık 1984 yılında.

Bakın inançsız Ruslar dahi beyni nasıl değerlendiriyor bugün:

11 Haziran 1991 tarihli Sabah Gazetesinin 8. sayfasında yayınlanan şu haberi dikkatle okuyalım:

"GELECEĞİN SAVAŞLARI TELEPATİK OLACAK

Sovyetler Birliğinin ünlü bilim adamı Vlail Kaznatcheev, insan beyninin telepati yoluyla savaşları etkileyebileceğini belirtti. Prof. Kaznatcheev, dâhilerin çalıştığı, Novossibirsk Akademisi bünyesinde kurulan özel bir laboratuvarda çalışmalarını sürdürüyor.

MOSKOVA - Sovyet Bilimler Akademi si'nin en saygın üyelerinden biri olan Profesör Vlail Kaznatcheev insan beyninin, bedeninin bulunduğu noktanın çok uzağın da yer alan, insanlar, düşünceler ve elektronik donanımlar üzerinde etkili olabileceğini belirtti.

Birçok kişi tarafından deli saçması olarak nitelendirilen bu görüşü ispat etmek için yoğun bir çalışmaya giren Kaznatcheev, ülkesi Sovyetler Birliği'nde büyük ilgi görüyor.Kendisine Sovyet dahilerinin yetiştirildiği Novossibirsk Akademisi bünyesinde her türlü donanıma sahip bir laboratuvar ve araştır malarında yardımcı olacak asistanlar tahsis eden hükümet, Kaznatcheev'in araştırmalarından çok şey bekliyor.

KGB koruması

Kaznatcheev'in araştırmalarının en büyük özelliği insan beyninin telepatik gücünü bir silâh olarak kullanmaya çalışması. Ona göre sırf düşünce gücüyle bilgisayar sistemlerini, havaalanlarının radarlarını hattâ modern teknolojinin geliştirebileceği her türlü silâhı etkisiz kılmak mümkün.

Bu araştırmaları son derece yakından izleyen ve denetleyen hükümet, Kaznatcheev'in CIA tarafından kaçırılmasını engellemek için KGB'nin en yetenekli ajanlarını seferber etmiş durumda. Ünlü bilimadamı görüşlerini çok basit örneklerle açıklıyor:

`Eğer çalıştığınız bilgisayar aniden arızalanırsa suçu üretici firmada aramayın. Sizin stres içinde olmanız, ya da çalışırken biraz da olsa sinirlenmeniz aletin teknik donanımını etkileyebilir. Çünkü sıradan bir insan beyni, en üstün bilgisayardan daha güçlüdür ve insan bazen farkında olmadan doğanın kendine verdiği güçleri kullanabilir.'

Kaznatcheev'e göre eğer insan çok uzun zamandan beri görmediği birini yoğun olarak düşünürse ve o sıralarda ondan bir telefon, ya da mektup alırsa bu şans olarak nitelendirilmemelidir. Bu doğrudan, insanın yoğunlaştırdığı düşünceleri ile düşündüğü kişiyi etkilemesidir.

Kaznatcheev, son olarak Sovyet televizyonunda katıldığı bir programda laboratuvarında bulunan bir bitkiyi uzun uzun gösterdi ve programı izliyenlerden 1 saat süreyle sadece bu bitkinin gelişimini düşünmelerini istedi. Sonuç gerçekten şaşırtıcıydı, bitki çok kısa zaman zarfında akıl almaz bir gelişme sergiledi.

İşte Kaznatcheev'in araştırmalarının temelinde de, düşünce gücünün sonsuzluğunu yakalamak yatıyor.

İnsanın bilinçaltına ulaşmayı amaçlayan parapsikolojiyi bilimle birleştirerek araştırmalarını sürdüren Kaznatcheev, bulgularının düşmanın teknik donanımını felç etmek açısından ileride çok önemli sonuçlar vereceğini, ancak bunun bir silâh olarak değil, savaşları engelleyecek caydırıcı bir etken olarak kullanılmasından yana olduğunu belirtiyor."

İşte bu yüzdendir ki, DUA insana bahşedilmiş en mükemmel güç olarak tanımlanabilir.