EVRENSEL SIRLAR

 

ÖTELERDE
BİR BOYUTTA

- Dünya mı ?... Genellikle ilkel insanlar yaşar orada!.. Hayatları, birbirlerine karşı böbürlenme mücadelesiyle, kendilerini, üstün görme duygusunu tatmin çabalarıyla geçip gider... Bütün hayâlleri, birbirlerini tahakkümleri altına almaktır !...

- Ama Aynha, sen, geçenlerde Dabaddah ve ona benzeyen birçok kimsenin oradaki varlığından sözetmemiş miydin ?...

- Evet Elf, ama onlar insanların içinde orana vurulursa, samanyoluna kıyaslanan dünya uydusu ay gibi kalır !...

- Aynha, evrende Dünyalılar ve bizden başka aklı olan, yani bizler gibi düşünebilme yeteneği olan varlıklar mevcut değil mi ?

- Elbette mevcut !... Hemde sayısız !... Meselâ Güneş sistemindeki Setri'liler!. Ama onlar, Dünya'lılar gibi yoğunlaşmış bir bedensel yapıya sahip değiller... Ancak zaman zaman, bazıları yoğunlaşmış görüntüye sahip olabilirler...

- Anlayamadım...?

- Bak Elf, sen henüz gelişme devresindesin... Bunların hepsini çok kısa bir sürede anlayabilmene imkân yok... Ancak zamanla, çok çeşitli meseleler arasındaki bağlantıları tamamlayabilecek ve tümel aklın eserlerini ortaya çıkartabileceksin...

Önümüzdeki ay imtihanın var !... Şayet onu kazanırsan, bir süre için dünya ile iletişim kurup, onların yaşamlarını; daha sonra da Setri'ye geçip onların hayat şartlarını daha yakından görebilirsin...

Ama unutma ki, bu önündeki imtihanı başarı ile vermene bağlı...

- Söz veriyorum Aynha, bu imtihanı verecek ve seninle oralara gitmeğe hak kazanacağım.

- ÖZDE !

- ÖZDE Aynha!...

* * *

İdepya, Kurgas dize yıldızlarının en yücesi... Dünya bilimine göre ise yıldız bile sayılmaz!... Çünki, onun maddesel bir yapısı ve görüntüsü hiç yoktur !...

Dünyalılar, gelişmemiş 5 duyulu yaşantıları icabı, sadece maddesel yapıya önem veren ve örneğini gördükleri şeye göre, başka şeyler hakkında yargıda bulunan varlıklardır...

Her ne kadar bazı kısmî gelişme göstermiş bilim adamları, madde ötesinde ışınsal yapıları bulmuş; ve bunların maddesel yapıyı meydana getirdiklerini öne sürmüşse de, toplum henüz ilkel beş duyuya dayanan fikir yaşantısından kurtulamamıştır.

Evet İdepya, dünyalılar, yani gelişmemiş 5 duyulu insanlar diliyle, "ışınsal kitle" yıldızıdır. Bu kitlenin hacmi, üzerinde gelişen ışınsal yapılı akıl birimlerinin her biriyle daha büyümekte ve güçlenmektedir...

Evreni var eden tümel akıl, burada enerji birimlerine, öz vasfı olan kudret ve aklı bağışlamıştır... Orada her bir birim, idrâkının kapsamı oranında enerjiye ulaşır...

Ve tümel akıl, Onda kendini seyreder !...

Neyse, biz İdepya'lı Elf'e dönelim yine... Zira, onun imtihan günü geldi çattı bile...

Bakın, Aynha'nın huzurunda; aklı, bütün öğrendikleri arasında nasıl son süratle gezinip duruyor...

Aynha'dan sözedelim biraz...

Aynha, İdepya'nın en geniş kapsamlı tümel akıl temsilcisi. Yeni yetişmekte olan birimlerin, en yetenekli binini geliştirme görevini yüklenmiş.. Onlara, kendi âlemlerini, kendilerini ve evrendeki diğer akıl serpintilerine nail olmuş varlıkları ve tümel aklı idrak ettirmek görevi..

Bir bakıma kolay işi, bir bakıma da zor !...

Kolay; zira karşısındaki akıl birimlerinin hiç biri, hiçbir şeyle şartlanmış değildir !...

Zor; tam saf ve ilkel aklı tümel akıl haline getirerek, evrenin ve tümel aklın sırlarına sahip hale getirmek; ilkel varlıkların anlıyamayacağı, hatta hayâl bile edemeyeceği bir iştir !..

Neyse, biz şimdi dönelim Elf'in ilk imtihanına...

Elf, bazı kudsal noksanların tesiri altında Aynha'nın ilk sorusunu bekliyor...

Ya, sorduğu meseleyi çözmekte güçlü çıkamazsa! O takdirde, seyahatler en azından bir gün daha ileriye atacaktı... Yani dünya yılıyla bin yıl ileriye!... Az mı zamandı bir gün !..

O, bu fikirlerde gezinirken, çağırdı kendisini Aynha:

- İlk soruna hazır ol Elf !..

- Buyur Aynha !... Seninleyim !..

- Evren, tümel aklın eseri olduğuna göre, evrendeki, bir kısım varlıkların ilkelliklerinin sebebi nedir ?

Elf bir an durdu!.. İdepya'lıları düşündü... Oradan Kurgas dize yıldızlarını fikir gözüyle seyretti... Oradan, karşı galaksi samanyoluna geçip güneş uydularını fikretti, ve sonra dünyalılara dair aldığı bilgileri derleyip topladı.. Sonra, Setrilileri düşündü...

Tümel aklın tüm haşmetinden, akıldan mahrummuşcasına yaşayan primitif varlıklara kadar...

Evet, bu primitif varlıklar dahi nasıl oluyordu da tümel aklın bir eseri ve kemâli olabiliyordu...

Bu çok zor sorunun cevabını hemen dizeledi...

- Tümel akıl için, ilkellik veya gelişmişlik diye birşey mevzubahis değildir. O sadece, her an yeni bir şey icad eder ve dilediği düzene göre bunu ortaya çıkartır.

Ancak bu ortaya çıkardığı şeylerin herbiri kendisi için aynı değerdedir. Onlar arasındaki fark, o şeyle diğerleri arasında, birbirlerine göredir!.. Yani, değerlendirmeler tamamiyle göreseldir!. Tümüyle bir isimlendirmeden ibarettir.

Gerçek mânadaki farklılık, değişkenlik, bilimsel açıdan, değerlendirme olarak ifade edilir. Ve bu da ifadeye çalıştığım gibi tamamiyle göreseldir (izafî)..

İşte bu yüzden, birimsel manâda her ne kadar değerlendirme mevcut gibi görünürse de; kendilerini birimsel hüviyetten kurtarıp, tümel aklın aksettiricisi haline getirenlerde, her birim eş ölçüde tümel aklın bir icadıdır.

Aynha aldığı cevabı yeterli bulmuştu...

İkinci soruyu verdi:

- Birimlerin azap ve mutluluğu, tümel aklın aksettiricisi olmalarına rağmen nasıl olabilir..? Tümel akıl için azap veya mutluluk mevcut mudur?.. Mevcut ise nasıl olur..?

Mevcut değilse, herşey ondan aksettiğine göre azap ve mutluluğun kaynağı nedir ?...

Elf, oldukça çapraşık olan bu sual karşısında da bir an durdu; o güne dek gelişmiş bulunan bellek denizindeki bütün fikir adacıklarını gezindi... Gerekli bağlantıları kurması hiç de güç olmadı ve hemen cevabını dizeledi gene...

- Azap veya mutluluğun kaynağı, birimlerin, birimsel varlıkları içinde birbirlerine bakmalarından; ve bu bakış açısından doğan değerlendirmelere saplanmalarından doğar !..

Birimlerin, birimsel varlıklarının bilinç boyutunda mevcut olmadığını farketmeleri; varlıklarının, tümel aklın aksettiricisi olduğunu idrak etmeleri nisbetinde de, azap veya mutluluk kavramı varlığını tüketir; ve bütün birimler, "eş değer" ifade etmeğe başlar.

Ancak, bu da aksettiricideki tümel aklın görüntüsü ölçüsünde olur !.

Birim, kendisinde ve dışında, her şeyde görünenin tümel aklın bir eseri olduğunu farkederse, her şeyi bir gözle görür ve artık onun için tüm zıdlar yok olur...

Sadece, tümel aklın bir gözüyle diğer gözünü seyrettiği aşikâr olur.

Gelişme sürecine oranla, Elf'in verdiği bu cevab da yeterli sayılabilirdi.

Aynha derhal başka bir soruya geçti:

- Birimlerin varoluş noktası nedir... Sonu nedir.. ?

- Birimlerin varoluş noktası, Tümel aklın icad vasfıdır !.. Sonu ise birimin sonsuzlukta, tümel aklın o vasfını sürekli olarak değişik şekillerle aksettiregitmesi..

Eğer mutlaka bir son kabullenmek gerekirse; birimin, tümel aklın aksettiricisi olduğunu idrak etmesini bir son olarak kabul edebiliriz...

Bundan ötesi ise sonsuzluktur... Çünkü, tümel akıl için son düşünülemez, yani vasıfları için !..

Aynha, henüz ilk dönem gelişme sınavını veren Elf'in bu cevaplarını olumlu buldu...

Elf, tümel aklın en kapsamlı bir aksettiricisi olmağa namzetti... Bu yüzden de artık bir takım görüşmelere, temaslara başlayabilirdi...

Elf, artık Dünyalılar ve Setri'liler ile bağlantı kurup, onların yaşam ve düşünce düzeylerini yakından incelemeğe rahatlıkla hak kazanmıştı, bu cevaplarıyla...

* * *

Elf, daha dünyalılarla ve Setrililerle görüşmeğe başlamadan önce niçin böyle bir sınava tabi tutulmuştu...

Bunun sebebi şu idi...

Elf, şartlanmasız bir ortamda, bilgi birikimi sistemi ile gelişen salt akıl birimi idi.

Dünyalılar ve Setrililer ise, onların yapılarına tamamiyle zıt düşen bir ortamda, şartlanmalar düzeyinde yetişen ve daha sonra bu şartlanmalardan sıyrılabildikleri oranda kendilerini tanıyan varlıklardı...

Elf, bu gerçekleri bilmeden onların arasına girseydi, temel prensipleri bilmemesi sebebiyle, onlardan gelecek olan birimsel şartlanmaları gerçek bilgiler sanıp, öz yapısını şartlanmışlığın karanlığında kaybedebilirdi...

Bu yüzdendir ki, İdepya'da yetişen tüm salt akıl birimleri temel bilgi birikimlerini tamamlamadan Dünyalılarla ve Setrililerle temasa geçemezlerdi.

Aynha, bu cevaplardan hoşnutluğunu ifade etti...

- Temel prensipleri, gelişim oranın ölçüsünde tamamlamış sayılırsın Elf!. Artık Dünyadan biri ile temasa geçebilir, onların yapılarını, fikir düzeylerini bilfiil inceleyebilirsin...

- Teşekkür ederim Aynha! Ancak bu arada sormak istediklerim var şimdi.

Onlardan herhangi biriyle mi temas kurmalıyım, yoksa içlerinden bir seçim yapmam gerekir mi... İlk sualim bu ?

- Şayet herhangi biriyle temas kurarsan, büyük bir ihtimalle maddesel yaşam veya hayvansal düzey içindeki bir birime rastlarsın, ki bu da amacına yararlı olmaz!...

Hiç değilse, insanî birim olduğunun farkında olan birini bulmalısın ki, hem senin deney ve gelişmene faydalı olsun, hem de sen ona yararlı olabilesin...

- Aynha, ek bir sorum var... Maddesel yaşam veya hayvansal yaşam dedin... Bundan kastın nedir.. ?

- Bak Elf, maddesel yapıda, birçokları maden, nebat ve hayvan aşamalarını tamamlamış ve insan cesedine bürünmüşlerdir; ancak tümel aklı aksettiricileri, nebat veya hayvan aşamalarını geçememiştir... Bu yüzden de dış yapı ile çelişkisi, tümüne vakıf olmayanları yanıltır...

- Aynha, maden, nebat, hayvan ve öz manâda insan düzeyindeki dünyalıları misâller ile tanımlayabilir misin ?..

- Bak Elf, bir birim görürsün oraya gittiğinde... Sûreta insandır !.. Ancak yaşam düzeyini incelediğinde görürsün ki, fikrî icat düzeyi sıfırdır. Davranışları, tümüyle yetişme süreci içinde aldığı şartlanmalar ile bedensel ihtiyaçlar gereği olarak ortaya konmaktadır... Bedenî zorunluk olmasa, yeme, içme, uyuma karşı cinsle temas kurma gibi davranışları bile ortaya koymaz. Fikrî hiçbir icâdı yoktur. Bu madde düzeyindeki insandır !.

Nebat (bitki) düzeyinde olanda ise hareket etkendir. Bu da tamamiyle şartlanmalar ile yaşar, ancak hareket onda kendini ortaya koyar... Bir şeyler yapmak ister... Ancak bütün bunlar şartlanmalar veya bedensel zorunluluklar doğrultusunda ortaya çıkar... Atıllık burada yerini hareketliliğe terketmiştir... Bunda şartlanmalar ölçüsünde ve istikametinde bedenî zorunluluklara doğru hareket görülür çoğunlukla... Bu da insandır!

Hayvan düzeyindeki görünüm insanya gelince... Bunda da etken olan şartlanmalar, bedenî zorunlukların en iyi şekilde giderilmesi yolundadır. Devamlı hareket halindedir ve her bir hareketinden amaç da daha iyi yemek, içmek, daha çok cinsel münasebetlerde bulunmaktır. Bu yaptıkları, şartlanmaların hükmü altında olarak, bir gayedir kendisi için... Sadece kendisini veya kendisiyle birlikte çok sevdiği birisini düşünür...

İnsan düzeyindekine geldiğimizde ise; onun durumu çok farklıdır. Öncekilerde olanlar, onda da vardır; ancak bunlar onun yaşamında diğerlerinde olduğu kadar geniş yer tutmaz. Bedenî zorunluklar sonucu olarak, belli bir ölçüde yapar yaptıklarını. En önemli taraf da, bunlar amaç değil, vasıtadır. Gayesi ise, kendisinin ne olduğunu bilmek, çevresinde gördüklerinin aslının ne olduğunu anlamak, geleceğinin ne olacağını görebilmektir.

İşte bu düzeye ulaşmış olanlar, "insan" kavramına " ilk basamak" olarak hak kazananlardır. Bu idrak düzeyindeki, gelişme kapsamı oranında özyapısına erişir ve en sonunda şayet kapasitesi müsait ise, bizler gibi tümel aklın tam bir aksettiricisi olabilirler.

"İnsan" genel adıyla tanınan türdeki çeşitli sınıfları sana şöyle bir örnek ile de açıklayabilirim...

İnsan suretinde bazı birimleri göreceksin ki; boyunlarının üstünde sanki baş yoktur!.. Kuru bir, başsız gövde gibidirler... Bedensel dürtülerinin doğrutusunda yer-içer, çiftleşir ve gözlerinin gördüğüne sahip olmak için yaşar, geçerler...

Bir kısım insanlar da vardır ki onların boyunlarının üzerinde sanki baş yerine bir teyp cihazı vardır... Onlarda bir öncekilerin yaptıklarına ilâveten, çevreleri kendilerini nasıl şartlandırırsa, o istikâmette yaşarlar... Tıpkı bir android gibi !.. Çevreleri kendilerini nasıl şartlandırıp, belleklerine ne yüklerse, o şeyi hiç düşünmeden eleştirmeden olduğu gibi doğru diye kabullenirler ve bu aldıklarını da aynen çevrelerindekilere aksettirirler !.. Kısacası, bir teyp bandı gibi, çevrelerinden ne alırlarsa aynen onu yansıtırlar, aldıklarına hiç bir düşünsel katkıları yoktur !..

Az bir kısım "insan" daha vardır ki; onların da boyunlarının üstünde, sanki baş yerine bilgisayar vardır! Düşünme, değerlendirme, yorumlama, ve bunlara göre de kendi yaşamlarına yeni bir yön çizebilme yetisine sahiptirler !.. Bunlar sanki bilgisayar düzeyine yükselmiş insanlardır...

Kolay kolay şartlanmalar ile yaşamlarına yön vermezler... Her şeyin özünü aslını araştırırlar ve sürekli yeniye ve bilgiye açık bir şekilde yaşarlar... Bunlar gerçek anlamıyla "insan"lık sınıfının alt tabakasıdır...

- Bunun da ötesindekiler mi var Aynha ?..

- Evet Elf !.. Bunlardan öte, gerçek anlamda "İNSAN" olan; bizlerden biri olduğu gerçeğine henüz dünyada iken erişmiş ve âdeta Dünyalılar arasında "garîb" kalmış "Özben" birimleri vardır ki; onları sana ne kadar anlatmaya çalışsam anlatamam !..

Çünkü onlar, tüm Dünya değer yargılarını aşmışlar, Tümel aklın gözü, kulağı, dili olmuş; Evrensel Sırlara sahip, insanlara ışık tutan birimlerdir... En az, senin kadar gerçeklere vâkıf olmuş; bedeni itibariyle insan-beşer yaşantısı içinde; ancak, bunun ötesinde evrensel kozmik bilinç ile özdeşleşmiş birimlerdir ki onlar; tümel aklın insanlar arasındaki ÖZ sahibi şahidleri, uyarıcılarıdır..

- Demek insanlar arasında böyleleri de vardır Aynha !..

- Unutma ki Elf, Tümel akıl, her âlemde, tüm mükemmeliyetiyle seyreden gözlere, işiten kulaklara ve konuşan dillere sahiptir...

Ama o ortamın diğer birimleri, bunların farkında bile olmazlar, algılama kapasiteleri dışında kaldıkları için !.. Onları da, kendileri gibi biri sanırlar!. Zaten, beyinleri onları değerlendirebilecek düzeyde gelişmediği için, bildirilse dahi ellerinden bir şey gelmez !..

- Peki, ben Dünya'da bunlardan biriyle mi iletişim kuracağım ?...

- Hayır Elf !.. Ne senin, onlara bir katkın olabilir; ne de onlar sana gerek duyarlar !.. Çünki onlar, her şeyi ÖZLERİNDE bulmuşlardır...

Sen, bir önce söylediğim sınıftan birisiyle iletişim kurmalısın..

Düşünen, araştıran, yeniye açık, şartlanmaların dışına çıkabilecek güçte bir kimse bulup, onunla temas kurarsan, hem ona faydalı olursun, hem de gelişmende, onun geçirdiği halleri öğrenmenin büyük faydası olur. Bunlar da umumiyetle, maddecilik deniziyle maneviyatçılık yani spritualizm denizlerinin birleştiği bölgede, Orta Doğu diye adlandırılan alanda yaşarlar.

Orta Doğu, batının maddiyâtçılık fikri ile doğunun Spritualizminin çatışmasından, hakikatin çıkabildiği bir bölgedir dünya üzerinde. Bu sebeple çok yönlü bir araştırmacı, senin için en iyisidir

Aynha, burada sustu...

Elf, bir süre durdu... Dünya'ya yöneldi ve sonra sordu:

- Aynha, lütfen sen bana en yararlı olabilecek birisini bulur musun ?.

Aynha bir an durdu, araştırmaya daldı... ve cevapladı...

- Dünya yaşamına adapte olmadan benimle temas kur... Sana hangi ülkeden kiminle iletişime geçeceğini bildireceğim.

Ancak bil ki, bu kişi, sana çok geniş bir sual sahasında karşı çıkacak ve seni pekçok evrensel sırları açıklamak zorunda bırakacaktır... Ve sen onun bütün sorularını cevaplamak zorundasın !..

Şâyet bir sualin cevabını veremezsen, anında benimle buluş ve onu cevapsız bırakarak zor duruma düşürme.

- Peki Aynha !.. Dediklerine aynen riayet edeceğim...

* * *

İ L K G Ü N

- Cem, ben soyunuyorum, lütfen kapıya bakar mısın.. ?

Cem, çalışmakta olduğu yazıhanesinin başından kalkarak, kapıya doğru yürüdü... Saatine baktı onbiri yirmi geçiyordu...

"Bu saatte kim olabilir ki?" diye düşündü koridor boyunca geçerken...

Cem, felsefe öğremeniydi.. Eşi Gönül ise bankacı... Cem'den dört yaş küçük!.. Bir bankanın dış ticaret şefiydi.

Cem, çevresinde oldukça anlaşılması güç bir insan olarak tanınırdı...

Kimse onun gerçek fikirlerine erişemezdi... Kâh o fikirde görünürdü, kâh bu fikirde... Ama doğrusunu sorarsanız, kendisi de kesin bir görüş tespiti yapamamıştı henüz!..

Felsefe mezunuydu, felsefe hocasıydı ve lâkin baştan sona komple bir görüşe sahip olamamıştı bir türlü...

Hangi görüşü ele alsa bir yığın cevaplanamayan suallerle karşılaşırdı...

Bu gece de Hind felsefesi üzerinde çalışıyordu..

Gözleri elindeki kitabın satırları üzerinde dolaşırken kulağına kapı zili sesi geldi...

Kalktı, yürüdü ve kapıya uzandı ve göz deliğinden dışarı baktı... Karanlıktı kapı önü!..

Aydınlık düğmesine bastı... Aydınlandı dışarısı !..

Uzun boylu, zayıfça, kibar görünüşlü genç biri bekliyordu...

Araladı kapıyı

- Kimi aradınız ?..

- Cem Bey siz misiniz acaba.. ?

- Evet, bir şey mi var ?..

Memleketinde, böyle gece yarısı, çok acayip şeyler olurdu Cem'in!.. Asayişsizlik dolayısiyle bollaşan soygunlardan, gizli polisin kendine mahsus çalışmalarından, çeşitli akımların kaba kuvvet, zorbalar takımına kadar her çeşitten bir olayla karşılaşabilirdi insan o ülkede...

- Sizinle felsefî bir mesele üzerinde görüşmek istiyordum...

- Gecenin bu saatinde mi ?..

- Ben hayli uzaklardan geldim... Ve sizin sürekli olarak bu mevzuda çalışmakta olduğunuzu da biliyorum... Meselâ şu sıralarda, Hind felsefesiyle yakından ilgileniyorsunuz... Belki de içeride o hususta çalışıyordunuz şimdi...

Cem bu cevap karşısında şaşırdı ve duraladı bir an...

Karşısındaki adam, tahmin yürütür bir edâ ile, onun kapıyı açmadan evvel yapmakta olduğu işi söylemişti... "Bunda bir iş var!" Diye düşündü ve ihtiyarsız olarak bir adım geri çekildi..

- Buyurun!..

Adam içeri girerken, Cem holün salona açılan kapısına uzandı...

Adam konuştu ..

-Çalışma odanızda konuşsak..?

Cem'in kafası gene karıştı... O kapının çalışma odasına açılmadığını gerçekten mi biliyordu yabancı, yoksa misafirler salona alınır diye tahmin mi yürütmüştü...

- Şeyy... Çalışma odam biraz dağınıktır da... Ama arzu ediyorsanız...

Ayrıca, bir çalışma odası olduğunu nereden biliyordu?

Dairenin arka odalara açılan kapısına uzandı ve açtı...

Gönül, arka tarafın kapısının açıldığını duyunca yatak odasından seslendi Cem'e sordu:

- Ne oldu Cem, bir şey mi var ?...

- Bir misafir geldi de!.. " Biz" çalışma odasındayız !..

"Biz" kelimesinin üstüne basarak konuşmuştu Cem... Gönül'e misafirin o anda yanında olduğunu anlatmak istemişti...

Gönül'de Cem'in anlatmak istediğini anlamış ve üstelememişti...

Ve yabancı ile Cem çalışma odasına girdiler. Cem kapıyı kapadı...

- Oturmaz mısınız ?...

Çalışma masasının sol tarafına raslayan bir koltuğu gösterdi...

Yabancı oraya oturdu... Cem'de çalışma masasının başındaki koltuğa...

Kitaplar vardı masasının üstünde, açık... Aslında bir yazı masası da değildi önünde oturduğu... Büyük bir kütüphane... ortada açılan geniş bir kapak.. İki yanından zârif, fakat sağlam zincirlerle gövdeye bağlı... Böylece üzerinde çalışılabilir bir masa şeklini alıyordu kütüphane...

Cem hemen söze girdi...

- Hayli uzaklardan geldim, demiştiniz yanılmıyorsam... Sorabilir miyim nereden ?..

Yabancı, tatlı, samimi bir ifade ile yüzüne baktı... Sanki, benden korkma endişe etme, rahatla, demek ister gibiydi...

Gerçekten de bu bakış rahatlatmıştı Cem'i...

Koltuğa biraz daha yerleşti ve rahat fakat soran gözlerle misafirine baktı.

Yabancı, Cem'in lisanını aynen Cem gibi konuşuyordu, ama kelimeleri, harfleri öyle bir şekilde telâfuz edişi vardı ki, gören bu lisanı yeni öğrenmiş hata yapmamağa çalışan biri sanabilirdi...

- Lütfen anlatacaklarımı dikkatle dinleyin... Biliyorum çok şaşıracak belki de önce inanmayacaksınız, ama sizi inandıracağım... Ancak bu defa da şaşkınlık dikkatinizi dağıtmasın...

- Rica ederim !

Cem, yabancının çok değişik birşeyler anlatacağını anladı... Ama ne gibi şeyler acaba..

- Buyurun, sizi dinliyorum.. ?

- Benim adım Elf !.. Uzaydan geldim!

Evrenin öbür ucundaki Kurgas dize yıldızlarından İdepya'dan!.

Cem, bu sözleri ciddiye alıp almamayı düşündü bir an. Acaba bir zararsız deli miydi karşısındaki... Bir manyak da olabilirdi!...

Yabancı onun kafasından geçen bu düşüncelere sahipti...

- Yoo, öyle düşünmeyin sakın... Deli falan değilim!.. Şizofreni vakası ile de karşıkarşıya değilsiniz!.. İnanması çok güç sizin için, bunu biliyorum... Ama, gene de inanmalısınız bana!..

Cem kendini toparladı...

- Söyledikleriniz imkânsız olarak geliyor... Kusura bakmayın ama bunu nasıl ispatlayabilirsiniz ?..

- Evet, bu söylediklerimi size ispatlamam lâzım... Biliyorum, ispatlayacağım da; ama şunu da söylemeliyim size. İspatladıktan sonra da, olağanüstü bir durumla karşılaşmanızdan dolayı, sakın korkmayın benden! Çünkü gayem sizi korkutmak, size zorla hükmetmek değil !..

Sadece sizleri bilfiîl tanımayı arzu ediyorum ve sizlerle fikir alışverişi yaparak bilmediğiniz şeyleri öğretmek istiyorum...

- Önce bunu ispat eder misiniz lütfen...

- Hay hay!...

Yabancı ayağa kalktı ve elini Cem'e uzattı...

- Tutun elimi lütfen!..

Cem'de yerinden kalktı ona doğru yürüdü ve kolunu uzatarak yabancının elini tutmağa çalıştı, fakat!..

Eline hiç bir şey gelmedi!.. Tekrar gördüğü noktadaki eli tutmağa çalıştı ... Fakat boş!..

Bu defa şaşkın bir vaziyette yabancının üzerine yürüyüp, onu kollarından yakalamak istedi.. Elleri havada birbirine kavuşuverdi, yabancıyı tutmak yerine!...

Kafası durmuş gibiydi... Yabancıyı, karşısında, olduğu gibi, bütün detayları ile görüyor, buna karşılık tutmak isteyince, havayı dövüyordu !..

"Rüya mı görüyorum acaba?"

Diye düşündü...

Yabancı onun bu düşüncesini de anlamıştı...

- Hayır rüya görmüyorsunuz... Yaşamakta olduğunuz hayatın içindesiniz ... Ama benim, sizin gibi elle tutulur, maddeden oluşmuş bir vücudum yoktur ki, onu tutasınız!..

Uzaydan geldiğimi söylemiştim size... Bunun ispatı da elle tutamadığınız; maddeden meydana gelmiş bir bedenimin olmayışıdır...

Bilmem şimdi inanabildiniz mi bana...?

Cem şimdi inanır gibi olmuştu yabancının uzaydan geldiğine...

Bir anda aklına Gönül'ü çağırmak geldi... Bakalım o da kendisinin gördüklerine aynen şahid olacak mıydı...

Ve yabancı ondan evvel konuştu:

- Evet bu iyi fikir !.. Çağırın eşinizi!.. Bu hususta birbirinize yardımcı olabilirsiniz...

Kafasından geçenlere yabancının sahip olduğuna iyiden iyiye inanmıştı Cem!..

- Peki..

Dedi, kafası durmuşa yakın bir halde çalışırken; yürüdü yatak odalarına doğru...Yatak odasının kapısını ittiğinde, Gönül tuvaletin önüne oturmuş, yüzünün makyajını temizliyordu... Üstünde geceliği vardı...

Aynadan kapıda duran eşini gördü ve seri bir dönüşle ona dönerek sordu:

- Ne var Cem?.. Ne oluyor?... Nedir bu halin ?

Cem kekelercesine konuştu...

- Şeyy, ne var halimde?..

- Daha ne olsun!.. Suratın bembeyaz!.. Sanki umacı görmüş gibisin!.. Gözlerin anlamsız bakıyor !

- Şeyy... içerideki yabancı var ya...

- Eeee... ne olmuş yabancıya?..

Cem bir çırpıda sıraladı düşündüklerini:

- Uzaydan gelmiş biri o !..

Gönül oturduğu yerde rahatladı ve sırtını tuvalete dayadı..

- Hay Allah!.. Ben de cidden kötü birşey oldu sanmıştım haline bakınca...

Gönül, Cem'in latife ettiğini sanmıştı... Cem üsteledi:

- Gönül, ciddi söylüyorum, inan bana !..

- Cem, ne söylediğinin farkında mısın?.. İçeride, uzaydan geldiğini iddia ettiğin biri olduğunu söylüyorsun bana..!?

- Evet Gönül, sana ne söylediğimin farkındayım !.. Ve gelip senin de görmeni istiyorum.

Gönül merakla ayağa fırladı ve kapıya giderken duraladı birden...

- Bu kıyafetle mi ?...

Üstünde çok kısa bir gecelik vardı...

Cem elinden tutup çekti onu...

- Senin vücudundan bir şey anlamaz o !.. Çünkü, maddesel bir bedenî yok!..

Gönül karşı koydu...

- Dur Cem!.. Sen şaşırmışsın!.. Bari şu sabahlığımı alayım üstüme!..

Uzandı ve iskemlenin üzerine atılmış duran mavi sabahlığı alarak üstüne geçirdi... Önünü kapattığı sırada, Cem onu şiddetle çalışma odasına doğru sürüklüyordu...

Kapının önüne gelince bir an duraksadı Cem ve ona döndü:

- Lütfen sakın korkma!.. Hiç de zararlı biri değil!..

Ve içeri girdiler...

Yabancı Cem'in bıraktığı yerde duruyordu, yalnızca bu defa, kapıya dönük bir halde idi. Aynı tatlı, canayakın tebessümü ile onlara bakıyordu.

- Özür dilerim, sizi rahatsız ettim gecenin bu saatinde...

Diye gönle ferah veren bir sesle konuştu...

Gönül'ün karşısında, gördüğü adamın bir uzaylı olabileceğine hiç aklı kesmedi.

Cem tanıttı...

- Uzaydan gelen dostumuz Elf!..

Cem'in tanıtımı, Gönül'e işin ciddi olduğuna dair bir kanaâat getirmişti... Ama anlamamıştı da gerçeği!..

- Şey yani, uzaydan mı geldiniz siz ?...

Yabancı, aynı yumuşak ve samimi eda ile konuştu...

- Evet... Kurgas dize yıldızlarından olan İdepya'danım !..

Gönül içinden geçirdi:

"Acaba bir şakamıydı bu?.. Cem'in, tanımadığı bir arkadaşı falan mıydı karşısındaki genç adam?"

Yabancı devam etti:

- Hayır katiyyen şaka değil bu!.. Cem'in sizin tanımadığınız bir arkadaşı filân da değilim... İnanmağa çalışın lütfen!..

İçinden geçirdiği fikri bilmesi, Gönül'ü inandırmıştı biraz...

- Yani, siz şimdi uzaydan geldiğinizi, bir dünyalı olmadığınızı mı iddia ediyorsunuz ?...

- Evet!.. Ancak bizim, sizler gibi maddeden oluşan bir bedenimiz yoktur... Şayet inanmıyorsanız, beni tutmağa çalışın !..

Gönül, adamın uzattığı ele ihtiyarsız bir şekilde uzandı ve tutmak istedi... Ama buna muvaffak olamadı!. Eli havayı dövdü!Tekrar çabaladı... Boş!

Cem'e döndü ve sordu:

- Hayâl mi görüyoruz biz?..

Cem'den evvel yabancı cevap verdi...

- Lütfen evvelâ şaşkınlığınızı giderin ki, ne olup bittiğini daha iyi anlayabilesiniz!..

Cem bir şey söyleyemiyordu... Gönül de çok şaşkın bir haldeydi... Susuşmayı Cem bozdu...

- Oturalım mı ?..

Yabancı geriledi ve az evvel oturduğu koltuğa bıraktı kendisini...

Cem, eski yerine otururken, Gönül de, Cem'in yanına az ötedeki iskemleye ilişti...

Yabancı, çok sakin, rahat bir şekilde oturuyordu koltukta ve aynı mütebessim çehre ile onları süzüyordu...

Kendilerini toparlamalarını bekliyordu...

Cem rüya görmediğini, olağanüstü bir olayı yaşadığını farketmişti... Ancak meseleyi nasıl izah edebileceğini ise hiç düşünemiyordu...

Gönül ise, hiçbir yorum yapamaz bir halde, sadece şaşkın bakışlarla karşısında oturan yabancıyı seyrediyordu....

Yabancının normal bir insandan hiçbir ayrıcalığı yoktu... Yüzü, eli, ayağı, bedeni tamamiyle bir insan gibiydi... Değişik olan hiçbir tarafı yoktu... Sadece, tutulmak istendiği zaman, tutulamamıştı!.. Hepsi o kadar...

Takriben 1.80 m. boylarında, 75 Kg. civarında uzun saçları yana taralı; elâ gözlü, oval yüzlü, geniş omuzlu; otuzbeş-kırk yaşlarında birisi idi...

Cem birazcık toparlamıştı kendisini ki ilk soruyu sordu:

- Maddeden oluşan bir vücudunuz yoksa, biz sizi nasıl oluyor da görebiliyoruz?..

- Bunu size anlatması hayli güç olacak!.. Ama anlatmağa çalışayım...

Bu bedenin gerçekten benim ile hiçbir ilişkisi yoktur. Ancak sizlerle daha kolay temas kurabilmek, sizleri daha rahat bana adapte edebilmek için meydana getirdiğim bir bedendir bu!.. Ve şayet isteseydim, sizler bu bedeni tutabilirdiniz de... Ancak bana inanmanızı kolaylaştırmak için tutamamanızı tercih ettim...

Yabancı ayağa kalktı ve elini uzattı Cem'e...

- Şimdi deneyin elimi tutmayı...

Cem, merakla kalktı ayağa ve hemen elini tuttu yabancının... Evet, tutabilmişti bu defa!.. Acaba geçen defa aldanmış mıydı?...

Yabancı konuşmasına devam etti...

- Hayır öyle düşünmeyin!.. Geçen defa ben arzu etmediğim için beni tutamadınız!.. Nitekim şimdi de istesem, gene tutamazsınız... Evet... işte böyle...

Cem daha yabancının elini bırakmamıştı ama, birden yabancının eli avucunun içinde kayboluvermişti!...

Cem yine şaşkın baktı yabancının gözlerine ve gerileyerek bıraktı kendini koltuğuna...

- Lütfen anlatır mısın nasıl oluyor bu iş?..

- Size anlatmağa çalışayım... Ancak anlamadığınız bir anda sözümü derhal keserek, o noktayı daha fazla açıklamamı isteyiniz benden... Çünki, geride boşluk kalmasını istemiyorum hiç...

Gönül burada söze karıştı:

- Siz, hayal misiniz, yoksa gerçek mi?..

Yabancı cevap verdi:

- Evet, buradan söze girebilirim... Ben, görüntü yönümle hayâl sayılabilirim... Ama, varlığım açısından kesinlikle bir gerçeğim!..

Cem anlayamamıştı birden... Sordu:

- Yani, şimdi biz hayâl mi görüyoruz?..

Elf izaha çalıştı:

- Muhatabınız olan ben, gerçekte hayâl olmayan, orjinal bir varlığım!.. Ancak, benim varlığımın; sizin öz varlığınız gibi, maddeden meydana gelmemiş bir yapısı vardır!.. Buna madde ötesi bir varlık da diyebiliriz...

Gönül sordu:

- Ya bu gördüğümüz beden?..

Elf kesin konuştu:

- Gördüğünüz bir hayâldir!..

Cem daha fazla açıklama istedi:

-Biz şimdi gerçek yönünle seni görmüyor muyuz yani ?..

-Hayır!.. Ben, sizin yabancılık çekmemeniz, fazla korkmamanız için, size benzer bir beden görüntüsüyle karşınıza geldim!.. Gerçekte ise benim böyle bir bedenim yoktur... Hatta istersem, şu anda bu bedeni dahi yok edebilirim... Bakın !..

Bir anda karşılarındaki koltuk bomboş kalmıştı !..

Cem ve Gönül birbirlerine bakakaldılar...

İkisi birden bir şey söylemek istedi... Sonra ikisi de karşısındakine söz hakkı tanıdı... Ve bu defa ikisi birden susmuş oldu...

Çok kısa bir aradan sonra, Elf adıyla kendisini tanıtan yabancı koltukta yeniden peydah oldu...

- İşte böyle !.. Size az önce de söylediğim gibi, madde ötesi bir varlığım ben!.. Ancak, sizinle iletişim kurmak istediğim anda, beyninizde, görüntü merkezine gönderdiğim bazı dalgalar ile bu görüntüyü oluşturuyorum!...

Ve siz de, gördüğünüz diğer şeylere kıyaslayarak benim "var" olduğumu sanıyorsunuz...

Cem sözünü kesti:

- Ya size dokunup tuttuğum an ?..

- İşte o anda da dokunma merkezinizi etkileyerek, sizde tutuyor duygusunu meydana getirdim. Ve böylece siz de maddesel bir varlığı tutmuş olduğunuzu zannettiniz...

- Peki öyleyse gerçekte siz neredesiniz şu anda ?..

- Bu sualinize şöyle cevap vermeğe çalışayım... Şu anda burada bir radyonuz olsa ve çalsa, radyonuzun verdiği sesler nereden gelir ?...

- Verici istasyonundan !..

- Peki, şu anda burada bir verici istasyon mu var ?..

- Hayır, sadece istasyonun yaydığı ses dalgaları var...

- Peki bu dalgalar odanın neresindedir ?..

- Bilmem !..

- Evet, işte şayet bir misâl vermek gerekirse; bizim yapımız da bu göremediğiniz ses dalgalarına benzer... Ancak sizin mevcut duyularınızın ve teknolojinizin tespit edemeyeceği ölçüde değişik bir yapı ile !..

- Peki burada ne arıyorsunuz?.. Yani dünyada.. ?

Diye Gönül söze karıştı...

- Bizim yetişme sürecimiz içinde, tam olgunlaşabilmemiz için evrenin bütün sırlarına vâkıf olmamız gerekir. Bunun içinde aklın açığa kapsamlı olarak çıktığı bütün sistemleri tam olarak yakından inceler ve böylece onlardaki varoluş sırlarını kavramaya çalışırız. Bu yolla da Evrensel sırlar idrak yansıtıcımızda yerini bulur...

Cem söze karıştı ve sordu:

-Evrende başka canlılar da var mı ?..

- Bakın biz, "başka canlılar" tabirini kullanmayız !.. Çünki, evrende canlı olmayan hiçbir şey yoktur !..

Ancak sizler, kendi yapınıza uymayan varlıkları "Cansız" olarak niteler ve bu yüzden de büyük yanılgılara düşersiniz...

Varlık birimleri arasındaki fark, onlardaki "canlılık" yönünden değil "akıl" yönündendir!...

Zira, hiçbir maddesel görünüm vermeyen salt ışınsal enerjiden; dünyanızın dağ, taşlarından, şu bedenlerinize kadar "her şey canlıdır" ve kendi bünyesinde devamlı bir hareketlilik içindedir...

- Yani, siz atomik yapıdaki hareketlilikten bahsediyorsunuz.. ?

- Atomik yapı dediğiniz, salt ışınsal enerji ile salt madde arasında kalan bir geçiş tabakası sayılabilir... Gerçekte, eğer ifadeye getirmeğe çalışırsak, şöyle diyebiliriz:

"Canlılığın" başlangıcı salt enerji; maddeye dönüşüm noktası atomik yapı; nihayet bedene göre "canlılık" ise hareket halindeki madde birimleridir.

- Şeyy, biz şu sualimize dönsek... Yani, bizim gibi akıllı varlıklar var mı evrende ?..

Diye, Gönül sorusuna açıklık getirdi büyük bir merak içinde...

Elf, bu soruyu da cevapladı:

- Evrende, aklı, sistemli şekilde, kapsamlı hale getirme yolunda olan, üç tip varlık vardır...

Birincisi, maddesel bir beden içinde yaşantsını sürdüren ve kendini bulmağa bu şartlar içinde çalışan "insan" adı verilmiş birimler...

İkincisi, sizler gibi maddesel bedenleri olmasa da, gene de maddeye dönük mikro dalgalardan oluşan ve bu oluşuma rağmen de, madde ötesi bir bedenleri ile güneş sistemi içinde yaşayan "Setri"liler...

Üçüncü olarak da, sadece "akıl birimleri" olarak varlığı olan, buna karşılık hiç bir madde ötesi yapı ile dahi alâkası olmayan saf akıldan ibaret olan bizler...

Cem anlayamamıştı:

- Yani, sizinle Setri'liler arasındaki fark nedir ?

- Şu an için şöyle anlatayım...

Setri'lilerin, asıl yapıları sizin X- Ray dalgaları dediğiniz türden, ışınsal bir yapıdır. Akıl da bu ışınsal yapının davranışlarını düzenler...

Bizde ise böyle bir dalgasal yapı yoktur ve sırf akıldan ibaretiz!.. Ancak, gerek duyduğumuzda, Setrililer veya Dünyalılar ile temas kurabilmek için, bu ışınsal yapıyı meydana getirebiliriz...

- Nasıl ?..

Diye atıldı Gönül...

- Özür dilerim, ama bugünkü bilgi seviyenizle, bunu size anlatmam mümkün değildir !

Cem'in de aklı tam kavrayamamıştı bunları pek... O karşısındaki hayâlin aslını merak ediyordu şimdi...

- Bize yaşadığın âlemden sözetsene biraz!...

- Memnuniyetle... Kurgas dize yıldızları, deriz bizim içinde bulunduğumuz sisteme...

Sizin güneş sisteminizin, çok minik bir bölümünü teşkil ettiği samanyolunun, çok daha ötesindeki bir sistemdir bizimki !..

Ancak, sizin bilim adamlarınız bizim dize yıldızları tespit edemez !.. Çünki, maddesel bir kitle halinde değildir Kurgas dize yıldızları... Keza bizim İdepya'da !..

Enerji kitlelerinden ibarettir, bizim bütün sistemimizin yıldızları... Elektromanyetik dalga birikimleri de diyebilirsiniz belki ama, tam böyle de değildir... Bizim yaydığımız dalgaları siz algılayamazsınız araçlarınızla!. Buna benzer bir şey işte...

Bizde zaman birimi yoktur gerçekte !.. Ama olayların sıralanışını ifade için gün deriz... Ancak bu tabirler, sizde olduğu gibi yıldızların devrine işaret etmez...

Şayet size kıyaslamak gerekirse, bizim bir günümüz sizin bin yılınız gibidir... Yani bizde bir gün geçince, sizde yaklaşık bin sene geçmiş gibi olur... Yani, ortalama onüç insan ömrü...

- İyi ama sizde böyle ay, gün gibi kavramlar olmadığına göre bu kelimeler ne ifade ediyor aranızda ?..

Diye Gönül sordu:

- Bizde ömür üçe ayrılır...

Temel bilgi birikimi devresi... Bu devre günlerle ifade edilir !..

Temel bilgilerin evrende tatbikiyle karşılaşmamız ve bunu bilfiil yaşamamız dönemi... bu da aylarla anlatılır...

Nihayet, evrenin belirli bir bölgesinde, o bölgenin gelişmesiyle alâkalı olarak görev almamız; bu da sene ile ifade edilir...

- Ya senenin sonunda ?..

Cem'in bu sorusuna gülümseyerek cevap verdi Elf:

- O zaman, sizin deyişinizle ecelimiz gelmiş olur, dış dünyadan tamamiyle elimizi çekerek, öze döneriz ve özde yaşarız.

- Yani ölürsünüz !..

Sözün burasında bir anlık sükût oldu...

Cem'in de, Gönül'ün de kafası allak bullak olmuştu... Sanki aldıkları bilgilerin yerleşmesini istedikleri için öylece kalakalmışlardı...

Elf ayağa kalktı ve konuştu:

- Sizin için vakit hayli geç oldu...

Saate baktılar... gecenin üçbuçuğuna gelyordu... Nasıl da zaman su gibi akıp gitmişti...

- Yarın sabah ikinizde işe gideceksiniz... Görüşmemize şimdilik ara verelim arzu ederseniz... Yarın akşam gene görüşürüz...

ÖZDE !..

...Ve bir anda odanın içinde gözden kayboluverdi Elf !.

İkisi de şaşkın birbirlerine bakakaldılar oda içinde... Nasıl gelmişti, nasıl gitmişti...

- Gitti mi yani şimdi uzaylı ?..

Diye sordu Gönül..

- Galiba evet !..

Diye cevapladı Cem..

- Herhalde devamı yarın akşam...

Gönül ayağa kalktı ve elini Cem'in omuzuna koyarak sordu:

- Cem... biz hayâl görmedik değil mi ?.

- Valla hayâl de desen olur, gerçek de... İkisi öylesine birbirine girdi ki bu akşam, nerede hayâl bitip, nerede gerçeğin başladığını anlayamıyorum şu anda !..

Cem, yerinden kalkıp yatak odasına doğru yürürken devam etti söze:

- Eğer bu hayâl gerçekse, galiba biz hayâliz !..

Az sonra ikisi de yatağa yatmış ve tonlarla yük taşımış gibisinden yorgunlukla hemen uyuyakalmışlardı...

* * *

İ K İ N C İ G Ü N

Yemekten kalkalı yarım saat kadar olmuştu... Cem, salonda televizyonun karşısındaki koltuğa gömülmüş, ayaklarını pufa uzatmış, güya haberleri dinliyordu... Aslında, sadece gözleri bakıyordu üzerinde görüntüler dolaşan renkli cama !..

Kafası dün geceki beklenmeyen misafirde idi... Bilgisayar gibi çalışıyordu durmamacasına!

Zaten bütün gün sarhoş gibiydi.. Okulda her zamankinin aksine izahlı olarak ders bile anlatmamış, belli bahisleri öğrenciler arasında tartıştırarak zamanı doldurmuştu...

Hatta durgun hali bazı öğretmenlerin de dikkatini çekmiş, sormuşlardı; "Hasta mısın, nedir bu durgun halin?..." diyerekten.

Aslında hastalık halinde bile böyle durgun olmazdı o.... Vücudu bitkin bir halde yatardı yatakta, ama kafası devamlı çalışırdı... Çeşitli suallerin cevabını arar dururdu...

Dedesi o devrin din âlimlerindendi... Babası ise, âdeta "bir âlimden bir zâlim çıkar" sözüne örnek olacak şekilde dine aldırmayan biriydi... Annesiyse babasının bir zıddı...

İşte böyle karışık bir ailede, kafasında binbir sualle yetişmişti Cem...

Suallerinin cevabını bulmak için kâh dinî kaynakları karıştırmış, kâh çeşitli felsefî görüşleri incelemişti... Ama, hangi yola girse, cevaplanamayan pekçok sualle karşılaşıyor, tatmin olamadığı için de o yoldan başka bir yola atlıyordu...

Zaten bu yüzden Felsefeyi bitirmiş ve askerliğini yaptıktan sonra da lisede felsefe öğretmenliği ile hayata atılmıştı...

Artık öğretmendi !..

Öğretmendi ama, kendisinin hâlâ bir öğrenci olduğunun ve hakikati aradığının farkındaydı...

Askerden geldiği yıllarda, hakikati arama merakı onu bir tarikata bile sokmuştu... Tarikatın şeyhi onu beğenmiş ve "Sende büyük kaabiliyet var, kısa zamanda Hakk'ın lutûf ve inâyetiyle hakikate erişirsin" demişti...

Ancak bir süre sonra kafası daha da karmakarışık olmuştu...

Yaptıkları bütün iş, verilen birtakım duaları okumak, birtakım kötü ahlâkı terketmekti! Ama bütün bunlar onun kafasındaki suallerin cevabını vermeğe yeterli değildi ki !..

Onun anlayışına göre tasavvuf, tarikat, bir iyi ahlâk derneği değil; varlığın hakikatını, vücudun aslını, özünü bildiren bir çalışma düzeni olmalıydı...

Onun kafası devamlı olarak şu suallerin cevabını arayış içinde idi:

- Nereden geldim ?...

- Neden geldim ?...

- Nereye gidiyorum ?...

- "BEN" kelimesiyle işaret edilen orijin varlık nedir ?...

Dinci görüş bu sualin cevabını çok basit bir şekilde veriyordu:

"Sen Tanrıdan geldin... O seni yoktan varetti... Dünya'ya imtihan için yolladı... Dünya'da başkalarına iyilik edersen seni cennete, kötülük edersen de cehenneme atacak..."

Ana temasıyla bütün dinlerin verdiği mesaj bu idi...

Ancak, Musevîliğin, "Kabala" adını taşıyan sırlar kitabının işaret ettiği bazı hususlar ile; Müslümanlığın, "tasavvuf" adını alan görüş sistemlerini benimseyen kişilerin ifadelerine göre, daha da değişik bazı şeyler söyleniyordu...

Buna göre, insan, Allah'ın bir görüntüsü idi... Her şey Allah'ın istediği gibi oluyordu... İyi-kötü diye bir şey de yoktu gerçekte!.. Olanlar, sadece olması gereken şeylerdi işte o kadar !..

Ölümden sonra ise, yaşanılan hayatın bir başka benzeri devam edecekti!

Maddeciler ise daha değişikti bu suallere cevap verirken...

Evren daimi bir dönüşüm içinde !.. Madde zamanla tek hücreliye, oradan çok hücreliye dönüşür, daha sonra hareketli canlı varlıklar oluşur, derken hayvanlar ve daha gelişmiş varlıklar olan insanlar... Ve nihayet onlar da ölürler ve bu böylece sürüp gider...

Çok basitleştirilmiş olarak bu temel fikirler arasında dönüp duruyordu insanlar...

Bir de olağanüstü bazı hadiseler nesilden nesile akıp geliyordu... Çeşitli dinlerin devirlerinde yaşamış birtakım insanların olağanüstü kuvvetlerinden sözediliyordu...

Hristiyanların azizlerinden, müslümanların evliyalarından, yogilerin olağanüstü davranışlarından örnekler veriliyor, su üstünde yürümelerinden, ateşin içine girip yanmamalarından, havada uçmalarından, bulundukları yerden çok başka bir yerde olup biteni görmelerinden vesaire vesaire...

Ama bunların da hiç birinin izahını yapabilen yoktu... Kimi tanrının hîbesi diyordu, kimi de yöneldiği varlığın...

İşte böylece felsefe içinde dalıp gitmiş olan Cem, birden karşısından gelen sesle irkiliverdi...

- ÖZDE Cem !..

- Merhaba Elf !.. derken ayağa fırlayıverdi Cem...

Sağ tarafında, yerden bitmiş gibi görünüvermişti dün akşamki yabancı... Görünüşü aynıydı...

Hemen içeriye seslendi..

- Gönül bak misafirimiz geldi !..

- Geliyorum...

Cem, geçen görüşmeden aklına takılan ve bu defa da karşılaştığı kelimeyi sordu Elf'e...

- "Özde" diyorsun; ne demek bu ?..

- Birimin karşısında gördüğünü, kendi özünde bulması mânasınadır!.. Gerçekte bir ayırım olmadığına işaret eder...

Ben, "senin özünde" mevcudum; sen de "benim özümdesin" anlamına da alınır...

Bizde, iki birim karşılaştığında ve ayrılırken söylenir...

- Peki, ama, sen sırf akıldan ibaret bir varlıksın... Biz ise et-kemik ve ruh karışımı... Nasıl olur da "özde" bir oluruz ?...

Cem'in bu suali, Elf'in görünümünde bir rahatlık meydana getirmişti...

Sanki "Benim de anlatmak istediğim buydu işte..." der bir hava içerisinde arkasında duran koltuğa oturdu... O arada Gönül de içeri girmişti...

- Hoş geldiniz...

- Hoş bulduk !..

Dedi Elf, her harfi tam heceleyerek... Sonra da söze devam etti...

- Siz kendinizi nasıl bilirsiniz... Et-kemik ile ruh karışımı bir şey değil mi?

- Evet... Bize eskilerden nakledilen bilgiler bu yoldadır !..

- Buna, eskilerin, yani sizden evvelkilerin, kendilerinden sonra gelenleri şartlandırması diyebiliriz değil mi ?..

- Diyebiliriz bir bakıma.. ?

- Et- kemik olan kısmı görebiliyorsunuz, ama "ruh" adını verdiğiniz nesneyi görebiliyor musunuz ?...

- Hayır !.. Ama eserlerinden varlığını anlayabiliyoruz...

- Buraya bütün dikkatini vermeni rica edeceğim... Eserlerinden varlığını anlıyoruz: dedin... Yani, varlığını anlamanız, eserlerini görebildiğiniz ölçüde oluyor demektir bu... Ya eserlerini göremediğiniz yanı.. ?

- Elbette ki o hususta bilgisisiz !..

- Bu takdirde, siz "ruh" ismini bir bilinmeyene; daha doğrusu bildiğinizi sandığınız bir bilinmeyene vermiş oluyor musunuz ?..

- O çıkıyor ortaya !..

- Yani, demek oluyor ki, siz daha ne tür bir varlık olduğunuzu bilmiyorsunuz...

- Bildiklerimizin dışında kalanıyla bilemiyoruz...

- Peki bu takdirde, bilmediğiniz kadarını, yani bilemediğinizin ölçüsünü tespit edemediğinize göre; bildiklerinizin bilmediklerinize oranını söyleyebilir misiniz ?..

- Hayır bunu söyleyebilmemiz için bilmediklerimizin tamamının ne kadar olduğunu görmemiz gerekir !..

- Bu da şu an için mümkün olmadığına göre...

- Kendimizi bu şartlar altında bilmemiz mümkün değildir; manâsı çıkıyor..

- Evet !.. Bir şeyi baştan sona tamamiyle bilmedikçe, o şeyin doğruluğu da hiç bir zaman söz konusu olamaz...

Zira, kısmen kendi sahasında doğru olan bir şey, bütüne nisbetle eğri olabilir...

Meselâ üzerinde yaşadığımız yeryüzü, size bir düzlük olarak gelebilir!.. Nitekim, insanlar asırlar boyu, dünyayı düz bir tepsi gibi kabul edegelmiştir...

Ama ne zaman ki üzerinde yaşadığı dünyanın üstüne çıkmıştır, bütünüyle görebilmiştir, o zaman kesinlikle müşahade etmiştir ki, dünya düz bir tepsi gibi olmayıp, küre biçimindedir... Üstten alttan basık bir küre değil mi?

- Ama bunu görmeden de söyleyebilenler vardı !..

- İspat edemediği için ona "deli" diyenler çok çıkmıştı...

Gönül söze karıştı:

- İyi ama, bu noktada, aşağı yukarı bütün bildiklerimiz hep bu şartlanmalar değil midir ?

- Çok iyi bir noktaya temas ettiniz...

Şartlanma nedir, ne değildir... Önce bunu belirlemek gerekir...

İnsan beyni doğuştan her türlü bilgiye açıktır... Tıpkı boş bir teyp bandı gibi... Sonra ilk veriler bu banda kaydolmaya başlar...

Bir şeye dokunur, annesi "cıs sıcak" der; ve o bilir ki, beynine ulaşan o impalsın adı sıcaktır !.. Sonra benzeri bir dalga beyne ulaşınca beyin hemen hükmü yerleştirir: "sıcak" !.. Sonra soğuk... sonra sert... sonra iyi... sonra kötü... sonra daha komplike veriler ve nihayet bu proglamlama istikametinde oluşmuş bir beyin!..

Eğer, araştırma, düşünme, değerlendirme devreleri bu beyinde faaliyete geçmemiş ise; artık o kişi tamamiyle şartlanmalarıyla ve güdüsel dürtüleriyle yaşayan; sanki toplumun programlamış olduğu bir robot olarak geçer gider bu dünyaNIZdan !..

Fakat, bundan daha mühim bir husus var... "İnsan" adını almış bulunan varlığın ne olduğunu bilmeden, onun hangi şartlar altında ve nasıl şartlandığını bilebilmek mümkün değildir ki !..

Onun için isterseniz önce "insan" denilen varlığın gerçek yapısı üzerine eğilelim ve ondan sonra onun şartlanmalarının nasıl meydana geldiği üzerinde duralım...

- Peki siz, bizi yani "insan"ı nasıl tanıyorsunuz?.. Size göre, biz neyiz?

Diye Cem ana noktaya gelinmesini işaretledi...

- Size bunu anlatmağa çalışayım... Ama baştan söyleyeyim ki, yıllardan beri süre gelen şartlanmalarınıza ters düşen pek çok hususla karşılaşacaksın... Ancak hiçbir şekilde buna karşı çıkma !..

Zirâ, dinlediğinde ilk anda sana ters gibi gelen her nokta, açıklandığında görürsün ki asla çelişkili değildir. Çelişki gibi gelirse, bekle ve dinle... Mutlaka onun izahı gelecektir...

Gelmez de araya başka bir husus girerse, bu defa sor...

- Ya sizin bu anlatacaklarınız da bize göre bir şartlanma olmayacak mı?.

-Şartlanma, bölük pörçük bilgi kırıntılarından, kıyaslama yoluyla kendi anlayışına nisbetle bir hüküm çıkartıp; bunu başkalarına empoze ederek, onları da o bilgilerle kayıt altına almadır.

Şartlanmaya dayanan birikim komplike bir sistem değildir ve cevabı verilemeyen pek çok sualler ihtiva eder. O zaman da dersiniz ki, bu gün için bu sualin cevabını veremiyoruz !..

Oysa şartlanmalardan doğan bilgilerle değil, saf gerçeklerle yürürseniz, komplike bir sistemle karşılaşırsınız; ki bu yoldan neticeye ulaşan bir kişinin cevabını veremeyeceği sual kalmaz...

Şartlanmış bir insan, tek noktaya doğru derinleşen sualler karşısında bir noktada durur ve cevap veremez hale gelir...

Gerçeği bulmuş kişinin ise cevap veremeyeceği nokta olmaz... Ne kadar derine dalsanız, o ölçüde cevapla karşılaşırsınız...

Bu da onun, bütün sisteme vâkıf olmasından ileri gelir...

Gönül söze karıştı...

- Şeyy... Şu insana dönsek nasıl olur ?.. Şimdi, biz nasıl bir varlığız?

- Bilin ki, sizin "BEN" kelimesiyle işaret ettiğiniz şey, ne bu et- kemik toplamı olan beden, ve ne de "ruh" adını verdiğiniz yapıdır...

"BEN" ve "BEN"e ait özelliklerin meydana geldiği bu beden, neticede nasıl bu "BEN"in özelliklerinin ortaya çıkmasına vesile olan ve bir süre sonra terkedilecek olan bir tür araç ise...

"RUH" dahi aynı şekilde "BEN" dediğiniz yapının yüklenmiş olduğu bir araç, ya da taşıyıcı gibidir !..

Gerçekte, "BEN" kelimesiyle işaret edilen varlık, öyle bir "ÖZ" varlıktır ki, o "ÖZBEN"lik noktasında tüm evren ve içindekiler tek bir bilinçten ibarettir !..

Ne çare ki, siz, bu "ÖZBEN" deki, evrensel kozmik bilinç düzeyini yaşamaktan mahrum ve perdeli bir haldesiniz... Ve içinde bulunduğunuz şu şartlanmışlık düzeyinde de bu gerçeği yaşamanız asla mümkün olmaz.

- Yani "BEN" bilinç miyim?... Ya "Nefis" nedir?

- "BEN" ile "NEFİS" veya "NEFS" hep aynı şeydir!... Bilinç!... Ya da akıl!..

Gönül sordu:

- "BEN", dediğim zaman aklımı mı kastediyorum gerçekte yani ?..

- Gerçeği bilene göre evet!.. Ama, bu gerçeğe vâkıf olmayan biri ise karşınızdaki, o takdirde, o, "BEN"i kendi anlayışına, idrakine göre değerlendirir ve "RUH"'a atfeder, ya da et-kemiğe...

- Burada demek istediğiniz şu, anladığım kadarıyla...

Diye söze karıştı Cem..

-"BEN" kelimesiyle işaret edilen sadece bir "bilinç"... Bu bilinç, aklettiği şeyleri "beyin" ile bir varlık haline getiriyor ve beden ile de zahire çıkartıyor... Öyle mi ?..

Yani, asıl varlık sırf "bilinç"ten ibaret oluyor bu hesapça ?...

- Sırf "bilinç"ten ibaret, derken bunu, şunun için söylüyoruz... Ta ki bu varlık, bir "biyolojik bedenle"; yahut "ruh" adı verilen dalga(wave) bedenle kendini kayıt altına almasın...

Şöyle izaha çalışayım bunu... Akıl, fikir, idrak gücü, hafıza, şekillendirme, hayâl, vehmetme ve nefis gibi özellikler burada bir tek !..

- Bir dakika... Burasını anlayamadım !..

Diye Elf'in sözünü kesti Gönül... Kafası karışmıştı... Sorusuna devam etti:

- "İnsan", dediğimiz zaman bunun "bilinç"ten ibaret bir varlık olduğunu söylemiştiniz... Şimdi ise bilinçle birlikte idrak, hafıza, fikir, şekillendirme gibi şeyler de saydınız...

- Evet, gerçekten, biraz karışık gelir ilk defa karşılaştığınız için bu bilgiler... Ne çare ki başka türlü anlatmam çok güç... Bu sebeple biraz daha genişletmeğe çalışayım meseleyi...

Size, "insan", "salt bilinçten" ibarettir derken, zihnî fonksiyonlardan sözediyordum... Nitekim bu saydığım özellikler hep "şuur" türünden birbirinin tamamlayıcısı olan fonksiyonlardır. Ve bunların hepsini, kısaca "bilinç" kelimesiyle ifade ederiz. Gerçekte ise, akıl ayrı bir özelliktir, hafıza ayrı bir özelliktir, nefis ayrı bir özelliktir!. Ama bunların tümü bilincin ögeleridir..

- Bu özelliklerin toplamı da "insan" adını almaktadır....?

- Evet... Meselâ, "nefs", "BEN"lik duygusudur... Ama, bunu gurur diye anlamayın!

Bir varlık düşünün şimdi... Bu varlık öncelikle, "kendini" bilmektedir... İşte bu biliş, "nefsi" yani varolan benliği dolayısıyladır.

İkinci olarak, algılamakta olduğu meseleleri unutmayıp saklar ve sırası gelince değerlendirir... Bu da hafızası olmasındadır.

Ayrca algılamakta olduğu meselelerin içine dalıp, bunlar vesilesiyle yeni şeyler bulmaya başlar, yani fikre dalar...

Sonra, gerçekten var olmayan, fakat var kabul ettiği şeyleri düşünür, yani "vehmeder"... Onlara bir yaşantı verir, hayâl kurar; hayâl içinde onları ayrı ayrı suretlendirir böylece "şekillendirmiş" olur...

İşte bütün bunlar, "insan" adını almış bulunan zihnî fonksiyonlardan ibaret varlığın, varlığını teşkil eden özelliklerdir... Bilmem şimdi biraz toparlanabildi mi ?

- Bu hesapça, "insan" denilen varlık, tamamiyle, madde ötesi bir varlık olarak mevcut oluyor...

İyi ama bu takdirde, doğmadan, yani bedene bürünmeden evvel bu özellikler gene kendisinde mevcut olması icabeder... Oysa biz küçüklüğümüzü bile tam olarak bilemiyoruz... Değil ki doğmadan önceki hayat.

Bunu nasıl izah edeceksiniz ?

- Bütün bu özellikler, kişinin varlığını meydana getirir dedik. Ancak bu özelliklerin faaliyete geçişi, o kişinin beden yapısıyla uyumlu olarak meydana gelir. Daha evvel bu özellikler sıfır durumdadır. Onun için de bize bugün bir şey ifade etmez o haliyle...

- Peki ölümden sonra ne olur insan ?..

Diye biraz merak ve biraz da şüpheyle karışık olarak sordu Gönül...

Ve devam etti:

- Âhiret var, cennet var, cehennem var, deniyor ve biz de buna inanıyoruz .... Nasıl oluyor bu ?.. Yoksa böyle bir şey de mi yok ?

- Bu tamamiyle anlayış ve kişinin idrak durmuna göre anlatış meselesi !..

İçinizde, yani insanlar arasında, bu işin iç yüzüne vakıf olan pek çok kişiler gelip geçmiştir. Ama onların çok büyük bir kısmı çevrelerindeki insanların anlayışına göre hitap etmeyi tercih ederek, gerçeği sembollerle anlatmayı seçmiştir...

"ÖLÜM" dediğiniz hal, "insanın biyolojik bedeniyle olan bağının kopmasıdır".. Dolayısıyla o diğer insanlar için "yokoldu" hükmünü alır; ve bu yüzdende "ölüm" yokoluş olarak kabul edilir... ve hatta bu yüzden işin içyüzünü bilmeyenler tarafından, ölmüş bulunanlar, ileride bir zamanda, dirileceklerini yani , yeniden varolacaklarını sanırlar!

Biyolojik bedenin kullanım dışı kalmasıyla kişi, biyolojik bedenlilere GÖRE " yok" olur!

Dolayısiyle, o diğer insanlar için "yok" hükmüne girer. Ama bedenli insanlara kıyasla, onun "yok" hükmü alması demek; gerçekten onun "yok" olması demek değildir !..

Zaten, evrende bir şeyin "yok" hükmünü alması, diğer bir şeye göredir. Gerçekte ise, ne var hükmü mevcuttur, ne de yok !..

Şartlanmalar ve beş duyunuz yani kesitsel algılama araçlarınız "var" ve "yok" hükümlerini doğurmuştur !.. Bir şeye göre "yok" hükmünde olan, diğer bir şeye göre "var" hükmünü alır !..

Ancak meseleye şartlanmalardan ve beş duyudan öteye geçmiş olarak bakmak gerekir, bu gerçeği görebilmek için.

Evet, "ölüm" dediğimiz halden sonra, insan "cebrî yaşama" girer. Dünyadaki İhtiyarî yaşam sona ermiştir artık..

- Ne demek "cebrî yaşam" ve "ihtiyarî yaşam"?..

- "İhtiyarî", yani seçenekli dediğimiz yaşam, kişinin herhangi bir iş karşısında o işi yapmak veya yapmamak, şöyle veya böyle yapmak gibi seçimleri kendine göre tercih ederek yapması ve yaşamını bu minval üzere sürdürmesi demektir.

"Mecburî yaşam" ise, karşılaştığı hallerde, o hallerin icabını yerine getirmesi mecburiyeti içinde yaşamına devam etmesi demektir.

Ölümötesinde insanlar, dünyada edindikleri bilgiler, edindikleri şartlanmalar ve kendilerini tanımaları ölçüsünde davranışlarını otomatik olarak ortaya koyarlar. Aynen uykuda gördükleri rüyada olduğu gibi !..

Zevkler ve acılar da bu otomatik davranışların tabii sonucu olarak duyulur.

Eğer insan, kendini tanımış, kendindeki kuvvetleri idrak etmiş ve bunları değerlendirmesini öğrenmiş ise, karşılaştığı hallerde otomatik olarak bu kuvvetlerini kullanarak her şeyin üstesinden gelir ve bu da ona tabii olarak zevk verir.. İşte o zaman hayatı sembolik ifade ile cennet hayatı şeklinde tanımlanabilir.

"İnsan" cennet için varolmuş olan varlığın adıdır; "insansı" ise cehennem ortamında yaşamak için varolmuş varlığın adıdır!... Her biri kendi ortamına kavuşacaktır!.

İnsansı, şu hayat içinde kendini tanıyamamış, kendinde mevcut kuvvetleri bilememiş; şartlanmalardan doğan değer yargılariyla yoğrulup, öz cevherini bu yolda boşa harcamıştır; ölümden sonraki hayatta da herşeyi bu ölçüler içinde karşılayacağı için, yaşamı devamlı kendine ters gelen olaylar içinde geçer; ve bu yüzden de sürekli acı çeker!.. Bu, sembolik ifadesiyle, cehennem hayatı olur kendisi için.... Ancak ayrıca fizik olarak da kendisine azab verecek bir ortam içindedir.

- Sonsuz olarak böyle mi devam eder ölüm ötesi hayat ?..

Diye Gönül sordu:

- Hayır!.. Sonsuz denecek kadara uzun bir zamandan sonra; her insansı karşılaştığı hallere karşı değer yargılarını değiştirmeğe başlar; ve böylece de o şartlanmayı terketmekten ötürü kendisindeki bir kuvveti tespit eder. Bu kuvvetlerin tam olarak bulunması halinde ise yaşamı acılı bir yaşam olmaktan çıkarak, zevkli bir hayata dönüşür. Ama dediğim gibi bu sonsuz denecek kadar uzun bir süre alır...

- Elf bütün bunları sen nasıl bilebiliyorsun ?

Diye Cem merakla sordu...

- Size bedensel yapınız ve şartlanmalarınız dolayısiyle örtülü olan bu gerçekler, aslında bize tamamiyle açıktır... Çünkü dediğim gibi gerçeğin örtüsü tamamiyle göresel değerlerle şartlanmalar ve bilgisizliktir.

Bizde ise şartlanma diye birşey olmadığı gibi; tekamülümüz de sadece bilgi birikimiyle meydana gelir. Bu sebeple de evrenin sırlarına bizim vâkıf olmamıza şaşmamak gerekir..

- Peki, kendini tam olarak bilebilen bir insan neler yapabilir ?

Diye Gönül sordu bu defa:

- Suyun veya toprağın altında hiç bir şey yemeden içmeden ve nefes almadan aylarla kalabilir; ateş onu, istediği zaman, yakmaz; dilerse su üzerinde yürür veya havada uçar; dilediği anda, dilediği yerde olan hadiseyi yanındaymışçasına seyredebilir veya o hadiseye müdahale edebilir !

Hatta ve hatta bütün bunlardan öte olarak, bir ölüyü diriltip, bir süre yaşatabilir...

- Ama bu tanrıya mahsus değil midir ?...

- Size bugün için şöyle söyleyeyim...

Kozmik bilinç, kendisini insanlara ayna yapmıştır!.. Veya daha anlaşılabilir şekilde söyleyeyim, insanlar "Mutlak Tek"in kuvvetlerine bir aynadır!.

İnsanlar, kendilerini tanıdıkları ölçüde, kozmik bilince ait olarak bilinen kuvvetler ve özellikler insandan aşikâra çıkar.

- Dur bir dakika lütfen bu noktada !..

Diye, Cem, Elf'in sözünü kesti... Kafası oldukça karışmıştı...

O güne kadar okuduklarını, öğrendiklerini, duyduklarını kafasından resmi geçit ettirdi... Ne demek istiyordu Elf...

Baktı ellerine, yere, karşıya kütüphaneye...

Dalgın dalgın sonra söze girdi:

- Şimdi bizim panteist görüş vardır... Bu âlem gerçekte sayısız parçaların birleşmesinden meydana gelmiş bir bütündür, der... İnsan da bütünün bir parçası... Her şey doğar, büyür ve ölür...

Tabiat kendi kendini idare etmekte, ihtiyaç duyduğunu meydana getirmekte, gerek kalmayanı da imhâ etmektedir... Evrende geçerli olan doğanın kanunudur... der panteist görüş... Tanrı fikrini de reddeder!..

Öte yandan buna yakın görünen, ama gerçekte tamamiyle ayrı bir görüş olan islâm Tasavvufunun "vahdeti vücûd" yani " varlığın Tekliği" görüşü vardır.

Alem, bir tümel varlıktır ve bu Tek yapı bir tek bilincin yönetimindedir!. İnsan da bu bütünün, âlemdeki bir parçasıdır. Alemi yöneten bilinc, insan adıyla kendi özelliklerini ortaya çıkarmaktadır. Yani, insanda konuşan Tanrıdır, gören Tanrıdır, o hareketleri ortaya koyan Tanrıdır der... Tanrı evrenin gerçeğidir, der !..

Bazıları, evren, evet Tanrının vücududur ama, Tanrı gene de evrenin ötesindedir, der !.. Bilinmezliğe iteler tanrıyı böylece...

Şimdi sen bunlardan hangisinin doğruluğunu söylemek istiyorsun ?

- İnsanların içinde, her devirde gerçeğe yönelenler ve onu bulabilenler çıkmıştır. Bazen de gerçeğe yaklaşıp, o gerçeğe erişemeden ömrü tükenenler olmuştur.

Bunların her biri eriştikleri neticeleri, insanlara, eriştikleri gerçek nispetinde bildirmiştir.

Ne var ki, insanlar bu gerçekleri şartlanmaları ışığında değerlendirme yoluna gittikleri için, yollarını sapıtmışlar ve çeşitli varsayım bataklıklarında ömürlerini heba edip gitmişlerdir.

Sana meseleyi şöyle izah etmeğe çalışayım...

Kozmik bilinç bir devirde tam anlamiyle kendi özündeydi... Öyle ki, bilinç kelimesinin ifade ettiği fonksiyonlar bile sıfır halindeydi...

Sonra "hiçlik" diye ifade edebileceğimiz bu halinde iken, herşeyi yapabilecek "hep" diye ifade edebileceğimiz "tümel aklı" var saydı, veya vehmetti!

Yani, sonra, insanlar tarafından, "Tanrı" diye adlandırılacak her şeye sahip olabilme gücünde "tek mutlak aklı" var etti...

Ama dikkat et ki, bütün bunlar kendi varlığında oldu, kendisinin dışında ayrıca değil !..

Sonra, bu tek "kozmik bilinç" hayâl ettiklerini çokluk haliyle görmek istedi ve kendi indinde, hayâlinde içinde yaşadığımız âlemi meydana getirdi... Ve o âlemin içinde de kendini seyretmek istediği anda, akıllı birimi ortaya çıkardı.

Şimdi dikkat et bu noktaya !..

Sonradan var olan ademe nisbetle, ademe göre, bu âlem gerçektir, ortada mevcuttur... Buna karşın, ademi ve ademden evvel âlemi meydana getiren, "kozmik bilince" nisbetle, her şey bir hayâldir; yani sanal varlıktır!..

Yani, bütün bunların kendi başına tam bir varlıkları yoktur !..

Ve, insanın âlemde zuhûru dahi iki merhalededir. Kozmik bilinç, kendi özelliklerini seyretmeyi düşlediği anda, bunu yeryüzünde "insan" adı altında yapmağa karar verdiği için; ki bu safhada evren mevcuttur. Ve bu mevcut oluşu dahi, kozmik bilincin, ilminde, kendi kendine bakışı dolayısiyledir!.

Bundan sonra, akl-ı evvel, yani kozmik bilinç, hayâlinde âlemi meydana getirmiştir ki, buna büyük hayâl de diyebiliriz; ki bu, sonradan hâsıl olan insana göre, hayâl olmayıp, gerçek hükmündedir...

Ve nihayet, bu âlemde enerjiden atoma, atomdan tek hücreye, çok hücreye ve nihayet bedene kadar gelişme olmuş ve bu defa çoğulcu manada insan meydana gelmiştir.

Şimdi insanda aşikâr olan, kozmik bilincin, yani bizim deyişimizle tümel aklın imajları olduğuna göre, insanlıktaki müsbet-menfi, şartlanmalı-şartlanmasız oluşumlar, nasıl, neden meydana geliyor...

İzaha muhtaç bir diğer husus da bu...

Evrendeki gelişmeler, iki çeşittir... Bizi, Setri'lileri ve insanları içine alan gelişmeler; dünyalarla ilgili tabiî gelişmeler... Tabiî gelişmeler belirli sistemler içinde olur...

Meselâ suyun devri daimi, yani buhar oluşu yağış haline gelişi gibi... Bunun çok geniş ölçüdeki misâli de ışınsal yapıdadır... Enerjinin ışınsal yapı haline gelişi, atoma dönüşmesi, maddeleşmesi ve sonra yeniden ışınsal yapıya ve oradan da enerji haline gelmesi devri daimi gibi...

- Bunu anlayamadım işte... Enerji, nasıl maddeye kadar dönüşüyor ve sonra tekrar enerji haline gelebiliyor... Bu biraz karışık geldi...

Diye Cem sordu Elf'in sözünü keserek...

Elf bu soruyu da cevapladı:

- Aslında fikir yoluyla bunu idrakiniz çok güçtür... Bu gün insanların fevkâlâde büyük bir kısmı bundan haberdar bile değildir...

Çok basit bir şekilde izaha çalışayım belki anlayabilirsiniz...

Kozmik bilinç, yani tümel akıl, hayâlinde bir şeyi var ettiği anda, hayâl âleminde o şey enerji olarak açığa çıkar... Bu enerji, dalga boyları dediğimiz kendine has bilinçli birimler ışınsal yapı halinde, çeşitli yoğunlaşma merhalelerinden geçerek nihayet atomlaşır... O dahi, kitleleşerek, çeşitli gayesine uygun maddeleri meydana getirir ve nihayet ölümü yani dönüşümü hasıl olur...

Ölümü hasıl olduğu anda; gerçekte, o tekrar ışınsal yapıya dönüşmüştür, ama bunu siz tespit edemezsiniz... Ve bu yoldan sonunda tekrar enerji haline gelir ve böylece aslına dönmüş olur... Ve bir sonraki imajın temel elemanı olarak yeni bir oluşum haline gelmeği bekler...

- Valla hiç anlayamadım ben bu işi...

Diye Gönül söze karıştı...

Kafası bir acayip olmuştu... Hatta durmuş gibiydi...

Elf devam etti:

- Anlayamamanız son derece doğaldır !.. Bütün bunları anlayabilmeniz için, Gönü'lüğünüzden tamamiyle sıyrılıp; öz yapınızda, evreni kapsayabilecek bilinç düzeyine ulaşmanız gerekir ki, ondan sonra bütün bu sırları müşahade edebilesiniz...

Evet, biz kaldığımız yerden devam edelim... Dünyalarla ve evrenle ilgili gelişmeler işte bu sistemler içinde oluşur...

İnsan ve Setri'liler türünden varlıklarla ilgili gelişmeler de gene iki yoldan olur... Bireysel gelişmeler, toplumsal gelişmeler... Bireysel gelişmeler sürekli olarak şartlanmalar sonucunda her an karşılaşılan hadiselerdir... Toplumsal gelişmeler ise savaş gibi, deprem gibi, kasırgalar, tayfunlar gibi hadiselerdir ki bir toplumu etkiler...

- Siz bu bireydeki gelişmeleri nasıl anlıyorsunuz ?

- Bu şöyle olur... İnsanlara, iyi-kötü, müsbet- menfi gibi ayırımlar şartlandırılır; ayrıca, onun tabiâtına uygun olan şeyler hoş gelir, tabiatına uygun olmayan şeyler de ters gelir...

İşte bu şartlanmalar ve tabiatı, insanı belirli bir yolda çeşitli davranışlara sürükler... Ve bu şekilde de hayatın hareketli bir şekilde idâmesi olur... Tabiî, diğer insanlarla münasebetler bu şartlanmalar ve tabiata uygunluklar neticesinde gelişir ve cemiyetler meydana gelir...

Bunlar gerçekte benzer şartlanma gruplarıdır.

Bir de toplumsal gelişmeler vardır...

Bunlar ise, insanların içinde bulunan bazı kişiler vasıtasiyle olur. Bu kişiler, kendi hakikatlarını bilmiş olup, öz yapılarının sahip olduğu güçlerle evrende dilediğini yapabilen, hadiselere dilediği şekilde yön verebilen hakiki mânâdaki insanlardır.

Bunlar, insanlığın yeryüzünde görülüşünden bu yana mevcut olmuşlardır... Hatta efsanelerdeki, meselâ Yunan Tanrıları diye bilinenlerden bazıları bile böyledir !..

Onlar, kendi hakikatlarına vâkıf, özgüçlerini kullanabilme yetisine kavuşmuş kişiler olarak, dünya üzerinde tasarruflarda bulundukları zaman, hakikata vâkıf olmayan topluluklar tarafından tanrı gibi kabullenilmişlerdir!.

Çünkü yaptıkları işler, toplum tarafından tanrıya yakıştırılan işlerdir.

Ancak daha sonraki devirlerde, insanlar tanrıyı maddeden uzaklaştırarak imaja soktukları için, aynı işleri yapan kişilere bu defa aziz, rahip, evliyâ gibi isimler takmışlardır... Ancak gerçeği, bu isimlerden soyutlarsan, hepsinde de aynı esasın geçerli olduğunu görebilirsiniz...

İşte bu gibi kişiler, zaman zaman topluma yeni istikametler tâyin için veya yeryüzünde belirli dengeyi sağlamak için, büyük hadiseler meydana getirirler... Bunlar da toplumsal gelişmeler olur..

- Bireysel yaşamda iyi-kötü, hoş-nahoş, sevindirici-üzücü pekçok hadiselerle karşılaşıyoruz... Çeşitli inançlara göre de bunlar imtihan olarak veya ceza-mükafat nitelendiriliyor... Böyle mi ?..

Diye sorarak Elf'in sözünü kesti burada Gönül ?

- Bakın, az evvel anlattığım gibi, iyi-kötü, hoş- nahoş değerlendirmeleri toplumun sizi o yolda şartlandırmasından ileri gelir !..

Şayet, siz toplumun şartlanmasından kendinizi sıyırabilirseniz, o defa göreceksiniz ki, sadece yaşamın icabı olarak, çeşitli zamanlarda, çeşitli hadiselerle karşılaşmaktadır varlıklar !..

Sizin iki ayağınız var... Ama birini bırakıp da sadece tek ayağınızla sürekli olarak yürüdüğünüz vaki mi ?.. Hayır !..

İşte hadiseler daima biri diğerine tebdil olarak gelişir... Tıpkı geceyi gündüzün, yazı kışın takibettiği gibi...

Kendini bilen kişi, ne yazı kış yapmağa çalışır, ne de kışı yaz haline getirmeğe. Bunun yerine her birinden ayrı ayrı zevk almağa çalışır...

Bunun gibi kendini bilen kişi de, başkalarına göre üzüntü verici olan her hadiseden de zevk almağa çalışır, sevindirici olandan da !..

Halbuki çevrelerinde egemen olmak isteyen kişiler, bu tabiî seyirleri, kendi yücelikleri için basamak yaparlar ve kişinin karşılaştığı halleri bir ceza veya mükâfat diye nitelendirerek; karşılarındakileri bu yoldan şartlandırarak, arzuları doğrultusunda ve çıkarları istikametinde sürüklemeğe çalışırlar.

Kendini bilen ve gerçeğe vakıf olan kişi, her türlü hadiseyi, adım atarken sağ ayağını sol ayağının takibetmesi kadar normal sayar; ve kendisini hiç bir olayın kaydı atlına sokmayarak, hayatını sürdürür...

Bu durumda, o kişi için, artık ne imtihan diye bir şey kalır, ne ceza, ne de mükâfat. Artık o hadiselerin ve şartlanmaların üstündeki "özben" liğine yönelmiş birimdir !..

- Peki bu imtihan, veya ceza-mükâfat görüşleri tamamiyle uydurma mıdır ?

- Hayır !.. Bu fikirlerin ortaya atılışının sebebi, kişileri belirli bir istikamete yürüterek, şartlanmalardan kurtarmaktır... Ayrıca, neticeye ulaşamayan kişileri de belirli noktalarda frenleyebilmek gayesine bağlı olarak çalışır.. Ama bunu, bazı kişilerin kendi menfaatleri istikâmetinde kullanarak istismar etmesi de elbette ki mümkündür.

Cem sözün burasında araya girdi ve anladıklarını kontrol etmek istedi...

- Şimdi anlattıklarınızdan şunu anladım ben... İnsan, toplumsal şartlanmalardan kendini kurtarabildiği anda, iyi-kötü, güzel-çirkin, veya yanlış-doğru, zıtlarının şartlanmalarından da kendini kurtarır ve bu kayıtların üzerinde yaşamağa başlar.

Böylelikle de kendisini üzecek, azaplandıracak hadiselerin fevkinde bir hayat sürer...

Bu yaşayış içinde, varlığının müstakil bir birim olmayıp, tümel aklın oradaki bir aksettiricisi olduğunu da farkederse, bu defa tümel aklın sahip olduğu şeylerin aynen kendi özünde olduğunu da anlar ve dahi bu yolda ilerledikçe neticede özünü bulmuş olur ki; bu da kişisel varlık yönünden tam anlamıyla bir yokluk, veya bir hiçliktir... Bilmem doğru anlamış mıyım ?

- Kısmen böyle... Bu gecelik, bu kadar olsun !.. Zirâ, daha fazla uzamasıyla bu görüşmemizin sizi yoracağını düşünüyorum...

- Yarın akşam mı görüşeceğiz tekrar ?.

- Öyle mi arzu ediyorsun ?..

- Hayır !.. Yarın üçten sonra dersim yok... Dilersen buluşabiliriz... Arayı fazla açmak istemiyorum da...

Gönül söze karıştı:

- Ama ben ne olacağım ?... O saatte bankadan çıkamam ki ?..

Cem cevapladı onu:

- Şekerim, görüşmemizi ben sana anlatırım sonra ve böylece de tartışarak daha iyi meseleye nüfuz edebiliriz...

- Özde !..

- Özde !

Ve Elf olduğu yerde kayboluverdi...

Cem ile Gönül hiç kıpırdamamacasına kaldılar bir süre öyle...

Beyinleri adeta bir elektronik beyin gibi çalışıyordu !..

Neden sonra Gönül yerinden kalkarken konuştu:

- Haydi Cem yatalım artık... Öyle iki-üç konuşmayla kavranılacak şey değil bu anlatılanlar... İyisi mi uykuda kendi kendine yerleşsin hepsi yerli yerine...

- Sana bir şey söyleyeyim mi, biz ya tamamiyle aklımızı oynatacağız, ya da kimsenin anlayamadığı bir gerçeğe vakıf olacağız bu işin sonunda...

- Senin oynatacağına aklın kesiyor mu ?

- Canım lâfın gelişi söyledim !.. Ama şu da bir gerçek ki, insanlar anlayamadıkları, idrak edemedikleri şekilde kendilerine hitab eden pek çok kişiyi delilikle suçlamışlardır... Aslında, onların bu delilik suçlaması, kendilerinin basiretsizliklerinin açık bir itirafından başka şey de değildir !..

Böylece konuşarak yatak odasına gelmişlerdi...

Saat bire yaklaşıyordu... Hiç konuşmadan, ama düşünceli bir şekilde soyundular, yatak kıyafetlerini giydiler ve uzandılar...

Yorulan dimağları kısa bir sürede faaliyete ara vermiş, uyuyakalmışlardı...

* * *

ÜÇÜNCÜ GÜN

Cem son dersini de verdikten sonra, hızlı bir şekilde okuldan çıktı. Kaçıyordu sanki kalabalıktan, beşerî münasebetlerden !..

Gerçekte şu an için Elf'le görüşme yolunda büyük bir arzusu da yoktu... Sadece sakin bir yerde kendi kendine kalmak ve aldığı yeni bilgileri düzenleyebilmek düşüncesindeydi...

Bir dolmuşa atladı ve şehrin merkezine indi... Oradan sahile doğru yürüdü... Ve bu defa da kentin ileri bir koyuna kalkan şehir hattı vapuruna bindi. Hava oldukça sıcaktı... Vapurun yan tarafına açığa oturmuştu... Sıcak havaya karşın, biraz da vapurun hızı dolayısiyle tatlı bir esinti vardı...

Kravatını çözdü, çıkardı, katladı ve çantasına yerleştirdi... Böylece, kendini, beşeriyetten yana biraz da özgür hissetti !.. Ve daldı...

Acaba, her şeyin izafi (göresel) olduğu bir evrende, gerçek diye bir şey olabilir mi idi ? Her şeyin varlığı, bir diğer şeye nisbetle, bir diğer şeye göre idi... En basitiyle, yaza nisbetle kış, soğuğa nisbetle sıcak, teke nisbetle çok, sonluluğa nisbetle sonsuz...

Ya, bu izâfeti yani göreselliği meydana getiren dar görüşlülük ortadan kaldırılırsa.. ? O takdirde halâ ayrılıklar mevcut olabilir bilir miydi ki ?..

Gerçekte, bilimin eriştiği gibi, madde açısından bakılınca zıdlar, ve zıdların birleşmesinden doğan birlik ve bu birliğin çeşitli safhalarda aldığı değişik bir görünüm değil mi âlem ?..

Su... ısınınca buharlaşıyor... bulut oluyor... çok soğuyor, yoğunlaşıp buzlaşıyor... Veya karlaşıyor... yere iniyor, eriyor, eriyor su oluyor... Ve sonra aynısı... Aslında su, bilimin gelişmediği devirlerdeki insanlar için o devre göre bir misal... Ya günümüzde...

Enerji... Bilimin bugün bile tespit etmekten aciz kaldığı yüksek frekanslı (titreşimli) dalgaların, devamlı dönüşümlerle en basit atom olan tek çekirdekli ve elektronlu hale dönüşmesi, bunun diğer atomlara dönüşmesi ve böylece, birin çok haline ilk geçişi; sonra moleküllerin ve nihayet basit maddelerin ortaya çıkışı... Sonra, iki ayrı asidin bir hayat adını ve şeklini alarak hücrelere dönüşmesi ve nihayet evrenin en gelişmiş hücreler topluluğu olan insan beyninde zirveye çıkış... Ve zirvedeki bu beynin, zamanla tekrar inişe geçerek nihayet toprağa dönüşü ve... Evet ve.. ?

Ya, "insan" dediğimiz şey nasıl hasıl oldu ve ne oluyor ?.. Bedenin gelişimi içinde nasıl hasıl oluyor... Ve nihayet tekrar toprağa dönüyor...

İşte "insan" dediğimiz varlık ?.. o nasıl oluştu ?... İnsan toprağa dönüşüyor mu ?...

- İşte zaten çözümü sizce en güç olan nokta da burası...

Diyerek Cem'in yanında Elf peydah oluverdi... O da kendisi gibi oturmuş ve ayaklarını da vapurun koruyucu demirlerine uzatmıştı...

Cem bir an irkildi ve hemen toparladı kendisini...

- Özde !..

- Özde Cem !.. Alıştın selâmlaşmamıza..

- Hoşuma gitti... anlamı özellikle... Lütfen, şu deminki sorunun cevabını verir misin.. ? En çözemediğim hususlardan biri o çünki...

- Haklısın... Üst yapı yaşamına geçerek bu oluşumu seyredebilenlerden gayrısı, bu sırra vakıf değildir !.. Zâten, onlar da bu oluşumu yazmamışlardır !..

Anlatayım...

Tümel akıl, bir birimin bir mânânın oluşmasını irade ettiği anda; o birim o varoluş gayesini gerçekleştirecek enerji olarak hayata atılmış olur... O birimin burada kaderi sözkonusudur...

Bazı birimler ta insanlığa kadar ulaşır... Bazıları ise daha evvelki noktalardan dönüşe geçerler... O birim, insan olmak üzere varolmuş ise, enerji-ışın atom-molekül-hücre yapılarından geçerek yani bu dönüşümleri tamamlayarak nihayet insan halini alır.

Bu geçiş safhalarının her birinde, o birimin gayesi, sadece içinde bulunduğu aşamayı tamamlayabilmektir...

Meselâ, salt enerji halinde iken, bu hali tamamlayıp çok yüksek frekanslı bir dalga boyu olmayı diler... Bu olduktan sonra, daha yoğunlaşmayı diler ve nihayet dönüşümler onu atom olma haline getirir... Atom sürecinin bir sonrası maddeleşmesidir... Maddeleşmeden sonra nebâtlaşmağa geçer... Nebatlaşmanın sonu insan olması mukadder olanlar için insanların yediği hayvanlardan olmaktır... Ondan sonrası ise hayvanlık ve nihayet insan vücuduna geçiştir... İnsan vücuduna geçtikten sonra ise, hedef bir sperm olabilme aşamasına gelebilmektir. Sperm olduktan sonraki en büyük aşama ise bir yumurta ile birleşerek, nihayet insanlığa ilk adımı atabilmektir...

Yani senin anlayacağın, bir insanın bu hale gelmesi aslında dokuz aya değil çok daha uzun senelere uzanır...

- Ya ölünce ne oluyor insan...

- Şuraya dikkatini çekerim... İlminiz bu hususa bir nebze yaklaşmıştır da... İnsan olduktan sonra, beyin her an devamlı olarak mikrodalga yayar dersiniz... Aslında sizin insan dediğiniz üst yapı bu şekilde teşekkül eder... Ölüm ötesinde, siz bu mikrodalgalardan oluşan hologramik yapınızla, hayatınıza devamedegidersiniz...

- Yahu, gene aklımı allak bullak ettin !.. Peki, hani insan, ruh ve bedenden ibaretti; ve beden ölünce, ruh kalıyordu...

- Öyle ya işte!... Gene, beden ölünce, yani kullanım dışı kalınca, geride maddesiz olarak bir üst yapı kalıyor ya... Sen buna "ruh" adını ver ne olur?..

- Ama ceninin ana rahminde üç kırk geçirmesinden sonra "ruh nefh edilmesiyle" canlı denilen bir hal alması, şeklinde izah edilen husus var ya!..

- Bu, o ceninin kendi kendine olan şuuruyla, ve kozmik ışınların genetik dizini etkilemesiyle kendi rotasını çizme idrakının hâsıl olmasından ibarettir. (1) Ama bunu siz dışarıdan anlayamazsınız !.. Ve bu, ne sizin anlamanız, ve ne de ispatı mümkün olamayacağı için, sembolik bir ifade ile o şekilde anlatmışlardır.

- Peki o durumdaki bir varlık nasıl bunu tespit edebilir ?..

- İnsan için, iyi veya kötü, güzel veya çirkin sıfatlarını veren bir başkasıdır. Aslında herkes kendine göredir.

İnsanın iyi-kötü tanımlanması, dediğim gibi bir diğerine göredir... O ceninin de, kendi fıtratına göre bir idraki, ve o idraka göre de bir yolu vardır. Ama o zaman bu, henüz dışarıdan anlaşılmaz... Kişinin tabiatı, yani huyu karakteri bu kendi çizdiği yol üzere gelişir... Ve böylece bir şahsiyet ortaya çıkar. İşte bunun başlangıcı, o ceninin dördüncü ayıdır. Ama siz bunu dışarıdan tespit edemezsiniz... Nasıl ki hastalandığınızda, o hastalık bir takım eserleri ile dışa vurup sizi ikaz etmeden anlayamıyorsanız, ama o devreye kadar o mikroplar içten içten yayılıyorsa, o cenindeki iç gelişmeler de buna benzer...

(1) Bu konuda geniş kapsamlı bilgiyi "KENDİNİ TANI" ve "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitaplarımızda bulabilirsiniz. A. Hulusi.

- Peki insan gerçekten bedenin dışında mı teşekkül ediyor ?..

- Bakın, "insan" kelimesi, bir isimden ibarettir; ve siz bir takım vasıfların toplamına bu ismi veriyorsunuz...

Bizse, "birim" kelimesini kullanırız.. Her "birim"in gayesi vardır. Bir noktadan çıkar, bir daire çizer ve tekrar o çıktığı noktaya döner.Birim, çıkış noktasından, sadece bir gaye ile ve bir hedefe yönelik olarak hareket eder.. Bu gaye, bazısında kısadır, bazısında uzun. Bazısı çıkış noktasına ışınsal yapıda döner, bazısı atomlaşmadan, bazısı nebatlaşmadan, bazısı hayvanlaşmadan ve nihayet bazısı da insanlaşmadan sonra döner...

İşte bir birim, insanlaşmayı tamamlarsa o zaman "insan" ismine hak kazanır ve bu gibilerin arasında bu isimle anılır. Ama gerçekte o, bu ismi kazanmadan evvel de, bize göre mevcuttur ve bir birim olarak gayesine uygun çizgide yürümektedir.

- Ya öldükten sonra ?..

- Bunu daha evvelce de konuşmuştuk ama bir kere daha tekrarlayalım... İnsan adı verilen birim, fikirleriyle ve oluşturduğu mikrodalga hologramik yapıyla evrende bir yer tutar; ve bedenle alâkası kesildikten sonra, bu yapısıyla hayatına devam eder... Bu defaki hayatta onu yönlendiren, eski bedenli yaşamındaki bilgileri veya şartlanmalarıdır...

- Bu bilgilere şartlanma demiyor muyuz ?..

- Bilgi, sende yerini bulur ve onu içinde hissedersen; ve seni tatbikatında aynı neticeye götürürse, bilgidir !.. Ama aldığın bilgi, sende zahirde kalırsa; veya kısmen tesiri altında kalıp hissediyormuşçasına yaşamana rağmen, bilginin gereğini tatbik edemiyorsan, yahut tatbik ettiğinden netice alamıyorsan, idrak yok şartlanma var, demektir...

Gelelim öbür noktaya... evet... Dünya yaşamında, beşeriyet şartlanmasından kendini kurtarıp, özbenliğini bulabilmişsen, özbenliğinin kuvvetleriyle öbür yapıda yaşamına devam edersin. Yani, sizin lisânınızla âhirette cennette olursun...

Bu sırra vâkıfsan, "Hak" bildiğin şeyin, kendi "özün" olduğu idrak etmiş; "Hak'"ka ait diye bildiğin vasıfların "kendi" vasıfların olduğunu farketmiş olursun; ve o vasıfların hakkını vererek yaşamına devam edersin... Bu arada da kendi "özüne" doğru yolculuğun devam eder.

Ve nihayet, tümel akıl'dan çıkıp; O'nda kendini, kendinde de O'nu bulmuş olarak, çıkış noktana dönüş olursun !..

Aksi halde ise, çeşitli kendine ters gelen hallerle karşılaşırsın, bunları aşacak kuvvetler verilir ve neticede o kuvvetlerle bir takım gerçekleri idrak edersin, sonunda gene aynı gerçeğe rücû edersin.

- Ekstra bir sual ?..

"Özben"liğimi bulabilmem için ne yapmam lâzım ?..

-Bütün toplumsal şartlanmalardan; ve onlardan hasıl olan değer yargılarından; ve de bunlardan oluşan duygulardan kendini arındırman şarttır !..

- Bunu biraz daha açar mısın lütfen ?..

- Gelenek, görenek, âdet adını taktığınız, örf-anâne dediğiniz kurallar içinizde birer şartlanma olarak meydana gelmekte değil midir ?.. Ve hep kendinizi bir "beşer" olarak kabullenmekten doğmakta mıdır ?.. Ve duygu bu dahi, hep bu toplumsal şartlanmaların neticesinde hasıl olmakta mıdır?..

Öyle ise, kendini bulabilmen için, herşeyden evvel gerek hayvanî ve gerekse beşerî duyguları terketmen gerekir !.

Ama bu duygular da durup dururken ortaya çıkmaz. Bir takım beşerî ilişkiler sonucunda ortaya çıkar...

Beşerî ilişkiler ise, hep o toplumun şartlanmaları istikâmetinde meydana gelir. O takdirde, senin, her çeşit duygulanmalardan sıyrılabilmen için de, evvela o toplumsal şartlanmalardan sıyrılman gerekir ki; şartlanmalardan doğan olaylar seni etkilemesin ve sende bu yolda duygular peydah ederek seni özbenliğinden uzaklaştırmasın.

- İyi ama, içinde yaşadığın toplumun şartları ve şartlandırması açık !..

Bütün bunlara karşı çıktığın zaman, sana ya deli derler, ya da toplum içinden çıkman gerekmez mi ?..

- Sizden evvelki devirlerde, bu işi insanların arasında uzaklaşmak suretiyle yaparlardı... Belli bir süre dağa, bir mağaraya veya çöle giderler ve orada bu toplumsal şartlanmalardan ve onlardan hasıl olan duygulardan tümüyle kurtulmanın mücadelesini verirlerdi... Hatta böyle olanlara elân deli dendiği de bir vakıadır. Ne çare ki bunun başka yolu da yoktur... Kesin olarak yoktur demeyeyim... Vardır, vardır ama çok daha uzun bir zaman alır...

Şöyle ki, içinde yaşadığın cemiyetin şartlarına görünüşte uyarsın, onlar görünüşte değer ifade ediyormuş gibi olur !.. Ama sen, iç dünyanda, ne o şartlanmalara tâbisindir, ne de o şartlar senin için bir değer ifade eder. Ve kesinlikle de içinde yaşadığın şartlar sende bir duygulanma meydana getirmez. Bu da neticeye götürür ama dediğim gibi hem uzun bir yoldur, hem de çeşitli tehlikeleri vardır.

- Ne gibi meselâ ?

- Sen, tam kendine göre şartlanmaların tesiri altından çıktığını sandığın bir anda, hiç farkında bile olmadan, gene öyle bir şartlanmanın altına girersin ki beşerî münasebetler dolayısiyle, bunun farkına bile varmazsın !.. Bu, senin için korkunç bir ayakbağı olabilir. Ve en fenası da bunun bir bağ olduğunu farketmemendir... Toplum dışında iken ise bu tehlike ortadan kalkar.

- Bu takdirde toplumsal şartlanmalardan kurtulmak için toplumu terketmek farz gibi bir şey oluyor yani..

- Yoo, onu demedim !.. Toplum içinde yaşamını sürdürürken bunu başarabilenler de vardır aranızda. Ama bunun güç olduğunu söyledim sadece... Esasen kuvvetli azim ve irade yanı sıra, bir de yanına bu konuda bilgili tecrübeli bir arkadaş bulursan çeşitli güçlüklere rağmen gene de hedefe vasıl olabilirsin.

- Bak şimdi aklına ne geldi... İnsanın, daha doğrusu birimin, bu toprak, nebat, hayvan gibi safhalardan geçip insan olması tenasuh yani reenkarnasyon görüşüne benzemiyor mu ?..

- Bu dediğin görüşün aslı materyalizme dayanır. Ancak daha sonra spritualizmle de karışarak daha değişik bir hal almış ve nihayet bugün bildiğiniz mânâya ulaşmıştır.

- Özür dilerim burasını anlayamadım... Reenkarnasyon ile materyalizmin ne alâkası var ?..

- Maddeci görüşe göre, herşey daima bir devridaim içindedir... Cansız canlıya, canlı cansıza dönüşür durur. Bu dönüşüm ise gerçek mânâda reenkarnasyonun özüdür. Daha sonra bu dönüşüm spritualist yani maneviyatçı görüşte, manevi varlıklar kabulü haline dönüşmüş ve oradan da bu manevi varlıkların tekamül için tekrar tekrar dünyaya yani madde âlemine gelmesine kadar uzanmıştır.

- İyi ama maddecilerin devridaim görüşü, yani cansızın canlıya kadar dönüşümü görüşü yanlış mıdır ?... Deminki izahına göre..? Yani insan bedeninin geçirmiş olduğu toprak-nebat-hayvan-insan gelişimine göre.. ?

- İşte yanılma buradan çıkıyor zaten !.. Onlar, bir gerçeğin çeşitli bölümlerine vâkıf oluyorlar, ve tamamını ihâta edemedikleri için de görebildikleri bu parçanın diğer bütünlerini, imâjlarında şartlanma ve zanlarına göre tamamlamağa çalışıyorlar !.. İşte burada da yanılma başlıyor...

Tıpkı, filin hortumunu tutan körün fili yılana benzetmesi gibi !..

Gerçekten aynı merkezden teğet geçen içiçe sonsuz sayıda dairenin durumuna benzer âlemdeki varlıklar. Hiç birinin çapı, bir diğerine benzemez... Her biri, diğerine nisbetle merkezden daha uzak veya daha yakındır. En dıştaki ise daima içtekileri ihata eder !

Dediğim gibi... Aynı merkezden teğet geçen, içiçe geçen daireler... Bu daireler varlıkların rotasıdır. Çıkış noktaları, kozmik bilincin imajıdır.

Bu noktadan çıkan varlıklar, merkeze en uzak noktadan dönüşlerini yaparak tekrar çıktıkları merkeze dönerler. Ama kimisi maddeleşmeden bu devri tamamlar, kimisi topraktan, kimisi nebattan, kimisi hayvandan, kimisi de insan bedeninden geçtikten sonra bu noktaya döner. Öyle ki... İnsan bedeninden geçenler dahi birbirlerinden çok farklı daireler çizerek dönerler o noktaya...

- Peki en geniş daireyi kim çizmiştir veya çizecektir ?

-dünyanızda yaşamış olançok değerli birisidir O!... DABADDAH deriz biz O'na... Numûne varlıktır o !.. Alemde, noktaya en uzak, yani salt enerjiye en uzak kalan madde dünyasında ortaya çıkışı ve insan olarak varoluşu, âlemdeki diğer varlıklara bir işarettir. Ama bu işareti siz dünyalılar anlayamazsınız !..

- Bir dakika !.. Kimdir bu DABADDAH?.. Hiç duymadım ismini ?..

- DABADDAH onun bizdeki adıdır. DünyaNIZdaki yani insanlar arasındaki adı ise başkadır... Ama bunu söyleyemem !.. Ancak, sen, bilgi depolamanı tamamladığın zaman, onun kim olduğunu rahatlıkla görebilirsin elindeki donelerle...

-Niçin ismini söylemiyorsun ?..

-Çünkü ismini söylersem, onu kendin gibi gördüğün için, fikirlerini de şartlanmaların istikâmetinde yorumlarsın. Bu yorumlama ise seni bir gerçekten ebediyyen mahrum bırakır.

Şartlanmalar etkisiyle onun hakkında bir hüküm vermemen ve onun ikazlarını şartlanmaların ötesinde gerçek yönüyle kavramanve değerlendirmen için DABADDAH'ın aranızdaki adını söyleyemem. Yani senin iyiliğin için!.

- Hiç söylemeyecek misin ?

- Bilgi depolaman tamamlandığı anda onu sen tanıyacaksın !.. Tüm şartlanmalardan kurtulmuş olmanın en belirgin işareti onu tanıyabilmendir...

- İnsanlığa yol gösterdiğini söyleyen sayısız insan yaşamıştır dünya üzerinde !.. Bunların hangi birine inanmak gerekir ?..

Bugün bile sayısını bilmediğimiz insan aynı şeyleri iddia ediyor... Kime inanalım ?..

- Önce bunların arasında başlı başına komplike bir sistem getirmiş olanları ayırmak gerekir...

Her şeyi, baştan sona anlatamayanların, komplike bir fikir sistemi olmayanların, başkalarına yol gösterici olmağa hakkı yoktur !.. Zira, onlar daha şartlanmalardan kurtulamamışlar ve gerçeği bütünüyle görememişlerdir ki.

- Ama bunları doğru dürüst araştırmanın imkânı yoktur ki... Hangi birine gitsen, önce bana körükörüne inanacaksın ve kendini tamamiyle bana bırakacaksın, diyor...

- Gerçekten birisinin öğretilerinden faydalanabilmek için, kendini ona terketmek yani bilgi kapılarını tamamiyle ve peşin hükümsüz olarak ona açmak şarttır !.. Ama, bu iş hiçbir zaman öyle şıp diye olmaz...

İçlerinde öyleleri vardır ki, çeşitli yollarla gerçeğe dair aldıkları bilgileri, sırf insanları istismar ederek yaşamak için kullanırlar...

Öyleleri vardır ki, gerçeği bilirler, ama onları insanlara yayabilme kaabileyetinden yoksundurlar...

Öyleleri de vardır ki, hem gerçeğe vakıftırlar, hem de o gerçeği başkalarına nakledebilme kaabiliyetine sahiptirler...

Esasında bu iş çok su kaldırır !.. Kuvvetli bir mantık, karşısındakileri yanlış üzere rahatıkla sürükleyebilir veya susturabilir, âciz bıraktırır !..

Meselâ, senin olmasını beklediğin bir işini olmadığı zaman, olmamasında hayır vardı diyerek avutabilir. Veya karşılaştığın ters bir işten, böyle olmasında hayır vardır, sonra bu işten dolayı sevinebileceksin, diyerek teselli edebilir...

Aslında, kâinatın düzeninde dalga sistemi hakimdir. En üst noktaya çıkışla en alt noktaya iniş !.. Bu gerçeği bilen birisi karşısındakileri rahatlıkla tesir altına alabilir..

Meselâ işi iyi gidene yapamayacağı bir şeyi teklif etmek. Nasıl olsa, iyiliği kötülük takip edecektir. O kişi o teklifi yerine getiremeyince, işte bak, benim dediğimi yapmadın neticede başına bu geldi demek !.. Ve kötülüğü, kendisine rağmen yapılan işe bağlamak; karşısındakini bu yoldan şartlandırarak etki altına almak !..

Buna karşılık kötü durumda olana, sabret iyi günler yakın, başına yakında iyi bir iş gelecek, diyerek çıkış noktasına işaret etmek. O nokta geldiğinde ise; o noktanın gelişi zaten gidişatın tabiî seyridir; onu kendisinin ona ulaştırdığına karşısındakini şartlandırmak. Böylece onu kendine bağlamak!.

Veya, ender kişilerde zıtlar prensibi gereğince sürekli ters gidişi, bir hikmete mebnî olarak göstermek...

İnsanları, belirli kişilerin kendilerine bağlamalarının en geçerli noktası; o kişinin, kendisini, her yaptığı işin bir hikmete bağlı olarak ortaya çıktığına inandırabilmektir. Zaten buna inandığı zaman insan, eliyle kendini teslim etmiş demektir !..

- Olağanüstü davranışlar, insanı çok büyük ölçüde etkiler ama aynı ölçüde aldatabilir de... Ve bu yoldan aldanmak çok daha kolaydır !..

Büyüleme-hipnotize metoduyla, yani karşısındakini, tesir altına alan özel metoduyla çeşitli olağanüstü davranışlar gösterebilir !..

Veya, maddenin sırlarına vakıf olma metoduyla, meselâ Hind fakirlerinin yaptığı gibi çeşitli madde üstü hakimiyet yolları ortaya koyabilir !.. Ve bunlar da, büyük ölçüde kendini tanımamış insanı etkiler... Ama, bütün bunlar o kişilerin gerçeğe vakıf olup olmadıklarına bir ölçü olamaz.

Nitekim, aranızdan bazıları bu hususta, "gerçek mânâda üstünlük, madde sahasında olağanüstülüklere sahip olmak değil, ilmî üstünlüklere, sırlara sahip olabilmektedir" demişlerdir...

"Gerçek kerâmet kevnî değil, ilmî olanıdır" sözü buna işaret eder !..

Gerçek ilim ve hal sahipleri ise, asla sorulardan kaçmaz ve karşısındakini, ilmî özüne kadar, gidebildiği ölçüde götürür. Her şeyin izahını yapabilecek güçte olur !.

-Ama konuşmamızın evvelinde demiştin ki, gerçeğe vakıf olan olağanüstü güçlere de sahip olur !.. Sahip bir kişi ise, tersine bakışla gerçeğe vakıf olmaz mı ?..

- Gerçeğe vâkıf olan, olağanüstü güçlere sahip olabilir; ama, her olağanüstü güçlere sahip olan, gerçeğe vakıftır olmaz !..

Çünki, bir çırak ustasından bir şey yapmayı görüp öğrenebilir ve takliden aynı şeyi yapmağa devam eder... Ama bu demek değildir ki, o kişi de yaptığının sebeplerine inebilmiştir...

Mühim olan, yaptığının her noktasını neden, niçin ve nasıl yaptığına vakıf olabilmektir... Yoksa, o şeyi sadece yapmak marifet değildir !..

Üstelik, o şeyi neden, niçin ve nasıl yaptığına vakıf olan bir şahsın, onu yapagitmesi de icabetmez !.. Hatta hiç bile yapmayabilir...

Bunun ötesinde, sebebsiz yapmağa kalkması, tecrübeye kalkışması mânâsına gelir ki, bu da bildiğinde şüphesi olduğuna işaret eder. Yani o şey hakkında kesin bir bilgisi olmadığını anlaması gerekir !..

Meselâ kendisinin madde ötesi bir varlık olduğunu, yani benliğinin madde ötesinde teşekkül ettiğini ve maddede dilediği gibi tasarruf edebileceğine kesin olarak inanmanın ötesinde, vakıf olan birisi, dilediği anda su üstünde yürür !.. Çünki bu yakîn onda korkuyu, şüpheyi ve vehmi attırmıştır.

Ama, bu yakînin ötesinde, o bilgiye sahip olan birisi, böyle mi acaba diyerek denemeye kalkıştığı zaman, o anda o görüşü beşeriyetiyle yaşamış olur... Bu durumda ise, şüphe içinde, vehim ve korku ortaya çıkar. Bu duygular ise onu böyle bir şeyi başarmasına mani olur. Ve suda yürümek yerine, suya batar ! Yani, bu suda yürüyüş, o anda gayri ihtiyarî olmalıdır. Hiç bir şey düşünülmeden !..

Yani, beşeriyet vehminden kendini kurtaramamış; beşeriyet kayıtlarından ve şartlanmalarından, yani kendini madde olarak tanıma şartlanmasından kurtulamamış kişi henüz kendi özünü tanımış sayılmaz.

- Peki bu şöyle olamaz mı ?..

- Nasıl ?..

- Bu idraka gelmiş birini buldun... Ona teslim oldun, ve inandın ki o sana herşeyi yaptırabilir... Ve bir nehir kenarında, su üzerinde yürürken o, sana da gel dedi. O anda ona güvenerek, teslimiyetle, içine şüphe gelmeden yürüyüverdin... Böylece sen de onun gibi yürür gidersin !.

- Evet bu olur !.. Ama ötesini getirmez kolay kolay !.. Meselâ diyelim ki, ilme yani evrenin sırlarına vakıf olmayan birisinden, körükörüne teslimiyetle bu gerçeği öğrendin. Sonra da aynı şeylere devam ettin !..

Diyelim ki madde üzerinde tasarruf yolunu tuttun... Suda yürüdün... ateşi tuttun... havada uçabildin !.. Bunun ötesinde, kendinin ne olduğunu, âlemin ne olduğunu, âlemle "ben"liğinin bağlantı noktasının ne olduğunu nasıl bilebileceksin ?..

- Ona da öğretir !..

- İşte burası imkânsıza yakın zordur !.. Zira o hareketleri yaptığın zaman öğreneceksin ki, o işleri yapan, her türlü kayıttan ve bağdan âzâde bir benliktir. Dilediğini yapabilmeğe muktedir olan "ben"lik yapmaktadır bu işi...

O zaman, o benlik, kimden ne öğrenecektir ?.. O benliğin bir şeyi öğrenmesini kabul edersen, bu defa da tanıdığın, o benlik olmaz ve beşeriyet duyguları karışır işin içine; ve kayıtlar ve bağlar süregider... Böylece gene işler karışır !..

- Burada mühim olan ne, o takdirde ?

- Mühim olan şu... Önce kendi benliğine tam olarak vukuf kazanabilmek; sonrada dolayısiyle âlemin sırlarına vakıf olmak !.. Yani, hem öze hem de dışa dönük bir ihâtanın tam olması !.. Bu gerçekleştikten sonra, bir takım fiîlleri veya olağanüstünlükleri ister yap, ister yapma... Bu hiç mühim değil !..

Zaten, olağanüstülükleri isteyerek yapma ihtiyacını duymak, beşerî duygular altında ortaya çıkacağı için, çoğu zaman bu gerçekleşmez bile !.. Ve bunu bilen birisi, kendisinden böyle bir talepte bulunulduğunda, karşısındakini çeşitli sebepler ileri sürerek reddeder !..

Olağanüstü durumlar, ancak ihtiyarsız olarak ortaya çıkabilir... Aksi takdirde, mutlaka beşerî duyguların neticesine olur ki, bu da gerçekleşmez !..

- Peki, tekrar az önceki noktaya dönelim... Karşımdaki öğreticiye nasıl güvenebilirim, nasıl faydalanabilirim.

- Evvelâ şunu bilmelisin ki, özünü bilmek gayesiyle gittiğin kişiden, kendini yetiştirmek için gerekli olan bilgiler dışında hiç bir şey talebetmemelisin.

Zira, böyle bir talep sadece kendi kendini aldatmana yol açar !.. Bu gibi taleplere karşı, gerçeğe vakıf kişi, sadece karşısındakileri çeşitli şekillerde oyalamakla gün geçirir !.. Zirâ, her insanın hayatı iyi ile kötü, güzel ile çirkin, hoş ile hoş olmayan hadiseler arasında geçer gider.

Sen o şahse bu yolda başvurduğun zaman, hakikat diliyle dersin ki, "ben oyalanmak aldatılmak istiyorum, sen beni avut, oyala, aldat, teselli et"...

O da hadiseye göre, seni ya oyalamak, ya aldatmak, ya avutmak, ya başından savmak için "zamanı değil", "böyle olmasında bir hikmet vardır", "seni imtihan içindir", "yaptığın hatanın cezasıdır" gibi, hadiseleri bir takım kalıplara koyarak, sunar !.. Ve gerçekte, bunu sen kendi kendine hazırlamış olursun !.. Oysa, ortada ne ceza vardır, ne mükafat !..

Diyelim ki bir yolculuğa çıktın, şimdi olduğu gibi vapurla gidiyorsun... Göz zevkini bozan bir harabeyle karşılaşmanı şimdi beni kızdırmana, ya da çok sevdiğin bir manzarayla karşılaşmanı beni sevindirmene bağılayabilirim !.. Şayet, sende bu yolda bir eğilim görürsem !.. Ama, gerçekte ise, bu vapurun tabiî seyri sırasında görülen manzaralardır o harabede, hoşuna giden manzara da !..

Bunun gibi, insan hayatı boyunca çeşitli hadiselerle karşılaşır... Gerçekte, bu hadiselerden gaye, hep kişinin özünü bulmasına vesile olup, ibret olmasıdır !..

Ama sen kendini, ille de, bunlar benim başıma filanca, falanca tarafından geliyor kaydına sokarsan; elbette karşındaki de seni bu yoldan kullanır !.. Ve her bir hadiseyle karşılaşmanı sen ona bağlar; o da böylece seni kullanır gider...

- Ya ne yapmam lâzım ?..

- Karşılaştığın bütün olayları insan bedeniyle yaptığın yolculuğun tabiî seyri olarak görüp, iyi-kötü ayırımını kaldırman gerekir ilk başta !.. Böyle yapınca ortadan kaldırılması icabeden bir şey de görmezsin, o hadiseden dolayı başvurulacak biri de !.. Böylece de kendini çok önemli bir şartlandırmadan kurtarır; kendini kayıtlayan en büyük boyunduruklardan birini ellerinle boynuna geçirmezsin.

- Ya o kişinin fonksiyonu ?..

- Ondan, sadece özünü bulmanın ilmini sorarsın, ve kendinde tespit edebildiğin şartlanmalarından nasıl kurtulmanın yollarını öğrenmeğe çalışırsın...

Ayrıca, kendinde göremediğin çeşitli şartlanmaları da, açıklığa kavuşturmasını istersin... Böylece de, zamanını boşa israf etmekten sakınır, boş düşünceler ve duygularla avunarak gününü geçirmeyenlerden, ayrıca da hızla hedefine ulaşanlardan olursun.

- Peki gerçeğe vâkıf kişilerin, olağanüstü güçleri dolayısiyle diğer insanlar üzerinde tasarruf özellikleri yok mudur ?.. Bu yoldan onların karşılaştıkları hadiselere tesir edip yön vermezler mi ?..

- Bu mümkündür !.. ama, son derece ender olur !..

Her kişinin kendi yörüngesi tespit edilmiştir...

Her insan, kendi yörüngesi üzerindeki çıkış noktasına doğru seyreder. Birisinin, bir başkasına müdahalesi, yani olağanüstü gücünü kullanarak müdahalesi demek istiyorum, ancak bir beşerî duygu neticesinde hasıl olur... Bu ise, zaten gerçeğe vakıf kişi için mümkün değildir !..

Yani, gerçeğe vakıf kişinin, beşeri şartlanmalar neticesinde hasıl olan duygularla olağanüstü gücünü kullanması mümkün olamaz !..

- Peki ama, onun başkasıyla ilgili olarak olağanüstü gücünü kullanması dahi, öbür kişinin tabiî seyri içinde karşılaşacağı bir manzara ise ?..

- İşte burada ince bir nokta var !.. Buna dikkat et...

Dediğin gibi bir durum olabilir. Ancak bu da, dediğin gibi tabiî seyrin bir icabı olarak ortaya çıkar !..

Dikkat et, tabiî seyrin icabı olarak ortaya çıkar !..

Yani, o kişinin veya talebedenin istekleriyle, tabiî seyirde meydana gelen bir gelişme sonucu olarak değil !..

İşte, bunu yanlış anlayan kişi, tabiî seyrin icabı olarak tesbit edemeyen kişi, böyle bir durumda kendi kendini karşısındaki kişiye bağlamış ve kayıt altına sokmuş olur ki; bu da özüne vukûftan kendi kendini alıkoymaktan başka bir şey olmaz

- Peki şimdi olağanüstü hadiselerle bile karşımızdaki bir şahıs, bizim hayatımızda değişikliğe yol açsa, gene de onu bu işin fâili olarak görmeyecek miyiz ?

- Fiilin bizâtihi ondan çıktığını gördüysen, bunu kabul edebilirsin. Ama buna rağmen, hiçbir zaman bu işi ona bağlamamalı; özünün, tabiî seyrin icabı olarak, onun eliyle, bedenin üzerinde bir yönlendirmesi olarak meseleyi değerlendirmeli, özünden o hadise sebebiyle koparak bir kayıt altına girmeyi kabullenmemelisin.

- Yani, mesele şu oluyor anladığım kadarıyla...

Beni özüme, gerçeğe, âlemin sırlarına ulaştıracağını sandığım bir kişiyi bulduğumu kabul ettiğim zaman, onun ile arkadaşlığa veya ahpablığa başlayacağım... Ondan özbenliğime döndürücü, beşer şartlandırmasından kurtulmama yardımcı olucu bilgileri taleb edeceğim...

Tabiî buna karşılık, ben de bir takım hizmetlerde bulunacağım !... İnsanlık görevim olarak !.. Zira, her insan aldığının karşılığını, elinden geldiği nisbette karşısındakine ödemek zorundadır !..

Ama bu arada, karşılaştığım hadiseleri de, hiçbir zaman, ne yaptığım bir hareketin cezası, ne de mükafatı olarak kabul etmeyeceğim !.. Bütün olayları, sadece idrak gelişmemi sağlayan çeşitli vesileler olarak kabullenip; bunlardan dolayı ona sığınmayacağım !..

Ancak onunla, bu hadiselere karşı olan tutumu tartışıp, o olaylara karşı olan tepkilerimin hangi şartlanmalar altında ortaya çıktığını öğrenip, o şartlanmaları tespit ederek terk yollarını araştıracağım...

- Ve neticede, tekrar benzeri bir olayla karşılaştığım zaman, bu defa ki reaksiyonum bir şartlanmanın, şartlanma hükmünün neticesi olarak ortaya çıkmayıp, özüme karşı o hadisenin taşıdığı değere göre olacak !..

- Ve böylece de günden güne, kendini şartlanmalardan, bu şartlanmalardan doğan değer yargılarından, ve bunların sende meydana getirdiği duygulardan kurtarıp, gerçek kişiliğini bulmuş olacaksın !.. Oldukça iyi anlamışsın meseleyi !..

- Yani, burada, karşındakine körükörüne teslimiyet değil, onunla tartışarak eksiklerini idrak etme metodu geçerli oluyor.. ?

- Evet, İşin en mühim tarafı da bu !.. Kendini başkasına köle ederek hürriyet arama değil; tartışma ve idrak yoluyla izafi, göresel kişilik vehminden arınıp, gerçek hüviyetine geçme.. Ve bu yolculuk sırasında da öğreticine, karşılıklı dayanışmanın icabı olarak hizmet verme !..

- Peki, şimdi bu toplumsal şartlanmalar, beşerî şartlanmalar deyimlerini biraz daha açıklığa kavuşturabilir misin lütfen.. ?

- Elbette ama bir başka görüşmemizde... Bu defalık da bu kadar..

- Ne zaman ?..

- Sırası geldiğinde... Zaman da bir şartlanmadır, bunu unutma !.

- ... ! ?

- Özde !

- Özde Elf !...

* * *

DÖRDÜNCÜ GÜN

- Dizden aşağı bir beynin mevcut ve ayağını idare eden, bu dizin altında olan beynin zihnî fonksiyonlarıdır deseler; bedeninde, dizden aşağısını ayrı olarak kabullenmen mümkün olur mu ?..

- Elf , sen misin ?...

- Evet !

- Ama neredesin ?.. Göremiyorum seni ?...

-Beni algılıyabilmen için mutlaka görmen şart değildir ki !.. Bırak görmeyi, gerçekte, şu anda sesimi bile duymuyorsun !.. Ancak idrâkı, duymaya, mutlaka sese bağlama yolundaki şartlanman, benim sesimi duymakla anladığın zannını meydana getiriyor sende !..

Gerçekte ise, ben, senin, direkt olarak algılama merkezine hitab etmek suretiyle naklediyorum sana anlatmak istediklerimi...

- Anlıyamadım ! ?..

- Şöyle anlatayım... Sendeki, beş duyu şartlanması, ancak, maddenin ortaya çıkardığı ses dalgalarını kulağınla algılayıp değerlendirebileceğin, zannını ortaya koymuştur... Dolayısıyla, sen, meselelere daima bu şartlanma içinde baktığın için, bundan başka bir şekil olabileceğini düşünemiyorsun !..

Halbuki, kendini bu şartlanmalardan kurtarmış olarak meseleye baksan, işitme denilen meselenin, ses olmadan da, idrak merkezine ulaşan bir mesaj olarak ortaya çıkabileceğini farkedebilirsin !...

İlham dediğiniz de budur işte !..

- İyi ama şu anda sen neredesin ?..

- Nerede, sözünün geçerliliği ancak madde içindir. Işınsal yapının şu anda nerede olduğunu nasıl anlatabilirim ben ?..

- Yani, senin dediklerini aslında ben içimde duyuyorum, ama sanki dışardan sesini duyuyormuş gibi oluyorum... Öyle mi ?..

- Bir bakıma böyle diyebilirsin, ama gerçekte bundan da öte !..

- Lütfen şunun tam doğrusunu söyler misin ?

- Bunun gerçeğini ancak görüşmelerimizin sonuna doğru anlıyacaksın, Cem... Şimdi kendini hiç bunun aslını anlamak için zorlama !...

- Peki öyle olsun !.. Öyle ise, az evvel söylediğin söze gelelim. Dizden aşağı bir beyinden bahsetmiştin galiba.. ?

- Evet, tekrarlıyayım sözümü... Sana, dizkapağının hemen altında bir ikinci beynin olduğunu söyleseler ve ayağını hareket ettiren de bu beyindir, deseler, kabul edebilir misin ?

- Elbette ki etmem !..

- Niçin ?

- Çünkü dize kadar gelen sinir beyinden çıkan sistemin bir uzantısıdır, dizkapağının altındakiler de ondan ! Beden aslında bir bütündür !.. Bu bütünün bir parçasının, ayrı bir aklın yönetimi altında olduğunu kabul etmek muhaldir !..

- Peki şöyle geniş düşünelim bir an...

Evrende galaksilerin belirli bir akış içinde olduğunu gözönüne alalım... Güneş sisteminin düzenli şekilde, bir noktadan diğer bir noktaya doğru akışına dikkat edelim... Suyun buhar oluşuna, bulut oluşuna, yağmur, kar, dolu oluşuna tekrar maddeye dönüşüne bakalım... Tohumun bir bitki, ağaç, çiçek, meyva ve tekrar tohum haline gelişine bakalım... Ve kısa kesip, misâlleri fazla uzatmıyalım...

Görüyorsun ki makrokozmodan mikrokozmoza kadar tam bir düzen mevcut...

Buna, dileyen tabiat kanunu desin, dileyen ilahi kanun; fakat ne isim verilirse verilsin, ortada mutlak kesin olan şey , bir düzenin ve sistemin varlığıdır...

- Evet.. ?

- Peki, düzen neyin sonucudur ?

- Düzeni meydana getiricinin !

- Yani ?

- Evrende, düzeni kurmuş bulunan bir Kozmik bilincin !..

- Peki bundan ne çıkar ?

- Evrende mutlak bir düzen hâkim ise, mutlak aklın eseri olarak; bundan çıkan sonuç da her şeyin yerli yerince olduğudur !.

Yani olan, olması icabedendir !

Bunu mu demek istedin ?...

- Hayır, bir başka noktaya değinmek istiyordum aslında, fakat bu buluşun da enterasan tabiî !... Ama, gene de bunu daha sonraya bırakarak, esas belirtmek istediğim noktaya gelelim...

- Nedir o ?

- Evren, bütünüyle bir düzen içinde ise, ve birbirinden ayrı görülen çeşitli varlıkların yaşamları dahi, birbiriyle bağlantılı olarak bir gelişme gösterdiğini ortaya koymaz mı ?

- Evet.. ?

-Öyle ise bu takdirde, makrokozmozdan mikrokozmoza kadar tam bir bütünlük ve düzen içindeki âlemden insanı ayırarak; evrende hükmünü icra eden Kozmik bilinçten ayrıca, ekstra bir akıl da insanda vardır; ve insan, bu ekstra akılla, bedende hükmünü icra ederek, dilegeldiğince yaşamını sürdürmektedir, diyebilir misin ?..

- Mantıken hayır !.. Diyemem !.. Ama bu durumda da ortaya bir yığın sual çıkar, onların cevabını nasıl vereceğiz ?

- Başka suallerin cevabını verememen, ortada olan bir gerçeğin inkârına hiç bir zaman sebeb olmamalıdır!.. Ayrıca, cevabını veremiyeceğimiz hiç bir sual yoktur...

- Hey, sen kimle konuşuyorsun ?.. Yoksa, kafayı mı üşütmeğe başladın!?.

Diye içeri giren Gönül, söze karıştı...

Odada Cem'den başkasını görememesi ve onun kendi kendine konuştuğu zannı, Gönül'e bu sözleri söyletmişti...

- Yok canım, Elf'le konuşuyorum !.. Bu defa da bir bedenle görünmeden geldi de onun için anlıyamadın burada olduğunu !.

- Afedersin ama ciddi mi söylüyorsun, şaka mı ?... Anlıyamadım bunu!

Aynı anda Cem'in karşısındaki koltukta her zamanki görüntüsüyle Elf peydah oluverdi...

- Hayır, Cem doğru söylüyor... Beni, mutlaka bir bedenle göreceği yolundaki şartlanmasını önlemek için, bu defa bir bedene bürünmeden iletişim kurma yolunu seçtim.

- Yani, bedensiz olarak da, her istediğiniz anda yanımızda olabiliyorsunuz?

Diye, Gönül şaşkınlıkla sordu.

- Elbette... Niye buna bu kadar şaştınız ?

Gönül bir an düşündü...

"Gece yatakta Cem'le en yakın bir durumda iken, Elf'in o anda kendileriyle beraber olmasını tahayyül etti"...

Yüzü kızarmış, elmacık kemiklerinin üstünü kan basmıştı..

- Siz bundan şartlanmanız dolayısıyla utandınız !.. Aslında bunun utanılacak yanı neresidir ?... Yemek yemek, ya da defi hacet kadar doğal olan bir şeyden dolayı niye utanıyorsunuz ki!..

Diye, Elf soruyu yapıştırıverdi Gönül'e!... Okumuştu onun bütün düşüncesini... Ve devam etti:

- Şayet sizi, yapılan işin başkaları yanında yapılmayacağı yolunda şartlandırmasaydı çevreniz, bu düşüncenizden dolayı gene utanacak mıydınız?

Gönül cevap vermeden kalakaldı bir an...

O'nun yerine Cem cevapladı soruyu:

- Hayır !

- Bugün bir kısım toplumlarda bu işi parklarda, açıkta yapıyorlar mı ?

- Evet !

- Hiç utanmadan mı ?

- Evet !

- Peki bir kısım toplumlarda da bu işin tamamiyle karanlıkta, hatta hiç soyunmadan yapılması da var mı ?

- Evet.. ?

- Öyle ise onların bu davranışı da, çevrelerinin kendilerini bu yolda şartlandırmasından ileri gelmiyor mu ?...

- Öyle herhalde!...

- Nitekim dünyanızda birkısım gençliğin, toplumun çeşitli şartlandırmalarına karşı çıkarak tamamiyle arzu ettikleri gibi yaşadıklarını da görüyor musunuz ?

- Elbette... Ama burada bir mesele var... Bu şartlandırmalar olmasa insanlığın yaşamı tam bir anarşiye dönüşmez mi ?.. İnsanların bir cemiyet içinde, bir düzen içinde yaşıyabilmeleri için bu şartlandırmalara gerek yok mudur ?

- Bak, orası, ayrı bir konudur... O husus ayrı olarak incelenir.

Bizim şu anda ki konumuz, insanların davranışlarında hâkim olan unsur olarak şartlandırmaların varlığı !..

Şartlanmaların gerekli olup olmadığı ise, ayrı bir husus ve tamamiyle bu husustan ayrı olarak ele alınması icabeden bir nokta !..

Elbette ki, sosyal yaşam düzenini temin edecek bir takım kurallara gerek vardır !...

Yalnız şu anda biz, kişideki, duyguların, şartlanmalarla olan ilişkisine değindik...

- Yani şartlanmaların esiri durumunda olduğumuzu mu ifade etmek istiyorsun ?

- Öyle olsa gene iyi !

- Ya.. ?

- Şu anda gerçekte, kişiliğiniz tümüyle bir şartlanmalar bütünü olarak mevcut !.

Yemeniz içmenizden tut, değer yargılarınıza, duygularınıza kadar tamamı denecek ölçüde kişiliğiniz, şartlanmalar bütünü olarak ortada !

- Ya gerçek kişiliğimiz ?

-Bunu bilebilmeniz için üç aşamadan geçmeniz zorunlu...

-Nedir bu üç aşama ?

- Önce "ben"liğini bilmelisin !

- Yani ?

-"Ben" kelimesiyle kasdettiğin varlığın, ne olup ne olmadığını bilmelisin !

- Sonra ?

- Şartlanmalardan arınmalısın !..

- Bu nasıl olur ?

- Üç kademede...

- İzah eder misin ?

- Toplumun sende meydana getirdiği bütün şartlanmalardan arınacaksın, birinci kademede...

Toplumun, sende meydana getirdiği şartlanmaların oluşturduğu değer yargılarından arınacaksın, ikinci kademede !..

Toplumun meydana getirdiği şartlanmaların oluşturduğu değer yargıları dolayısıyla sende hâsıl olan tüm duygulardan arınacaksın, üçüncü kademede!

- Bayağı kafam karıştı !...

- Biraz daha geniş anlatayım... İçinde yaşadığın toplum, anne-babandan tut en uzak komşuna, gazete ve televizyona kadar, yetişme çağından itibaren seni belirli davranışlarda bulunmaya şartlandırmış mı ?

- Evet...

- İşte bu davranışlar, tamamen çevrenin sende oluşturduğu şartlandırmalardan oluşmaktadır. Bu yüzden de önce o davranışların şart olduğu fikrinden kurtarmalısın kendini.

-Davranışlarımdan mı, yoksa, o davranışların gerekliliği fikrinden mi?..

-İçinde yaşadığın toplumun sana "deli" demesini istemiyorsan; o davranışların gerekliliği fikrinden arınman gerekir!.. Aksi halde, şartlanmalardan doğan davranışları terk yoluna gittiğinde, içinde yaşadığın topluma ters düşeceğin için, çok ithamlarla, iftiralarla suçlanır ve hayatını zehir edersin !.. Ve bu tepkiler, sende psikolojik baskılar da meydana getirerek gayenden uzaklaştırır !

Bu sebeble, sen, herkes içinde, onlar gibi davranışlarda bulunma yolunu tatbik ederken; diğer taraftan, idrâk sahanda ise, olaylara şartlanmasız olarak bakma yeteneğini elde etme yolunu tutarsın.

- Yani bir yandan, içinde yaşadığım toplum gibi şartlanmalı davranışlarda bulunacağım; diğer yandan da idrakımı tüm şartlandırmalardan arındırma yoluna gideceğim... ?

- Evet, birinci kademe bu !..

İkinci kademede, toplumun şartlanmalardan doğan değer yargılarından da kendini arıtmaya çalışacaksın !..

Zira, bu değer yargıları, toplum üstünde egemen olan kişilerin tabiâtlarına uygun olarak toplum düzeni için ortaya konulmuş ve o topluma şartlanmalar yoluyla maledilmiş hükümlerdir !

Bunun, çağınızdaki bir diğer deyimide "kamuoyu oluşturma"dır... Toplumun bireylerini bir düşünce doğrultusunda şartlandırmaya "kamuoyu oluşturma" adını takmışsınız... Yani, halkı koşullandırma !..

Senin gerçek kişiliğinin ortaya çıkması için, şartlanmalardan doğmuş olan değer yargılarından da arınman gerekir.

- Peki ama, benim değeryargılarım neye dayanacak ?

- Mutlaka bir hüküm vermek zorunda mısın?.. Hüküm vermek mecburiyetini neden duyuyorsun? Hiç hüküm vermeden olayları seyretmek elinden gelmez mi ?..

Ne olursan ol, hüküm verdiğin zaman, vermiş olduğun bu hüküm, o meseleye bir bakış açısının ifadesi olmaz mı ?..

Oysa, senin gerçek benliğinin, bir zaviyesi, bir açısı olması mümkün müdür ?...

Göresel kişilik sahipleri, hadiselere bir açıdan bakarlar daima!.. Bu bakış açısı da onların şartlanmadan doğan bakış açısıdır.

Oysa, gerçek kişiliklerine erişmiş kimselerin şartlanmaları yoktur , ki bakış açıları olsun !..

Olaylara, bir açıdan değil de, her yönden bakan ise hükümden kaçınır!.. Çünki, hükmün özünde, göresellik yatar !..

Bir şeyin böyle olması, o hükmü alması, daima başka bir şeye göredir!...

Ancak gerçekte, ortada olan tek bir gerçek ise, kıyaslanacak ikinci bir şey yok ise, bu durumda hâlâ hükümden sözedilebilir mi ?

- İnan, tam kavrayamadım meseleyi... !

- Aldırma, zorlama kendini !.. Zamanla, daha iyi nüfuz edersin...

- Peki, ya o duygulardan arınma aşaması şartlanmanın ?

- Evet, o da çok mühim !...

Dikkatle üzerinde durduğun zaman, pek çok duygunun altında şartlanmaların etkin güç olarak yer aldığını tesbit edebilirsin...

Meselâ, sahip olduğun şeye, başka bir şahıs el attığı zaman, kızarsın !.. Bu kızışının altında, o şeye karşı beslediğin sahiplik duygusu yatar !..

Sahiplik duygusu ise, sende, çevrenin şartlandırdığı hükümlerle meydana gelmiştir !.. Bunun da sebebi, seni çevrenin bu hükümlerle şartlandırmasıdır !..

Yani, neticede, çevrenin çeşitli hükümlerle seni şartlandırmaları, sende çeşitli duyguların kaynağı olmuştur !

Demek ki senin, temelde çevre şartlandırmalarına dayanan değeryargıları dolayısıyla oluşan duygularından dahi arınman mecburiyeti vardır; ki böylelikle gerçek kişiliğine bir adım daha yaklaşasın !..

-Peki, bu şartlanmalardan da arınabildiğimiz anda gerçek kişiliğimiz ortaya çıkar mı ?

- O takdirde bir işin daha kalır !..

- Nedir o ?

- Tabiatını terk !..

- Yani.. ?

- Huylarını, alışkanlıklarını terk !..

- Biraz daha açar mısın ?..

- Huyum bu canım, dersin ya meselâ... İşte bu huy dediğin, karakter adını verdiğin özelliklerinden de arınmak gerektir !.

Çünki huy, tabiât adı verilen şeyler birimsel varlıkları meydana getiren farklılıklardır... Sen ise, birimsel varlığından arınıp, gerçek kişiliğinde yaşamını sürdürmek istiyorsun. Bu ise ancak birimsel varlığına ait olan her şeyden bilincini tamamiyle arındırmadıkça gerçekleşmez !..

- Tabiât nedir ?

- Birşey sana hoş gelir.. Niçin ?... Çünki o şey, senin yapına, varoluş programına, biçimine uygundur... Ve sende, ister istemez, o şeye karşı bir meyil hâsıl olur..! Böylece sen, o şeye meyledersin... İşte bu "tabiât" denilen birimsel, bedensel özelliklerin sonucudur.

Veya aksini düşünelim... Sen bir şeyden hoşlanmazsın, ondan uzaklaşmak gereğini duyarsın... Ondan uzaklaşma gereğini duyman dahi, gene o şeyin yapına, yani birimsel yapına uygun düşmemesidir !.. Yani, tabiâtına uygun gelmemesidir !..

Oysa, izafî yani göresel ve birimsel yapından öte olan, gerçek kişiliğine döndüğün anda, herşeyin "ÖZBEN"den olduğunu, ve "ÖZBEN"in de "Sen"den ayrı bir şey olarak var olmadığını; dolayısıyla hoşlanmak veya hoşlanmamak diye bir şeyin "Sen"de meydana gelmediğini açık seçik müşahade edersin.

- Burada panteizm çıkmadı mı ortaya ?

- Panteizme göre, âlem, varolan parçaların toplamından ibaret bir bütün halindedir. Sen de bu âlemin bir parçası....der Panteizm!.

Oysa, burada ise, "Sen", yani "ÖZBEN" asıldır; âlem, ise senin "özben"liğinde meydana gelen bir tasavvur, bir hayâl !.

- Nasıl, âlem bir hayâl mi ?

- Yo yoo, lütfen bunun üzerinde durma şimdilik !.. Bunu çok daha sonra konuşacağız. Daha çok erken... Aslında bundan bir ölçüde daha önce sözetmiştim... Ama anlıyamadın !..

- Ama ortada var olan, elle tutulup, gözle görülebilen bir şey nasıl hayâl olabilir ?..

- Lütfen bir süre için bunun üzerinde durma !.. Ancak, sana şimdilik bir ipucu verebilirim.

Yaşadığın hayata nisbetle, rüya âlemi adını verdiğin âlem bir hayâl değil midir ?..

Rüyada, başka şeyleri elinle tutup, gözünle görmüyor musun ? Hatta kokusunu almıyor musun ?.. Ve çoğunlukla, o rüyada, yaşama anında, o anın gerçek olmayıp, rüya olduğunu farkedebiliyor musun ?.. Çoğunlukla, ancak uyandığın zaman, yaşadığın, gördüğün o şeylerin birer rüyadan, hayâlden ibaret olduğunu farkedebiliyorsun!..

Öyle ise, gerçek olarak kabul edip, içinde yaşadığını sandığın şu âleminden, bir başka tür uyanma ile uyandığın zaman, bu yaşamın tamamiyle bir hayâlden ibaret olduğunu niye anlamayasın ?

- Sözlerin çok mantıkî... Hatta bir büyük zâtın şu sözü var: "İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar !"

- Peki "ölünce uyanırlar" sözünden sen ne anlıyorsun!.. Maddesel bedenin toprağa dönüşüyle başlayan "ölüm" adını verdiğiniz şeyi mi ?... Yoksa daha başka bir şey mi ?

- Aynı zâtın bir de şu sözü var... Sanırım ki demin naklettiğim sözüne açıklık getiren bir söz: "Ölmeden önce ölünüz!"... Yani, bedenin toprağa gitmesini gerektirmeyen bir şekilde; bilinen basit biolojik manadaki "ölüm" gerçekleşmeden !..

- Yani ?.

- Demek oluyor ki; bilinen basit şeklinin ötesinde, ikinci bir "ölüm" şekli daha var...

- Bu takdirde, insanların uyanmasını sağlıyan "ölüm" de bu ikinci manâda anlatılan ve bilinen "ölüm" şeklinin tamamiyle dışında, bambaşka bir şekilde hâsıl olan ölüm değil midir bu ?

- Evet, öyle...

Burada, uzun süredir sessiz sedasız oturan Gönül söze karıştı...

- İyi ama insan ancak bu ikinci tip ölümle uyanabiliyorsa; ve bu uyanışın normal süregelen ölümle bir alâkası yok ise; bu takdirde, ölmüş kişilerin, pek çoğunun, ölmelerine rağmen uyanamadıklarını ortaya koymaz mı bu durum ?..

Elf cevapladı:

- Elbette !.. İnsanların büyük bir kısmının, bedensel yaşantıdan ayrılmayı gerektiren ölüme rağmen, ikinci mânâda "ölmemeleri" dolayısıyla "uyanamadıkları" ortaya çıkar bundan !..

- Peki öyle ise, bunlar hiç bir zaman uyanamıyacaklar mı ?...

Diye bu defa Cem sordu... Elf, onu da cevapladı

- Sizden birinin bu konuda bir açıklaması yok mu ?...

"Her şey aslına dönecektir", açıklaması yapılmadı mı size ?

- Yani, herkes neticede bu "ölümü" tadarak uyanacak mı ?

- Bak Cem, gene bilgi şartlanmasına sapıyorsun. Bana bu suali sorcağına, meselenin özünü idrak ederek, bu sualinin cevabını da kendin ortaya koysan !.. Böylece de idrak suretiyle ilerlemenden, şartlanma yoluna dönüşe geçmesen !..

- Haklısın Elf !... Ama görüyorsun ki, yılların şartlanma külünü öyle bir anda savurmak kolay olmyor.

- Elbette Cem, içinizden kimler, neler yapmadı bu uğurda...

"Gerçek ölümü" tadabilmek kolay değildir !..

Yıllarla, insanlık içinden çıkıp mağaralara mı kapanmadılar; dağlara mı çıkmadılar; çöllere mi açılmadılar; hücrelere mi girmediler...

Bütün bunları boşu boşuna mı yaptılar !.. Yoksa deli miydiler ?...

Evet "deli" diyenler oldu çevrelerinde onlara; ama onlar, hiç aldırmadılar ve gerçeğe gittiğine inandıkları yolda tereddütsüz yürüdüler. Ve neticeye erdiler de !..

Ama tekrar halkın içine döndükleri zaman, büyük çoğunlukla erdikleri "gerçeği" olduğu gibi halka açıklamadılar !..

Kimi, pek azından sözetti, Kimi de hiç etmedi...

Halkın anlayışına, şartlanmalarına ters düşen bazı "gerçek"leri açıklayanlar ise bunun pahasını çok ağır ödediler... Kimi asıldı; kimi ateşe atıldı; kimi kovuldu; kiminin de derisi yüzüldü !.

Halk, şartlanmalarına karşı çıkan herkese çok ağır cezalar verdi !.

Halkın içinde, ancak onların şartlanmalarına uygun bir hayat tarzı sürdürenler yaşıyabildi !.

- Peki burada şu soru geliyor akla... Niçin, gerçeği bulan kişi halka ters düşüyor ?

- Halk ister ki, alışageldiği şartlanma düzeni sürüp gitsin !... Toplumun her ferdi, bu şartlanmaların kurallarına tamamiyle uysun !..

Halbuki, gerçeğe eren kişide, ne şartlanma bulunur; ne şartlanmadan doğan değer yargısı, ne de şartlanmalara dayanan bir duygu !..

Bu durumda, o kişinin davranışlarına yön veren tamamiyle aklı ve ilmi olur !.. Bu defada, daima akla ve ilme dayanan davranışları toplum kabul edemez, ve böylece başlar çekişme !..

- İyi ama, bu kişi yaşadığı ortamda, çevreye uyup; buna karşılık iç dünyasında tamamiyle hür olarak hareket ederse, hiç bir mesele çıkmaz... ?

- Elbette !.. İşte zaten bunun içindir ki, "gerçeğe eren" pek çok kişi, ermiş oldukları bu gerçekleri topluma yansıtmamış, hatta kitaplara bile geçirmemiştir !..

- Bu takdirde halka nasıl yararlı olabiliriz ki ?...

- Yerinde bir sual... Ama, senin problemin, bugün için bu sual değil ki !.

Önce sen, kendini tanıdın mı, "özünü" bildin mi, yüzeysel yaşamdan gerçek yaşama geçebildin mi, ki toplumu bu yolda etkilemeyi düşünebilesin?..

- Haklısın... Ama insan bir an için istiyor işte !... Güzeli, iyiyi, gerçeği çevresiyle paylaşmak istiyor , elde değil !

-Peki ama, tüm beşerî şartlanmalardan nasıl arınabiliriz ki, gerçek benliğimizi bulabilelim ?...

Diye suali bu defa Gönül yapıştırdı:

- Aslında çok basit!...

Diye Elf cevap verdi ve devam etti:

- Her şeyi, "Tek" birden ibaret olarak görerek !..

- İyi bir fikir... ama , bizim, "çok"a, "bir" adını vermemiz ile, "çok" , "bir" olmaz ki !..

- Aksine; mevcudât, "Tek" den ibaret olmasına rağmen; siz beş duyu ile bloke olmuş beyinleriniz yüzünden taktığınız çeşitli isimler dolayısıyla, ayrı ayrı şeylerden oluşan bir çoklukla karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz!..

- Nasıl yani ?

- Size bir misal ile anlatmaya çalışayım... El vardır, ayak vardır, burun vardır, kulak vardır, dudak vardır, göz vardır, diz vardır, boyun vardır; dediğim zaman, aklınıza, saydığım bu isimler dolayısıyla ayrı ayrı şeyler gelir!.

Ve size, bütün bunlar bir bedenin parçalarıdır, dediğim zaman da bunların birleşerek bir bedeni meydana getirdiğini düşünürsünüz !. Yani, parçalar birleşerek bir bütünü meydana getirmiş şeklinde anlarsınız...

Halbuki ise, size şöyle söze başlasaydım:

Bir bütün olan bedenin çeşitli kesimlerine, çeşitli isimler takılmıştır... Bu isimler dolayısıyla, beden, bir bütün olmasına rağmen bilmeyen tarafından, ayrı parçalardan meydana gelmiş bir şey gibi anlaşılabilir.. Bu aldanıştan kaçınmak gerekir !.

İsimlerin çeşitliliği, tek bir parçadan ibaret olan bütünün, bütünlüğüne asla halel getirmez !...

İşte, evren de böyledir..

Uzayıyla, yıldız kümeleriyle, gezegenleriyle ve gezegenlerin kendine mahsus varlıklarıyla tam bir bütünlük içinde olan tümel bir varlık halindedir.

Evrende mevcut olan enerjiyi, insan vücûdundaki hücreler nisbetinde görün!

Evrende düzeni meydana getiren bilinci ise, insanbedeninde eserini gördüğünüz şuur olarak anlayın.

Uzayı ise evren bedeninin beyni olarak kabul edin. Ve uzayın boyutsal derinliğini ise, bu beynin hafıza merkezi olarak değerlendirin.

İşte, sizin benliğiniz, gerçekte bu "benlik"tir !..

Bedeniniz, yani gerçek bedeniniz, bu kâinatın tamamıdır.

Aklınız ise, bu kâinatın tamamında mevcut düzeni yürüten tümel akıl, yani kozmik bilinçtir.

Yaşadığınız şu dünya hayatı ise, kozmik bilinçten ibaret olan gerçek benliğinizin bir rüyasından ibarettir!...

Uykudan uyanarak, gerçek benliğine kavuşan için rüya sona erer !.

- Ya uyanamıyanlar ?..

- Onlar içinse rüya, dünya-âhiret, cennet-cehennem, adları altındaki özel rüyalar halinde devam eder.

Ta ki bu rüyalarında her an biraz daha gerçeğe yaklaşalar ve nihayet uyanarak gerçek benliklerine kavuşalar !..

- Peki, biz bu "TEK"i görme işlemini nasıl gerçekleştireceğiz ?

- Onu da gelecek sohbetimize bırakalım istersen... Hem saat geç oldu sizin için, hem de kafanız yeter ölçüde yoruldu !..

Özde !

- Özde Elf !..

Elf, bir anda ortalıktan kayboluvermişti... Bir süre karşılıklı bakıştılar Cem ile Gönül... Sonra, Gönül söze girdi:

- Eğer bu adamın olağanüstü görüntüleri olmasa, deli saçması diyeceğim geliyor bütün bunlara...

Şu ana dek duyageldiklerimizin, kabul edegeldiklerimizin o kadar ötesindeki anlattıkları, bir türlü aklım kavrayamıyor !... Ya sen ?... Anlıyor musun bu dediklerini ?...

- Zaman zaman anlattıklarının tümünü kendimde buluyor gibiyim !..

Sanki ben, kâinatın özünde, ona yön veren kuvvet gibi buluyorum kendimi !.. Hayâlimde, sanki benim elim, kolum mesabesinde oluyor dünya ve sâir gezegenler !..

Ama hepsi de çok kısa sürüyor ve tekrar bu halime dönüveriyorum... Bırak öyle hale gelmeyi, bu hissediş bile çok muazzam bir duygu yaratıyor insanda !..

- Cem belki anlattıkları çok cazip şeyler... İnsanı tesir altına almasını da çok iyi biliyor; ama anlattıklarının gerçek olduğuna aklın yatıyor mu senin ?.

- Bak Gönül, gerçekte söyledikleri akla ve mantığa değil, şartlanageldiğimiz şeylere aykırı görünüyor !..

Gerek günümüz biliminin ortaya çıkardığı veriler, gerekse dinlerin çok eskilerden beri söyleyegeldikleri fikirlerin tevillerine hiç de ters düşmüyor...

- Ne gibi ?...

- "Ben Hak'kım" diyen ve bunun için organları parçalandıktan sonra katledilen Hallacı Mansur'un; yine, "Ete- kemiğe büründüm, Yunus diye, göründüm !." diyen Yunus Emre'nin; "tanrı mı gönüldür, gönül mü tanrı", diyerek bir gerçeğe dikkati çeken Mevlâna Celâleddin'in, ve daha diğerlerinin işaret etmek istedikleri, hep aynı "gerçek" niye olmasın ?...

- Ama onlar, bir dinî inancın neticesinde erdiler o gerçeğe?...

- Esas olan, erişilmiş olan şeydir; yol değil !.. İsim değil !...

Mühim olan o gerçeği bulabilmektir, hangi yoldan olursa olsun !..

- Ama o senin bahsettiğin kişiler birer evliyâdır... Ve onların dışında da bu sözleri söyleyen yoktur !. Bu takdirde, bu gerçeğe ancak o uoldan varılır hükmü ortaya çıkmaz mı?

-Bak Gönül, öncelikle şunu farket... Çevrende senin tanıdığın ne kadar insan var ! Yani, fikirlerini de tanımak suretiyle... Düşün... Ya ondur, ya da yirmi... Bilemedin bol keseden atalım yüz !... Ya geriye kalan, bulunduğun mahalledeki insanlar... Bulunduğun şehirdeki milyonlarla insanlar... Ülkendeki milyonlarla, ifade edilenler; ve nihayet mensup olduğun dindeki yüzmilyonlarla ifade edilen kitle !..

Bunların hangi birinin gerçek düşünce dünyasına vakıfsın ?.. Hangi birinin nasıl bir dünyası olduğunu bilebiliyorsun ?..

Oysa, hemen hüküm verirsin.. Canım dünya âlem böyle düşünüyor, diye... Halbuki ne kadar havada kalan bir hükümdür bu !..

Aslında, kişilerin veya fikirlerin taraftarları hiç bir zaman öyle milyonlarla, hele hele yüzmilyonlarla asla ölçülmez !.. Çünki, o yüz milyonlarla ifade edilen, hele hristiyanlık âlemi gibi milyar kelimesi ile ifade edilen büyük kitlelerin çok büyük bir çoğunluğu sadece ve sadece etiket birliğindedir.

Hangi dinden veya görüşten olursa olsun insanların önemli bir kısmı, o işin özüne asla vakıf değildir... Düşünmeden futbol takımı tutar gibi taraftardırlar !.. Yaptığının nedenini, nasılını, başını, sonunu ve gayesini hiç bilmez. İnsanların sadece ilkel bir şekilde kendileriyle övünme meselesi yaptıkları basit bir oyundur !..

Misal olarak seni alalım ele!.. Müslümansın!... Ama, islâm dininin itikadına vâkıf mısın ?.. Hayır !

- Niye hayırmış ?.. Allah'a da inanıyorum, peygambere de !.. Kurân'ı da kabul ediyorum... Öldükten sonra yaptıklarımın hesabını vereceğimi de kabul ediyorum. Daha ne..? Orucumu tutuyorum; namazı kılamıyorsam, bu benim eksikliğim; onu da Allah ya affeder, veya başka bir şekilde neticeye bağlar; onun bileceği iş !... Benim bir takım emirleri yapamamam da dinsiz veya başka bir dinden olmam demek değildir herhalde ?...

- Lütfen sözlerimi anlamaya çalış... Benim burada konuşmak istediğim, senin dinin icaplarına uyman veya uymaman değil...

Aslında, bence mühim olan da senin bu dediklerin hiç değil !..

Bir kere, neye ve ne ölçüde inandığındır önemli olan... İster sen, ister bir hristiyan, ister musevi, ister totemist olsun, inandığı şey hakkındaki bilgisidir mühim olan.

Düşün, biri var, inandığı tanrısı yedi kat göğün üstünde bir koltukta oturuyor ve oradan dünyayı idare ediyor !..

Veya, dünyayı ve içindekileri yaratmış da ondan sonra ne yapacaklarını seyre dalmış hiç karışmıyor !..

Veya yarattığı insanların yaptıklarını beğenmeyip, insan şekline girip dünyaya geliyor, ve bakıyor ki insanlar laf anlamıyor, ne haliniz varsa görün, deyip çekip gidiyor !!!...

Böylesine akla ve mantığa hitabetmiyen, kâh işe karışıp, kâh uzaktan seyreden bir tanrının, efsanevî Yunan tanrılarından ne farkı var ?...

Hatta, imajlarda vücut bulan bu tanrı anlayışının, totemistlerin totem anlayışlarından ne farkı var ?...

- Affedersin ama, sen işi mugalataya döktün !.. Benim inancımı, tutup yerlilerin totemistlerin inancıyla kıyasladıktan sonra seninle hiç bir şey konuşamam ben !..

- Rica ederim anlayışlı ol Gönül !..

Bu kadar tahsilli ve kültürlü oluşuna rağmen, bu adam ortaya çıkana kadar, hiç düşündün mü inandığın tanrının, hangi işlerine karışıp, hangi işlerinde seni kendi başına bıraktığını ?...

Nerede olup seni nasıl seyrettiğini; başına gelen hangi işleri onun düzenleyip; hangi işlere de hiç karışmadığını ?...

Senin şu andaki mevcudiyetinin, onunla ilgisini ?

- Canım bütün bunları düşünmemiş olmam, benim inanmamamı gerektirmez ki !.. Yemek de yer insan; ama yemek yemesi için mutlaka yediği nesnenin nasıl oluştuğunu, yedikten sonra bünyesinde ne gibi değişiklikler geçireceğini ve kendisini nasıl canlı tuttuğunu bilmesi icabetmez !.. Benim böyle kuvvetin varlığına inanmış olmam yeterlidir.

- Tatlım, ben sana inancının yeterli olmadığını söylemiyorum ki !.. Benim anlatmak istediğim, senin kendi varlığın ve içinde yaşadığın şu evrenle ilişkin ve geleceğin konusunda bir bilginin olmayışıdır !..

Körler yürüyemez, diye bir kural yoktur !.. Bir insan görerek de yürür, görmeden başkalarının tarifiyle de yürür !.. Arkadaki fark, biri daha hızlı gider hedefe, öteki çok daha yavaş !.. Biri yürüdüğü yolu görerek, ötekiyse görmeden gider !..

- Allahaşkına şimdi meseleyi din meselesi haline sokma !..

Din bir vicdanî inanış meselesidir. Kimsenin kimseye bu yolda baskı yapması sözkonusu olamaz !.. İsteyen inanır, isteyen inanmaz... İsteyen inandığını yapar, isteyen de yapmaz mesûliyeti kendine aittir! .

- Canım nereden nereye getirdin sözü... Kişilerin inanç ve inandıkları gibi yaşama hürriyetine ben senden daha fazla bağlıyım. Ben, senden daha fazla karşıyım insana zorla bir şey yaptırılmasına... ve başkalarına karışmadıkları sürece, istediklerini yapmalarına engel olunmasına !..

Zorbalığın, kuvvet zoruyla karşındaki şahsa bir şey yaptırmanın, hayvanların yaşamlarında görülen şeyler olduğuna ben de inanıyorum... Ama ne çare ki, insanlar bu hayvanî yaşamdan da birtürlü kendilerini kurtaramıyorlar.

- Tamam öyle ise sen çık kurtar onları !..

- Aman bırak canım !.. Kim insanlara şartlandıkları fikirlerin veya inançların ötesinde yepyeni ufuklar açmaya çalışmışsa onun başına gelmedik iş kalmamıştır !..

"Dünya dönüyor" dediği için zehir içirilenden tut ; İsa'sına, Musa'sına, Hz. Muhammed'ine kadar hepsi de ortaya çıktıkları zaman olmadık belâlarla karşılaşmışlardır !..

Her, yeni fikri ortaya atan kişi, eski fikirler üzerine menfaat binalarını kurmuş kimseler tarafından karalanmaya ve hatta yokedilmeye mahkûmdur!

Gerçek şahsiyetlerini bulamamış kimseler, çevrelerindeki kalabalıklarla kendilerini ayakta tutmaya çalışırlar !..

Kalabalıklarının azaldığını görenler ise, eksilmeye başlayan menfaatleri dolayısıyla, o kalabalıklarının azalmasına sebeb olan kişilerle savaşa girerler ve onları ortadan kaldırmak için akla hayale gelmedik dolaplar çevirerek kendilerini ayakta tutmaya çaba sarfederler !..

- Bravo !.. Reyimi sana veriyorum !.. Çok güzel konuştun, Cem !..

Topluma hiç benzemeyen yapına ve tek başına kalmış olmana rağmen, kendi fikir ve hissedişlerin istikâmetinde yürüme azmin olmasa sıradan insanlardan hiç farkın olmazdı !.. Ve beni de asla bağlıyamazdın kendine !.. Ama şekerim, lütfen kendini fazla yorma ve fikirlerini halka açma !.. Çünkü sen daha çok seneler lâzımsın bana... Haydi yatalım şimdi de... Yarına hazırlanalım...

* * *

BEŞİNCİ GÜN

Deniz kenarında oturuyordu Cem. Dersi saat üçte bitmişti.. Dün hiç bir haber çıkmamıştı Elf'ten... Ve Cem de, bir sigara tiryakisinin sigarasız kalışı gibisine, onu aramıştı.

Denize bakarken düşünüyordu... Toparlamaya çalışıyordu son geldiği noktayı...

- Yıllardır "ampul kavgası" yapan insanlar gibi yaşamışım... Hep ampullerle uğraşıp durdum... Bir gün olsun aklıma ampulleri ampul yapan nesne üzerinde durmak gelmedi... Hep şekilleriyle, renkleriyle, büyüklük-küçüklükleriyle uğraştım ampullerin !..

Hiç aklıma gelmedi elektrik!.. Oysa bütün ampullerin aslı, özü bir!.. Farklılık ise sadece görünümde...

Ya dalgalar..? Onların da kimi yüksek, kimi alçak... Kimi sağa kıvrık, kimi sola... Ya, birbiriyle çarpışan dalgalar... Kırılan dalgalar... Hepsi de gene görünümde, öyle değil mi ?.. Aslı esası hep gene su !.. Deniz adını takınmış su !.. Deniz, adını takınmış suyun, kendi kendine aldığı şekillerden ibaret değilmiymiş dalga adını almış uzantılar !..

- Evet Cem çok isabetli gidiyorsun devam et... Özde !...

- Nasıl ?... Özde Elf !...

- Evren dedigin yapının aslı da bir enerji denizi değil mi?... Salt enerjinin, elektromanyetik dalgalar adıyla varlığa bürünüp, daha da yoğunlaşmasıyla kat kat maddeye yaklaşması ve nihayet maddeleşmesiyle, tıpkı denizin dalgaları gibi çeşitli görünümler alması gibi..

- Evet haklısın... Aslında, ayrı birer varlıkmışçasına isimlendirdiğimiz dalgaların denizden, yani sudan ayrı bir şey olmamasına rağmen, bizim ona bir müstakil varlığı varmışçasına isim vermemiz ile bunun arasında hiç fark yok... Su, salt enerji yerine ele alınırsa; madde ve maddî varlıklar dahi salt enerjinin dalgaları mesabesinde kalır... Peki, bu salt enerji, dalgalanmadan evvel ne haldeydi?..

- Bu salt enerji, dalgalanmadan evvel, bir enerji varlığı halinde kendisine yön veren Kozmik bilincin imajında idi... Ve gerçekte, el ân öyle !..

- Anlıyamadım ?..

- Bu enerji, yani salt enerji, aynı zamanda bir bilince de sahip değil mi?... Ki bu akılla, düzenli bir dalgalanma (!) halinde evren adı altında açığa çıkmış.. ?

- Evet.. ?

- Aslında, işte bu salt enerji dahi, Kozmik bilinç ya da tümel akıl adını verdiğimiz aklın imajında idi !.. Ve bu bilincin imajında, deniz ve dalgalar husule geldikten sonra; gene enerji bu aklın imajından ortaya çıktı, ve bundan sonra da safha safha evren meydana geldi.

Bu sebeble, orijini yönüyle, salt enerji denilen evrenin hayatiyet sıfatının dahi, bilincin imajından ortaya çıktığı anlaşılır ki; bu Kozmik bilince nisbetle, bütün mevcûdat, salt enerjiden ibaret, bir hayâl hükmüne girer !..

O bilinç ise, bir noktadan, bir mutlak karanlıktan, bir bilinmezlik veya bir anlaşılmazlıktan ibarettir!... Hiçtir !.. Hiçliktir !..

Ve "el ân" (1) da öyledir !..

1. "El ân" ifadesinin geniş açıklaması için "Hz. MUHAMMED'in açıkladığı ALLAH" isimli kitabımıza bakmanızı öneririz. A.Hulusi

- Halen de öyle midir ?...

- Elbette!.. Nitekim sizden birinin... Neyse, geçelim onların sözünü şimdilik!

- Peki, yani, bütün bu evren bir hayâl mi oluyor gerçekte ?...

-Sana - bana nisbetle değil !.. Dalgaların, varlığını borçlu olduğu salt enerjiye; o enerji sebebiyle var edilen evreni, imajında düşünen veya seyreden Kozmik bilince veya bir diğer deyişle, "Hiç"e nisbetle hayâldir evren!.

Hayalî tohumdan meydana gelmiş ulu ağaç !..

Yaprakları, evrenin dalgaları!.. Ancak en üst dalının en ucuna giden, ağacın bir hayâl olduğunu müşahede edebilir...

Gerçek şu ki, müşahede eden de hayâldir, edilen de !..

Oysa, imajında hayâli yaratıp, hayâlin gözüyle kendine nazar eden ve nazar ettiğinin de ötesinde olan, bir mutlaktan başka bir şey yoktur !..

- Elf, şu ana kadar, düşünce sistemimi âdeta felç ettiren böylesine karışık bir fikir düzeyiyle karşılaşmamıştım !..

Hayâl ile hakikatın nerede ayrılıp, nerede birbirine karıştığını tesbit edebilmenin bundan daha zor bir çözümü yapılamazdı herhalde...

- Evet... İki denizdir hayâl ile gerçek !.. Birarada olan iki deniz !.. Ama aralarında bir berzah vardır ki, asla birbirleriyle birleşemezler!..

Ve sen bu iki denizi çok iyi anlamaya çalış... Berzah, boyut farkıdır.

- Şimdi "BEN" kelimesiyle işaret ettiğim gerçek benliğim, hayâl mi gerçek mi ?...

- Sana söylenecek her şeyi açıkladım bu hususta... Sualinin cevabını ise bizzat idrâkın verecektir !..

- Ama şu anda düşünemiyorum ki bu durumu !.. Kafam karmakarışık bir halde !.. Çözüm dediğin şey, tam anlamıyla bir problem benim için !..

Varlığım, bir hayâl ise; hayâlin, hayâlin ötesine geçmesi mümkün müdür? Yok eğer, mümkündür dersen, bu defa da hayâlin ötesine geçen hayal olmaz, o gerçeğin ta kendisidir; ve bu defa da gerçek nasıl hayâl olmuştur?.

-Bugün artık seni bu sorularla ve görüştüğümüz meseleyle başbaşa bırakıp ayrılıyorum Cem... Sen bu meseleyi çözmeye çalış...

-Hey dur !.. Nereye ?... Yumağı çözüyorum derken bütün ipi karmakarışık edip gidiyorsun!.. Biraz daha yardımcı ol lütfen !

- Sana bu hususta anlatılabilecek her şeyi anlattım Cem !.. Söylediğim gibi bundan sonrası sadece ve sadece idrâkına kalmıştır... Sonra tekrar buluşur ve vardığın sonuçları tartışırız istersen...

Şimdilik ÖZDE !..

Cem ısrarın gereksiz olduğunu anlamıştı... Tek kelime ile cevapladı:

- ÖZDE!.

"ÖZDE, ama nasıl bir özde ?"

diye düşündü Cem... Ve devam etti kafasında...

"Hayâl olan bir özde mi, gerçek olan bir özde mi ?

* * *

ALTINCI GÜN

Uyku tutmamıştı Cem'i... Üçüncü gecedir ki, yatakta bir sağa bir sola dönüp duruyordu...

Gönül onun bu halini ilk defa görüyordu... Zirâ, şimdiye kadar kaç defa sıkıntıya düşmüşse Cem, bu sıkıntıları hep yatağa girene kadar sürerdi... Başını yastığa koydumu Cem, çok kısa bir sürede öz dünyasına geçer giderdi... Ne sıkıntısı kalırdı, ne dünya !..

Dayanamadı sordu Gönül

- Nedir bu hâlin senin ?.. Üçüncü gecedir ki, taktın kafanı bir bir şeye ne uyku uyuyorsun, ne de başka bir şey düşünebiliyorsun, neticelendirebiliyorsun... Okulda nasıl ders veriyorsun ki çocuklara... ?

- Sana bir şey söyleyeyim mi, hayatımda böylesine sıfıra yaklaşmamıştı düşüncelerim.

Fikir elimi hangi dala atıyorsam, elim havayı tutuyor !

Ama bu noktayı da aşmak mecburiyetindeyim ve aşacağım, er ya da geç!

Şu Elf de içinde olduğum hali bildiği hâlde üç gündür ortaya çıkmıyor...

Cem bunları konuşurken, bütün gün yorgunluktan ve üstelik ev işlerinden bitkin hale gelen Gönül'ün mışıltısı duyulmağa başlamıştı...

Cem sessizce yataktan kalktı, sırtına ropdöşambrını aldı ve çalışma odasına geçti...

Kütüphanesinin karşısındaki koltuğa, kayık bir şekilde çöküp, ayaklarını pufun üzerine uzattı. Koltuğa dayadığı dirseğini başına destek yaparken, kütüphanedeki kitaplarını seyrediyordu teker teker

Düşünüyordu...

- Sudan bir âlem, dalgalardan varlıklar !.. Elektrikten bir âlem, ampullerden varlıklar...

Hep sembolik anlatımla yaklaşım şekilleri !.. Ya gerçeği ?.. Oluşumu bu varlıkların.. ?

"Elf" tipi, tümel akıl varlıklarının ya da setrililerin oluşumu nasıl ?.. İnsan adını alan varlıkların yapıları...

Ampuller demek çok kolay ve basit bir yakıştırma oluyor.. Ama nasıl oluyor bu ?..

Bırak göremediklerini, görüyorum dediğin insanlar ne biçim şeyler acaba?.

- Evet, ne biçim şeyler, acaba bu " insan" adını alan varlıklar ?

Diye soruyu sordu Elf, ve aynı anda karşı koltukta ortaya çıktı:

- Nerelerdesin Elf !?.. Kaç gündür kafam karmakarışık !.. Düşüne düşüne aklım, pardon, beynim duracak hale geldi !

Diye konuştu Cem, oturduğu yerde toparlanırken.. Görünce Elf'i ferahlamıştı. hemen suali yapıştırdı:

- İnsan nedir ?..

- Uzaktan kontrollu androit nedir ?..

- Yahu androiti nereden çıkardın şimdi ?

- Soruyu ben sorayım dedim sana... Marsa, jüpitere, Satürne, Üranüse araç göndermediniz mi siz ?...

- Evet, Satürnü geçti, Uranüse doğru yoluna devam ediyor...

- Peki, yolunu nasıl buluyor bu araç ?...

-Gönderilmeden evvel planlanan biçimde programlanmış !.. O programlanma ile yoluna devam ediyor...

- Aynı zamanda çeşitli görüntüler tesbit edip, bunları arada hiç bir ip olmadan buraya yolluyor mu ?..

- Evet, çektiği resimleri buraya da gönderiyor ! Milyonlarca kilometre öteden hem de...

- Peki içinde sizin gibi akıllı (!) insanlar var mı o aracın.. ?

- Yok elbette !

- Görüyor mu o araç ?

- Görüyor !..

- Gördüklerini size anlatıyor mu ?

- Hem de aynen !!!..

- Sizin dediklerinizi de anlıyor mu ?

- Evet !..

- Yürüyor mu boşlukta ?

- Hem de bizden çok hızlı bir biçimde !.

- Peki, onu dışardan gören ilkel akıllı bir varlık, onun bu yaptıklarına vakıf olsa, bu canlı, hareketli, gören, duyan ve enerji tüketen, algıladıklarını başkalarına da aktarabilen canlı, müstakil bir varlıktır, hükmünü veremez mi ?..

- Verebilir elbette !..

- Peki öyle midir ?

- Hem evet, hem hayır !

- Yani ?...

- Kendi başına bir takım şeyler yapabilmektedir, ki bu yönüyle evet !.. Ama, yapabildiklerinin hepsi de evvelden programlandığı işler olması itibariyle, hayır !..

- Gelelim insana istersen bir süre için !.. Ama, öncelikle, dışı tamamiyle insan şeklinde düzenlenmiş ve kafasına çok güçlü bir elektronik beyin konmuş bir androit düşünelim... Adına da, sembolik olarak insan adını vermiş olalım. Beyni öyle bir biçimde programlanmış olsun ki, dışardan gelecek tüm etkilere gereken tepkiyi gösterebilsin. Böyle bir şey mümkün mü ?

- Henüz yapılamadı ama, teori olarak evet !..

- Peki bu robotun çalışma biçimini herkes anlıyabilir mi ?..

- Hayır !.. Ancak elektronik hakkında derin bilgisi olanlar çalışma sistemini bir ölçüde anlıyabilirler...

- Ya programlanmış varlıkları dışardan görenler ?... Yani androitleri ...

- Programlandığı biçimde, kendi başına hareket ettiği için, herkes, müstakilen hareket eden bir varlık olarak onu kabul edebilir

- Ayrıca çok uzakta bir yerde, bir ekrandan onu seyredip; gereken anda ona ihtiyacı olan davranışları yapabilecek şekilde mesajları gönderebilecek bir merkez de olsa, ve yolladığı mesajlarla, onu belli işlere yöneltebilse, artık şüphesi olur mu çevresindekilerin, onun hür bir varlık olmasından.. ?

- Sanmıyorum !. Yani, şimdi sen, insanların birer androit gibi mi olduklarını söylemek istiyorsun ?...

- Bazı sorular sormak istiyorum sana...

- Evet.. ?

- İnsanlık dediğiniz yapı, beynin sırrını çözebilmiş midir ? Beyin nasıl çalışmaktadır ?.. Neyi alarak faaliyet göstermektedir ? Faaliyeti nasıl olmaktadır ? Etkilere nasıl cevap vermektedir ? Karekter, mizaç denilen şeyler nasıl meydana gelmektedir ?...

İçgüdü, önsezi yani hissi kablel vuku nedir, nasıl oluşmaktadır.. ?

Aklına aniden bir fikir gelmektedir, bu fikir nereden ve nasıl gelmektedir veya nasıl oluşmaktadır ?

- Gerçeği istersen bu konuda hiç bir bilgisi yok insanlığın !.. Sistemli ve bütünüyle izah edebilir bir biçimde demek istiyorum...

- Peki bir başka soru... Dışarıdan karşısındaki kimseye bakan bir kişi... ona al şu tatlıyı da ye, diyor. Ve o kişi söz dinlemiyerek, yemiyor.. Bu defa talimat veren kişi, bak ben sana ye dedim, yemiyorsun, sen aptalsın !.. diyebilir mi ?.. Başka bir misâl ile daha açalım meseleyi...

Hücrede hapis bir adam... Dışarıdaki kapıyı açıyor ve "çık" diyor, ama içerdeki çıkmıyor !.. Çıkmıyan, dışardakine göre kendi isteğiyle içerde kalıp, dışarı çıkmadığı için zindanda kalmayı hakketmiştir değil mi... ?

- Evet.. ?

- Ama dışarda, uzaklarda öyle biri var ki, yolladığı manyetik güçle, o kişiyi dışarı çıkmamaya mecbur kılıyor !.. Dışarda ona çık diyenin ise bundan haberi yok !.. Başka birisi ise, duruma vakıf !.

Şimdi, çık dediği halde karşısındakinin çıkmadığını gören, bu adam hür olduğu halde dışarı çıkmıyor, öyle ise içerde kalıp cezasını çeksin, der !..

Halbuki, bir diğeri ise, onun kendisine yollanan mesajlar neticesinde orada kalıp, dışarı çıkamadığını müşahade eder ve bu yüzden de onun hür iradesiyle oradan çıkmazlık yapmadığını, ancak orada kalması istendiği için orada bulunduğunu bilir ve katiyen suçlamaz onu !..

Aynı adam, iki ayrı açıdan bakana göre, hem hürdür, hem de mecbur.

Dolayısıyla, bilmeyen, suçlar ve hesap sorar; bilen ise, olanı yerinde görür !

- Yani şimdi sen, insanlar androit gibidir mi demek istiyorsun ?..

- Birbirlerine göre, insanlar hürdür !.. Ama, acaba insanlar, gerçekten hür müdür ?..

- Peki ben de şöyle sorayım... İnsanlar, "mesûl" müdür ?..

- Ayrıca çok uzakta bir yerde, bir ekrandan onu seyredip; gereken anda ona ihtiyacı olan davranışları yapabilecek şekilde mesajları gönderebilecek bir merkez de olsa, ve yolladığı mesajlarla, onu belli işlere yöneltebilse, artık şüphesi olur mu çevresindekilerin, onun hür bir varlık olmasından.. ?

- Sanmıyorum !. Yani, şimdi sen, insanların birer androit gibi mi olduklarını söylemek istiyorsun ?...

- Bazı sorular sormak istiyorum sana...

- Evet.. ?

- İnsanlık dediğiniz yapı, beynin sırrını çözebilmiş midir ? Beyin nasıl çalışmaktadır ?.. Neyi alarak faaliyet göstermektedir ? Faaliyeti nasıl olmaktadır ? Etkilere nasıl cevap vermektedir ? Karekter, mizaç denilen şeyler nasıl meydana gelmektedir ?...

İçgüdü, önsezi yani hissi kablel vuku nedir, nasıl oluşmaktadır.. ?

Aklına aniden bir fikir gelmektedir, bu fikir nereden ve nasıl gelmektedir veya nasıl oluşmaktadır ?

- Gerçeği istersen bu konuda hiç bir bilgisi yok insanlığın !.. Sistemli ve bütünüyle izah edebilir bir biçimde demek istiyorum...

- Peki bir başka soru... Dışarıdan karşısındaki kimseye bakan bir kişi... ona al şu tatlıyı da ye, diyor. Ve o kişi söz dinlemiyerek, yemiyor.. Bu defa talimat veren kişi, bak ben sana ye dedim, yemiyorsun, sen aptalsın !.. diyebilir mi ?.. Başka bir misâl ile daha açalım meseleyi...

Hücrede hapis bir adam... Dışarıdaki kapıyı açıyor ve "çık" diyor, ama içerdeki çıkmıyor !.. Çıkmıyan, dışardakine göre kendi isteğiyle içerde kalıp, dışarı çıkmadığı için zindanda kalmayı hakketmiştir değil mi... ?

- Evet.. ?

- Ama dışarda, uzaklarda öyle biri var ki, yolladığı manyetik güçle, o kişiyi dışarı çıkmamaya mecbur kılıyor !.. Dışarda ona çık diyenin ise bundan haberi yok !.. Başka birisi ise, duruma vakıf !.

Şimdi, çık dediği halde karşısındakinin çıkmadığını gören, bu adam hür olduğu halde dışarı çıkmıyor, öyle ise içerde kalıp cezasını çeksin, der !..

Halbuki, bir diğeri ise, onun kendisine yollanan mesajlar neticesinde orada kalıp, dışarı çıkamadığını müşahade eder ve bu yüzden de onun hür iradesiyle oradan çıkmazlık yapmadığını, ancak orada kalması istendiği için orada bulunduğunu bilir ve katiyen suçlamaz onu !..

Aynı adam, iki ayrı açıdan bakana göre, hem hürdür, hem de mecbur.

Dolayısıyla, bilmeyen, suçlar ve hesap sorar; bilen ise, olanı yerinde görür !

- Yani şimdi sen, insanlar androit gibidir mi demek istiyorsun ?..

- Birbirlerine göre, insanlar hürdür !.. Ama, acaba insanlar, gerçekten hür müdür ?..

- Peki ben de şöyle sorayım... İnsanlar, "mesûl" müdür ?..

- "Mesûl " kelimesiyle senin anladığın nedir ?

- Yaptıklarından sual sorulacak mıdır ?...

- Burada açıklığa kavuşturulması gereken birkaç husus vardır... Sual sorulmasından gaye nedir ?... Yani, insana suali soracak olan, o insanın yaptığı şeyi niye yaptığını bilmiyen biri midir ki sual sorup öğrenecektir; niye yaptın bunu diyerek !..

Yani sual öğrenme gayesiyle mi sorulacaktır ?

- Eğer, insanı yoktan var eden bir gücü kabul ediyorsak, onun herşeyi bildiğini de kabul etmemiz gerekir. Zira bir şeyi meydana getiren, meydana getirdiği şeyin yapısını ve yapacağını de bilir elbet !

- Öyle ise öğrenme gayesiyle sorulacak bir sual söz konusu değil demektir !..

- Evet !..

- Bu takdirde sual olunacaktır manâsına gelen mesûliyetin, yaptığının nedenini açıklatacaktır anlamı taşımadığı ortadadır. O takdirde "sual edilmeden" gaye nedir ?

- Acaba, yaptıklarının neticesine erme, şeklinde bir açıklık getirebilir miyiz buna ?...

- Karar vermeden evvel, insanlar nasıl varolmuştur ve gelişmiştir sorusuna cevap arasak daha yerinde olmaz mı ?...

Ki bunun arkasından, insanların neyi niye yaptıklarının tesbitine ersek; ve ondan sonra da, kendi seçenekleriyle hür olarak mı bir takım şeyleri yaptıklarına, ya da mecbur mu olduklarına baksak..

- Evet, böylesi daha yerinde olur !.. Lütfen söyler misin, insan nasıl meydana gelmiştir ? Tabii bunu tıbbî manâda sormuyorum... O kadarını bilebiliyoruz...

- Dünyanızın heran uzaydan gelen sayısız değerde kozmik ışınların radyasyonuna muhatab olduğunu biliyorsun herhalde... ?

- Evet, bir kısmının atmosferi geçemeyip kırıldığını, diğer kısmının ise arza ulaştığını biliyoruz !.. Hatta büyük bir kısmı saniye içinde tüm dünyanın içinden geçip yoluna devam ediyor !..

- Güneş ışınlarının yeryüzünde meydana getirdiği birçok tesirleri de biliyorsunuz herhalde... ?

- Evet !..

- Ayın dahi dünya üzerinde ve de insanlarda büyük etkileri vardır..

- Evet, ayın tam yuvarlak olarak göründüğü günlerde özellikle olmak üzere, insanlarda daha bir tedirginlik ve sinirlilik hali dikkati çeker...

Hatta peygamberimizin her ayın onüç, ondört ve onbeşinde oruç tutulmasını tavsiye ettiğini öğrendiğim zaman, bu meseleyle bir alâkası olduğunu düşünmüştüm. Tahmin ediyorum ki, ayın çekim gücünün arttığı bugünlerde, insan bünyesinin bir nevi karşı korunma tedbiri oluyor bu oruç.. ?

- İşte sadece güneş ve ay değil, Güneş sistemindeki bütün gezegenler ve onların çevresinde bulunan sizin "burçlar" kelimesiyle bildiğiniz takım yıldızlar ve daha başkaları, her an henüz mahiyetini bilemediğiniz güçte radyasyon ile dünya üzerindeki varlıkları etki altında tutmaktadır !.. Yani, bunların yolladıkları kozmik ışınlar, gerek insanların, gerek hayvanların ve gerekse nebâtların yapıları ve davranışları üzerinde büyük ölçüde etkili olmaktadır ?..

- Hey dur biraz !.. Yani insanlar, yapı ve davranışları itibariyle yıldızların etkisi altında mıdırlar ?

- Evet !.. Ama henüz, biliminiz bunu tesbit etmiş değildir !.. Bu sahada insanlık ilmi, ateşi keşfetmiş ilkel insan düşüncesinin ötesine geçmiş değildir !..

- Biraz evvel insanlığın Uranüse bir araç yolladığını, oradan ve yol üzerindeki diğer gezegenlerden çeşitli bilgiler yollamakta olduğunu konuşmuştuk... Bunu başarabilen insanlık, nasıl olurda ateşi henüz keşfetmiş ilkellerle kıyaslanabilir ki ?.. Bunu nasıl söylersin ?

- Şayet bilim adamlarınız, Uranüse kadar araç yollayacaklarına, uzaydan gelen kozmik ışınlar çeşitleri üzerinde araştırma yapıp; bunların insan ve hayvan beyinlerindeki etkileri üzerinde dursalardı; kozmik ışın çeşitlerinin DNA moleküllerini nasıl etkileyip bu dizinde ne tür değişiklikleri nasıl oluşturduğuyla alâkalı bulguları ortaya koyabilselerdi, bugün insanlık olarak çok daha değişik bir noktada olabilirdiniz...

İnsanlık için huzur ve saâdete açılan kapı uzayda değil, insan beynindedir !..

İnsanlar, beyin yapılarının gelişmeleri oranında huzur ve saâdete erecekler, ya da azap çekmeğe herhalûkârda devam edeceklerdir !..

- Bir dakika... İnsan beyninin, yaklaşık yüzküsur milyar hücreden meydana geldiğini ve insanların çok büyük bir çoğunluğunun bu rakkamın yüzde dört ile beşini ancak çalıştırabildiğini, geri kalanın ise kullanılmayan kapasite olarak kaldığını bilebiliyoruz...

Hatta, dâhi bilim adamlarında bile bu rakamın yüzde onu bulmadığı biliniyor !..

Ancak bunun yıldızların radyasyonu ile alakası nedir ?

- Bak Cem, sana anlatmakta olduğum konu, şimdiye kadar anlattıklarım içinde sence anlaşılması en güç olan konudur... Zira, daha önceden bu konu hakkında hiç bir bilgin olmadı. Bu sebeble de zorlanmakta haklısın...

Sana meseleyi en basite indirgemiye çalışarak anlatacağım.. İnsanın ilk oluşması, bildiğin üzere dişi ile erkeğin birleşmesi anında erkekten gelen spermin kadındaki yumurta ile birleşmesiyle başlar...

İşte bu birleşme anında, erkek ve kadın beyni, o anda yeryüzünün o bölgesine en kuvvetli kozmik ışınlar gönderen yıldızın ve yıldız grubunun hükmü altındadır. Bu yıldızın gönderdiği kozmik ışınlar erkek ve kadının beyninden geçerken, ayrıca çocuğun yumurtasını da etkiler ilk defa olarak !..

Daha sonra, yaklaşık 120. günde ana rahminde gelişen cenin olarak belli bir duruma geldiğinde, bu defa gene kozmik ışınlar kanalıyla yeni bir programlanmaya tabi olur !..

Nihayet, ana rahminden dünyaya çıktığı anda üçüncü bir merhalede, yani ananın koruyucu manyetik perdesinden dünyaya çıplak olarak çıktığı anda, beyni üçüncü defa yeniden bir kozmik ışının bombardımanına tabi tutulur...

Şimdi bu üç ışınım bombardımanı altında, bebeğin beyninin belirli hücre gurupları devreye girer... Beyni, ya bazı dalgaları alabilecek şekilde faâliyete başlar, ya da o dalgalara karşı kapalı kalır.

Daha sonraki hayatında, ilk oluşumunda açılan devrelere uygun gelen dalgalar istikâmetindeki davranışları kolaylıkla başarabilir, benimser; buna mukabil ilk devrede açılmayan kanallara uygun gelen dalgalar istikametinde ise ters davranışlar ortaya koyar !..

Meselâ, diyelim ki bu çocuğun oluşum anında aldığı dalgalar, beyninin derin tefekkür bölgelerini açtı. Bu çocuk gelişim devrelerinde, akranlarından bu kanalları kapalı kalmış olanlar zamanlarını çeşitli oyunlarla geçirirken, o kendisini okumaya, araştırmaya ve tefekküre verir..

Aksine, oluşum anında o çocuğun derin tefekkür kanalları değil de, oyun eğlenceye dönük olmasını yönlendirecek kanalları açılmışsa, bu defa da ona oyun eğlence kolay gelir ve o tarafa meyleder.

- Elf, bunlar belkide gerçek !.. Hatta, belkisiz gerçekler ama, gerçekten hakkında bilgimiz olmadık konulardan olduğu için soracağım soruları hoşgör.. Belki aptalca gelecek sorularım sana... Ama ne çare ki cahilim gerçekten bu sahada...

Yıldızlar nasıl oluyor da beyni böyle yönlendiriyor ?

- Hayır Cem, seni haklı buluyorum !.. Gerçekten, bu konuda toplum olarak hiç bilginiz yok !..

Dünya üzerinde tek tük üstün insan olarak yaşamışlar ve bu gerçeğe vakıf olduktan sonra benzetme yoluyla temas etmişler hariç, hepiniz bu sahada çok cahilsiniz !.. Ancak, cahil olmak ayıp değildir !.. Her birimiz, bilemediğimiz sayısız hususların cahiliyiz !.. Yeter ki, katı ve sabit fikirli olmayıp, sürekli kendimizi yenileyebilelim ve ilmimizi arttırabilelim.

Evet, şimdi konuyu biraz daha açayım...

İnsanların yapılarını etkileyen kozmik ışınlar esas itibariyle dört çeşittir... Bunlara, A tipi, B tipi, C tipi ve D tipi diyebiliriz.

Bu dört tip ışınım insanları iki yönden etkiler...

İnsanın bir iç dünyası vardır bir de dış dünyası... İç dünyası dediğimiz, kişinin kendini bulduğu halidir... Dış dünyası ise çevreyle ilişkileridir.

Ana rahminde aldığı radyasyon, kişinin iç dünyası ile ilgili olan bölümlerini etkiler beynin... Ana rahminden dünyaya çıktığı anda aldığı ışınım ise o kişinin çevreyle ilgili olan davranış ve duygularına yön verir.

Sizden bazı eskiler bu dört tip radyasyonu ateş, hava, su, toprak isimleriyle dile getirmişlerdir.

- Yani bizim bildiğimiz ateş, hava, su, toprak mı bunlar ?...

- Hayır !.. Fakat, bildiğin ateş, hava, su, toprakta bulunan özelliklere benzer ahlâkları meydana getirdiği için bu radyasyonlar, benzetme yoluyla bu isimleri kullanmışlardır eskiler.

-Şimdi buna bir misal ile yaklaşım sağlasak... Mesela benim yapım nedir ?

- Senin yapın hava ile ateş !..

- Yani, ikisi karışık mı bende ?...

-Hayır, ilk söylediğim iç yapındır, yani hava... İkinci söylediğim ise dış yapındır !..

- Peki bunu nasıl anlıyorsun ?...

-Bu bir idrak ve anlayış meselesidir... Bunu anlamanın iki yolu vardır.

Birinci yolu, kapsamlı ileri görüşlülüktür... Ferâset de derler buna aranızda !. Kişinin karşısındakinin yapısal özelliklerini hemen derhal farkedebilmesi, idrak edebilmesi halidir. Bu ender rastlanır, hatta çok ender !..

İkinci anlama yolu ise buna kıyasla çok çok kolaydır... Kişinin doğum gününü ve saatini sorarsın. O gün hangi burcun ışınımının kuvvetli olduğu güne rastlıyorsa, kişinin iç yapısı o radyasyon tipidir; dış yapısı da doğum anında hakim olan burcun tipidir..

Şimdi sen, iç yapınla hava, dış yapınla da Ateş tipisin dedim, ama hava tipi olan üç burç ve ateş tipi olan da gene üç burç vardır.

Bunlardan hangisisin acaba...

- Evet hangisiyim...

- Sana bu tasnifi verirsem, kendin de bulabilirsin... Ama gene de seni fazla merakta bırakmadan söyliyeyim, ve sonra da izah edeyim...

Sen, iç yapın itibariyle Kova burcunun, dış yapın itibariyle de Yay burcunun etkisi altında bulunan bir beden aracına sahip olarak gelmiş bulunuyorsun...

- Peki, herkesin yapısı böyle ayrı ayrı mıdır ?... Meselâ Gönül'ün..?

- Onun içi havadır. dışı ise su!... Şöyle de diyebiliriz. Ana burcu havadır; "yükselen" burcu da burcu ise su!..

- "Yükselen" de ne demek ?

-"Yükselen burç" tabiriyle, kişinin dünyaya geldiği anda, yükselmekte olan burç kastedilir...

- Peki nasıl hava-su oluyor Gönül ?... Yani, ikisi de ayrı burç mu?..

- Hayır... Esas burcu ikizlerdir onun, yükselen burcu ise akrep !..

Ancak bu burçlardan biri hava karakteritiğine sahiptir, diğeri ise su gurubundandır. Sana şöyle taksim edeyim.

Burçlar şöyle sıralanmıştır:

Koç- Boğa- İkizler- Yengeç- Aslan- Başak- Terazi- Akreb- Yay- Oğlak- Kova- Balık.

Toplam 12 eder...

Bunlar, ateş, toprak, hava, su olarak sıralanır.

Baştan itibaren takibedersek bu sırayla;

Koç- ateş, Boğa- toprak, İkizler- hava, Yengeç- su; Aslan- ateş, Başak- toprak, Terazi- hava, Akreb- su, Yay- ateş, Oğlak- toprak, Kova- hava, Balık- su şeklinde sıralanmış olur.

Şimdi insanların bir kısmı sırf hava gurubu olabilir. Veya senin yapında, hava ile ateş... Yahut hava ile toprak olur, veya hava ile su !.. Keza hepsi de böyle olabilir... Yani iç yapısı ya havadır, ya topraktır, ya ateştir, ya da su !.. Keza dış yapısı da gene ya ateştir, ya topraktır, ya havadır, ya da su !..

- Peki, herkes böyle midir ?

- Herkes bu ana guruplardan birindedir muhakkak. Zaten insanların birbirlerine karşı duydukları sempati veya antipatinin de altında bu esas yatar.

Yapıları birbirine uyanların arasında sempati, yani yakınlık; yapıları birbirine ters düşenler arasında da antipati, yani soğukluk vardır.

- Anlıyamadım !.. Nasıl oluyor bu yakınlık ve uzaklık ?...

- Şimdi bak... Ateş ve hava grubundan olanlar birbirlerine karşı yakınlık duyarlar, su ile toprak grubu da gene birbirilerine karşı yakınlık duyarlar.

Sizin, ezelde ruhlar birbiriyle anlaşmış, ya da uzak düşmüş, dediğiniz hadise de budur !.

-İçim ısınıverdi bir anda, deriz hani, ya da buz gibi soğuk adam deriz ? Bununla mı ilgilidir yani... ?

- Evet !..

- Peki bu gurupların özellikleri nedir ?... Yani ateş, hava, su, toprak kelimeleri ile kastedilen esas manalar yani demek istiyorum..

Yanılmıyorsam, bunlar sembolik kelimelerdir, demiştin az evvel !.

- Evet... Ateş grubundan olan insanlarda özellikle kendini beğenme, kendini çevresindekilerden üstün görme, inatçılık gibi temel vasıflar ağır basar. Mutlaka çevrelerindekilere hâkim olmak, onları yönetmek isterler. Gösterişli, zevkli, şaşaalı bir hayata yöneliktirler...

Hava grubundan olanlar ise son derece hareketli bir yapıya sahiptirler... Ancak burada şunu belirteyim, meselâ seni ele alalım.

Sen her ne kadar iç yapında kovanın tesiri altında yani hava gurubundansan da, dış yapın itibariyle yay'ın programında ve ateş gurubundansın.

Bu sebeble, senin hareketliliğin düşünce dünyanda kendini gösterir sadece. Dış yapın ise şimdi açıklıyacağım ateş gurubuna girer ve seni dışardan görenler ateş özelliklerini bulurlar sende..

Evet, hava grubunun bâriz vasfıdır hareketlilik. İkinci özelliği bağımsızlık, hürriyet aşığı olmalarıdır... Kimsenin boyunduruğu altına girmek istemezler. Serbest, kendi başlarına hayatlarını sürdürmek isterler. Hiç değilse, yaptıkları işte bütün mesuliyeti kendi sırtlarına alıp, diledikleri gibi o işi idare etmek isterler.

İkinci büyük özellikleri de hak ve adalete çok düşkün olmalarıdır. İcabında kendi aleyhlerine bile olsa hakkı, hakikatı söylemekten kaçınmazlar.

Dünyaya, daha doğrusu maddeye bağlılıkları hiç yoktur. Cömert, eli açık, hatta bazıları hesabını bilmeyen tiplerdir. Derinlemesine düşünceye, derin meselelere eğilen kişiler umumiyetle bu gurubtan çıkar...

Gelelim su grubuna...

Suyun özelliği, en bariz özelliği bulunduğu kabın şeklini almasıdır, değil mi... İşte bu tipler de öyle, hemen bulundukları ortama uyum sağlayıverirler. Ama bununla beraber çok da duygusaldırlar !.. Hemen sevinir veya kırılabilir tiplerdir... Sezileri çok kuvvetli olur. Yeme-içmeye oldukça değer verirler. Para harcama hususunda ise cimri değillerdir ama hesablarını iyi bilirler. Planlı programlı bir yaşamı severler.

Ve toprak grubu... Çoğunlukla mütevazidirler ve de paraya, maddeye aşırı düşkündürler. O mütevazi insanların, bu derece maddeye bağlı olacaklarını hiç sanmaz insan, ama ne olursa olsun madde onlar için çok önemlidir. Yeniliklere adapte olmaları ise hayli güçtür. Yeni fikirlere en geç uyum sağlayabilenler bu guruptan çıkarlar... Hatta, toprak gibi katı ve sert tiplerdir.

- Peki bunlar yani ateş, hava, su, toprak dediğimiz şeyler belirli kozmik ışın guruplarıdır esasta dedin... bunların içinde asıl hangisidir ?

Yani, hepsi de kendi başına mı vardır yoksa, birbirinden mi meydana gelmiştir bu gruplar ?

- Asıl havadır !.. Havadan ateş ve su, sudan da toprak meydana gelmiştir! Sizin anlıyacağınız gibi bir misâl vermek gerekirse, şöyle diyebilirim. Ateşin hayatı havaya bağlıdır. Hava kesildi mi, ateş sönmeye mahkumdur. Suyun ise terkibi gene havadır. Toprak ise sudan oluşmuştur.

- Bu takdirde diyebilir miyiz ki en güçlü burçlar hava gurubu burçlardır.

- Evet !.. Kova, terazi ve ikizler bu gurubun burçlarıdır.

- Peki bu takdirde insanlar bir nevi fabrikasyon imâlat, prototip varlıklar olmuyorlar mı ?...

- Varoluşları yönünden bakarsak, öyle diyebiliriz... Ama genetik özellikleri ve yetişmelerindeki şartlanmalarının farklılığı ve de daha önemlisi her birinin oluşumu anındaki değişik radyasyona tabi tutulmalarını dikkate alırsak, birinin diğeriyle eş olmadığını da ileri sürebiliriz...

Sen şimdi bu hususlar üzerinde düşün biraz.. gerisine sonra devam ederiz... Zira seni epeyce yoracak bu konu... ÖZDE !..

- ÖZDE Elf !.. Umarım çok gecikmezsin !...

* * *

YEDİNCİ GÜN

Cem o gece pek uyumadı. Zira Elf'ten ayrıldığında zaten horozlar ötmeye başlamıştı... Koltukta biraz uyukladı.

Derken Gönül onu uyandırdı !. Günlerden Cuma idi...

Kafası oldukça meşgul, yarı uykulu bir şekilde, nasıl ders verdi okulda ve nasıl akşamüstü okuldan çıktı pek farkında olmadı.

Kafasına öyle sualler takılıyordu ki, mevcut bilgisiyle o suallerin altından kalkması imkânsızdı...

O gün de bu suallerle meşgul bir vaziyette geçti...

Cumartesi günü Gönül teklif etti ona, şöyle sakin bir deniz kenarına gidip dinlenelim diye...

Hoş geldi bu fikir ve beraberce deniz kenarına gittiler..

Gönül, denizde geçen gemi ve vapurları, arada gidip gelen sandalları seyrederken sordu Cem'e:

- Yaklaşık bir aydır sanki bu dünyada yaşamıyorsun !..

Gerçekten olağanüstü bir durumla karşı karşıyasın... Ama bütün bunlar sana ne kazandırıyor pratikte ?...

Bu kadar kendini yormana, sıkılmana değer mi ?

- Acıktığın zaman yemek yersin değil mi ?...

- Evet.. ?

- Yemeyi ne zaman bırakırsın ?

- Doyunca !.

- Doyana kadar yer misin ?.

- Evet...

- İşte ben de bütün bu mevcudâta karşı doyumsuzum !..

Bilmek istiyorum bu varlığın aslını ve hatta imkân olursa tamamını.. Nedir, nasıldır...

- Allah böyle yaratmış, böyle yürütüyor işte... Sen, Allah mı olacaksın ki, her şeyi bileceksin ?..

- Şu anda herşeyi ilmiyle kapsayan varlık olmamışsam, gelecekte de herşeyi ilmiyle ihata eden varlık olmam imkan dışıdır...

Ama, herşeyi ihâta eden varlık, herşeyin ötesinde midir, yoksa herşeyin ta kendisi midir ?...

Yoksa, herşeyin kendisidir de şeyliğin mi ötesindedir ?.. Bak, gene bir yığın sual çıkıyor ve ben bunların cevaplarını bulmak için uğraşıyorum...

Demek ki, "ben" dediğim varlığım, bu işlerle meşgul olmak için var... Zira ne yaparsam yapayım, başka bir şey düşünemiyorum... Hamurum bu mevzûlardan karılmış...

- Gerçekten bir hamur meselesidir bu !..

Diyerek, yanlarında Elf peydah oldu... Ve devam etti konuşmaya...

- Ne yaparsan yap, bir tüccar veya bir kuyumcu yahutta bir sporcu olamazsın sen !.

-Peki ben hamurumun dışına çıkamayacağıma göre, herkes de kendi hamurunun dışına çıkamıyacaktır demektir !.

O halde, "herkes kaderin hükmü altındadır!.. Kaderde, kendisi için ne yazılmışsa o gerçekleşecektir" diyemez miyiz ?

- Senin geleceğin takdir edilmiş, kesinleşmiş ve geleceğini yazan kalem kırılmıştır; dersem, seni çok şaşırtır mıyım ?...

Gönül atıldı:

- O takdirde ne yazılmışsa bana, o başıma gelecek demektir... Niye çalışıp gayret göstereyim ben ?

- Evvelâ, sualine cevap vereyim, sonra da müsaade edersen ben sana sual sorayım...

Sen ne iş için yaradılmışsan, o sana kolay gelir !.. Boş durman imkânsızdır, daima bir şeyler yapacaksın...

Ama yapacağın işler, sana kolay gelendir !.. Kolay gelmesi de senin hakkında o şeyin takdir edilmesidir !

Sana bu yazıyı yazan kimdir ?... Neyle yazmıştır ?.. Yazılan nesne nedir ?..

Bunların cevabını verebilir misin ?

- Onların cevabını bilsem hoca olur çıkardım... Hatta hocalar bile bilmez bunların cevabını... Bildiğimiz duyduğumuz, Allah yazmış !...

Ama neyle yazmış, nereye yazmış, nasıl yazmış ben ne bileyim !.

- Bak Gönül, bunlar, hep insanların mevcut bilgileri ve anlayış seviyeleri nazarı dikkate alınarak, gerçeği bilenler tarafından sembolik şekillerde ifade edilen hususlardır. Şayet, dar görüşlülükle meselenin, kelimenin dış manasında kalırsa insan, ömrü hayaller ve evham içinde gider !...

Sonra da gerçeklerle karşılaşınca, o gerçeklere göre kendini hazırlıyamadığı için büyük bir sıkıntıya, azaba düşer !

- Peki, gelecek hayat nedir ve nasıldır ?

Diye bu defa Cem sordu:

-Gelecekteki dediğin hayat, senin bedenle olan ilişkinin kesilmesi anından itibaren başlayan hayattır...

Bu da iki devredir.

Birinci devresi bu sisteminiz canlılığını sürdürdüğü sürecedir...

İkinci devresi ise güneş sisteminizdeki gezegenlerin bir kısmının güneşin büyümesiyle içine girmelerinden sonradır.

- Peki ben nasıl olacağım bu devrelerde ?..

- Birinci devrede, hologramik mikrodalga beden yani sizin deyişinizle "RUH" olarak, ama bedeni terkettiğin son andaki görüntü şeklinle...

İkinci devrede ise, gelişme sürecin içersinde eriştiğin ahlâk veya idrakına göre ortamına uygun bir fizik bedenle !... Ama bu fizik beden, bugünkü bedenin meselâ suda yürüyebileni veya havada durabileni veya duvardan geçebileni niteliğinde bir fizik beden...

- Bu bedenden ayrıldıktan sonra içinde bulunacağım mikrodalga beden nasıl bir şeydir veya nasıl oluşmaktadır ki ?..

- Beyninin ürettiği mikrodalga yapıdan oluşmaktadır !..

-Yani beynimin ürettiği dalgalar gelecekteki bedenimi mi oluşturmaktadır

- Beynimin ürettiği dalgalar gelecekteki bedenimi mi oluşturmaktadır ?...

Ama bu konuda dünyanın en ileri doktorları bile daha bir şey keşfetmiş değil !..

- Sizin beyin doktorlarınızın ilmi, bizim nazarımızda, deliliği meydana getiren (!) şeytanları kovmak için (!) delileri kamçılıyarak kurtarmak isteyen kişiler kadar bile yoktur !..

Bir takım dış ışınsal merkezlerin etkisi altında kalarak, size göre anormal davranışlar gösteren kişilere karşı uyguladıkları tedavi şekilleri nedir ?...

Uyuşturucu haplar ya da iğneler veya elektro şok dedikleri beyni sarsma işi !... Netice ?.. Çözüm !..

Kanser olmuş hastaya, morfin vererek ağrısını duyurtmamaya çalışıp, sonra da bu hastalığı geçirttik demeleri gibi !...

İdrakı ayrı, yaşamı ayrı, düzeyi ayrı insanları anlıyamadıkları için deli (!) diye niteliyerek göya meseleye çözüm getirmeleri ve sonra da kendilerine paye vererek bununla öğünmeleri !...

Oysa eski bazı bilginlerinizin, deli dediğiniz hastaları müzik ile tedaviye çalışmaları, çok daha müsbet bir yaklaşımdır meseleye !... Zira burada ses dalgalarıyla beyni etkileme, uyarma veya uyuşturma mevcuttur. Neyse, zaten esas konumuz da bu değil...

Bilinç dediğin unsurun bir ismi alması ve hükümlerini ve dolayısıyla fiilleri ortaya çıkarması hep beyin faaliyetleriyle alâkalıdır.

Gerçekçi gözle bakarsan, beden dediğin yapı tamamiyle kimyevi bir laboratuvardır !... Kaba maddenin çeşitli kademelerde analizi vardır bedende.

Alınan gıdalar, bildiğiniz şekilde bedende çözümlenir ve vücuda enerji sağlar. Hayatiyetin devamlılığı böylece gerçekleşir.

Tıpkı bir kompütürün çalışması için elektrik cereyanına ihtiyacı olması gibi... Ama kompütürün faaliyeti tamamiyle yapılış gayesine ve de programlanmasına bağlıdır.

Sen bir şey yiyorsun ve tatlı yedim diyorsun ve zevk alıyorsun. Oysa ne oluyor ?

Terkibi karbon, hidrojen, azot veya bir başka atom olan nesne bedene giriyor ve dilden geçerken tad olarak hüküm alıyor, elementsel çözümü bio-elektrik mesajı olarak gittiği beyinde. Oysa beyinde tad diye bir şey mi var?

Veya gözü ele aldığımızda... Beyninde görülen bir nesne mi var; yoksa, görülen nesnenin bir elektriksel çözümü mü beyinde değerlendirilerek bir hükmü doğuruyor ?..

Aslında yediğin, kokladığın, işittiğin, gördüğün nesnelerin beyne ulaşması anında, aralarında dalga boyları dışında ne farkları var ?... Ha bir radyoda kısa, orta uzun dalgalardan gelen mesajların üstüne düşülerek onların çözümlenmesi veya dinlenmesi; ha da, beyne ayrı ayrı dalga boylarına veya görüntülere göre mevcut olan dalgaların gelmesi...

Eğer insan beynine hâkim olabilirse, beynini ayarlıyabilirse, programlıyabilirse, suda da yürüyebilir, havada da uçar, zehiri de içip tesirsiz hale getirebilir...

İspatı gene aranızda mevcut ama siz bunu farkedemiyorsunuz !...

- Nasıl aramızda mevcut ?

-Karşısındakini hipnotize eden bir kişiyi ele alalım...

Bu hipnotizeden sonra, zehir gibi tuzlu suyu karşısındakine verip, sen limonata içiyorsun dediğinde, o kişi gerçekten limonata içiyormuşçasına o nesneyi içip bundan lezzet de almıyormu ?... Sonra da tuzlu suyu içtiğini hiç hatırlamıyor bile...

Veya daha büyük bir misâl size göre... Hipnotize edilen bir şahsın, hiç bir uyuşturucu verilmeden karnını açıp, mide veya başka bir organını ameliyat yapabiliyorlar mı ?..

- Evet bunu gördük televizyonda...

- Peki o şahıs, hiç uyuşturulmadığı halde karnının bıçakla kesilmesini de seyretti ve de hiç acı duymadı değil mi ?..

- Evet, öyle !...

- Peki bunun nasıl gerçekleştiğini izah edebilen var mı ?...

- Hayır!...Hipnotize diyorlar ama havada kalan bir kelime, ne oluyor, nasıl oluyor bunu izah edebilen yok !.

- Daha ötesine gidelim istersen !.. Filipinlerdeki "şifacı"ları duydun herhalde... Biliyorsun neler yaptıklarını.. ?

- Evet, gazetelerde okumuştum... Hastayı, hiç bir alet veya bıçak kullanmadan ameliyat ediyor, kan akıtmıyor, ve sonra da açtığı yeri gene eliyle kapatıyormuş. Hatta ameliyat izi bile kalmıyormuş !... Üstelik ameliyat olan hasta da bu durumu olduğu gibi seyrediyormuş !..

- İşte bütün bunlar hep beyinlerin kontroluyla ve programlanmasıyla meydana gelen şeylerdir...

İnsanın madde zindanından çıkabilmesi için tek şansı beyindir !..

Kendindeki güç ve kuvvetleri keşfedebilmesi için gene tek yolu beynini kullanabilmesini öğrenmesidir...

Eğer insanlığınız bunun değerini anlıyabilse, tüm mâlî kaynaklarını silah ve uzay araçları yapmak yerine, beyni keşfedebilecek cihazlar geliştirmeye yöneltirdi. Zira, dünyada uzayın sırlarını çözebilecek, beyinden güçlü bir araç mevcut değildir !... Gene insanın, kendisini müdafaa etmesi için beyinden güçlü bir silâh da yoktur !..

- Biraz mübalağalı olmadı mı Elf ?... Atom ya da hidrojen bombasına sahip bir devletin atış gücüne karşı beyin gücü ne yapar ki ?...

- En azından, bir düğmeye basmakla meydana gelecek akım gücünü, beyninden üretmek ve o noktaya teksif etmek suretiyle, bombayı olduğu yerde infilak ettirip, kendi başlarına patlattırabilir !... Ve daha aklına gelmiyecek yollarda kullanılabilir.

- Peki, yani, insan deyince beyni mi anlıyacağız ?.. Bir "ruhu" yok mudur insanın ?...

Beyin çözüldüğü anda, insan da ölüp yok mu oluyor?.. Bu takdirde öldükten sonra bir hayat mevzûbahis olamaz !.

Oysa sen, öldükten sonra süregidecek bir hayattan sözetmiştin az önce !...

Her şey, beyinden ibaret ise, böyle bir şeyin varlığından nasıl sözedebiliriz ki ? Öldükten sonra beyin de diğer organlar gibi çözülüp çürüyor !?...

- Bak Cem, senin artık bazı kelime şartanmalarından arınman gerekli !.. "Ruh" diye bahsettiğin şey, tek tek kuklalar gibi ezelde varedilmiş, ayrı ayrı birimler, değildir !...

"Ruh", orijini itibariyle "tek bir ruh"tur !...

Biz de dahil olmak üzere, bütün varlıklar, bu "RUH" ile diridir, ve mevcuttur !...

Ne, bölünmesi söz konusudur, ne de parçalanması!. Ne cüzü vardır, ne de külü !.

- Peki ama, benim ruhum yok mu ?

- Hoş insansın Cem !... Senin, orjinal - bağımsız bir ruhun hiç bir zaman oluşmadı; oluşması mümkün değildir zaten!... Sen, gerçek "ben"liğin ile, o tek ruhun varlığıyla "sen" varsın !..

Ama bilgisizliğin, cahilliğin ve de şartlanmaların, senin o ruha sahiplik iddiasına sürüklenmene yol açıyor...

-Peki, şimdi benim, herkesten ayrı bir yapım, şahsiyetim, mizacım yok mu ?...

-Var, var elbette !.. Ama bu, senin, herkesten ayrı bağımsız bir ruhun olmasından dolayı değildir ki...

- Neyimle ayrıyım, ben başkalarından öyle ise ?..

- Tabiâtınla, huylarınla, şartlanmalarınla, idrak, tefekkür, hayâl gücünle, vehminle, hafızanla, benlik duygunla...

- Bunlar, hep ruhumdan kaynaklanmıyor mu ?

- Bu saydıklarının tümü de ruhuna yüklenmiştir !... Ama şu misale iyi kulak ver !

Bir ampulu gösterip, elektrik bundakidir diyebilirim sana; bir buz dolabını gösterip,. bu da elektrikle hayatiyetini devam ettirir; diyebilirim; bir elektrikli semâveri gösterip bu da elektrikle vardır , diyebilirim; elektrikle çalışan otomobili gösterip gene aynı şeyi söyliyebilirim !...

Eğer, sözün kabuğunda kalırsan, buzdolabını, ya da otomobili hatta semâveri elektrik sanabilirsin !.. Ama, gerçeği bilen için elektrik, ne buzdolabıdır, ne otomobil, ne semaver ne de bir baraj !... Hatta, sudan üretilmesine rağmen, ne de su !...

Evren, salt enerjiden ibarettir.

Bunun ne olduğunu, henüz, insanlık olarak eriştiğiniz ilmin çözümlemesine imkân yoktur.

Siz , daha yeni yeni nötrinoları, fotonları, ve ondan daha küçük parçacıkları buluyorsunuz...

Ama öte yandan, beynin yaydığı, hücrelerin yaydığı mikrodalga yayınlarından; onların meydana getirdiği bedenden; bu bedenin özelliklerinden hiç haberiniz yok !...

Daha ne ayın insanları etkileyen ışınımını tesbit edebilmiş durumdasınız, ne de merkürün veya marsın, ya da ötekilerin...

Bu yıldızların gönderdikleri kozmik ışınımın bile farkında değilsiniz ki; ışınımın beyin üzerindeki etkilerini anlıyabilesiniz !...

Bırak bu gezegenlerin veya yıldız kümelerinin yaydıkları kozmik ışınların, üzerinizdeki etkilerini tespit etmeyi; Setrililerin, insanlar üzerindeki etkilerinden bile bihabersiniz !...

Üstelik, bu ilkelliğinize rağmen de, kendinizi çok gelişmiş, bilgili, hüküm sahibi varlıklar olarak görüp, son derece zavallı bir duruma düşüyorsunuz!... Kısır aklınızla, her şeyin son derece dar olan madde sınırları içinde var olduğunu sanıp; çevreden beyne gelen uyarılara beynin cevaplar, tepkiler vermesini esas alıp, insanı bundan ibaret kabul ediyorsunuz !.

- Peki, sana göre bizim ne yapmamız lâzım ?...

- Önce kendinizi, ruhunuzu tanımalısınız !..

- Elf, kafamı karıştırmak için ne lazımsa onu yapıyorsun !.. Şimdi dedin "ruh tektir" diye; şimdi de diyorsun, ruhunuzu tanımalısınız ; yani, " kişilik ruhu" olduğundan sözediyorsun...

Şimdi, benim kendime has bir ruhum var mı ?... Yani, Cem diye bir kişinin ruhu var mı ?.. Bu beden toprağa karıştıktan sonra, Cem diye birinin varlığı sözkonusu olacak mı ?.. Ölmüş kişilerin ruhu var mı, onlar bir başka âlemde yaşıyorlar mı şimdi ?... Ruh, tek bir ruh ise, "kişisel ruhlar" nedir ?..

-Cem, öyle sorular soruyorsun ki, bunların izahını geçmişte dünyanız üzerinde kimse açıklamamıştır !... Bu yüzden de, vereceğim cevapları anlıyabilmen hayli güç olacaktır !

Buna rağmen, işin içyüzünü sana son derece basite indirerek anlatmaya çalışacağım. Fakat anlatımdaki basitleştirme seni sakın yanıltmasın... Zira, iş hiç de kelimelerde görüldüğü kadar basit değildir. Hatta bırak basit olmamayı bir yana, henüz bugünkü ilim ve anlayışınızın eremiyeceği kadar komplikedir...

-Evet gelelim benim ruhuma... Benim ruhum var mı ve nasıl meydana geldi ve bahsettiğin tek ruhla ilişkisi nedir ?...

-Anne karnındaki ceninde 120. günden itibaren beynin önemli bir kısmı dış kozmik ışınları değerlendirecek bir düzeye gelir; ve bu düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile sizin "RUH" adını verdiğiniz, bedenin halogromik dalga ikizini , bedene yaydığı dalgalar ile oluşturur...

Böylece 120. günden itibaren bir kişilik taşıyacak ruh dünyaya gelmiş kabul edilir.

İşte bu sebebten dolayıdır ki, 120 günden sonra çocuk düşürmek doğru olmaz. Çünkü o varlığın kişiliği meydana gelmiştir.

Bundan sonra beden geliştiği sürece, bedenin dış hücreleriyle birlikte dalga beden de aynen gelişir.

Nitekim özel fotoğraf makineleriyle çekilen fotoğraflarda bedenin çevresinde manyetik bir siluet görünür.

Tamamiyle beynin yaydığı bir çeşit özel dalgalardan meydana gelen bu hologramik beden sizden öncekiler tarafından "RUH" kelimesiyle tanımlanmıştır.

- Yani, "RUH", bedene dışardan giren bir şey değildir; beynin 120. günden itibaren yaydığı dalgadan meydana gelen hologramik bir bedendir mi demek istiyorsun.. ?

- İşte öyle bir şey !

- Peki, bu ruhun şekli ?...

-Aynen bedenin şeklidir... Çünkü bedenin gelişmesine bağlı olarak şekil alır !

- Peki, bedenle, ruhun yani, dalga bedenin ilişkisi nedir ?...

Bu hologramik beden, neden maddi bedenden ayrılamaz veya ölümle nasıl ayrılır ?

- Dalga beden tamamiyle beyin faaliyetine bağlı olarak, maddi bedene bağlı olarak hayatına devam eder.

Beyin hayatiyetini koruduğu sürece, dalga bedenin, madde bedenden ayrılması sözkonusu değildir !..

Buna, yaşadığınız âlemde en güzel mîsâl elektromıknatıstır !... Elektrik akımı geçtiği sürece, manyetik güç kazanan demir, karşı demirleri çeker ve tutar. Elektrik akımı kesildiği anda ise demir çekici gücünü yitirir ve tuttuğu nesneyi bırakır.

Bunun gibi bedeniniz de beyinden aldığı elektrik gücüyle, tıpkı bir elektro mıknatıs gibi mikrodalga bedeni çeker!.. Ne zaman ki beyin yaşam enerjisini kaybeder, işte o anda mikrodalga bedeni kendinde tutabilme gücünü de yitirir; ve siz, buna "RUH" bedenden ayrıldı dersiniz.

-Peki bu ayrılan hologramik mikrodalga bedenin, bir şekli var mıdır, yoksa şekilsiz midir ?

Hani, şu hayalet karikatürlerinde olduğu gibi, her şekle girebilen, seyyal bir nesne midir ?...

-Bu sualine iki şekilde de cevap verilebilir... Zira, oldukça karışık bir meseledir bu...

Asliyeti yani orijini itibariyle her ne kadar şekilsiz bir yapıysa da, bu mikrodalga beden, sen ona yöneldiğin zaman, bir suretle görürsün büyük bir çoğunlukla! ... Hele daha önceden, yani bedenli devresinden sana yerleşmiş bir imajı varsa, yüzde doksandokuz onu bu sûret olarak görürsün !..

- Yani şimdi ben, geçmişteki bir şahsı gördüğüm zaman, bu görüşümde yer alan sûret benim hayalim midir ?

- Senin hayal gücünden doğan bir görüntüdür... Zira bu yapı, orijini itibariyle daha önce de söylediğim gibi bir mikrodalga yapıdır !... Şöyle düşün...

Televizyon vericisi bir kişinin görüntüsünü antenden yaydı... Sen şimdi, vericiden havaya yayılan bu dalgaları düşün.. ? Bu dalgaların bir sureti var mıdır ?

- Bilemiyorum! .. Bilemiyoruz... Ancak alıcıda çeşitli devrelerden geçtikten sonra ekrana düşen yansımayı görebiliyoruz...

- İşte ruhların, diğer bir deyişle dalga bedenlerin görüntüsü, anlatım için bu tür dalgalara benzetilebilir... Ancak sen, o dalgaları değerlendirirken, hayalinde, o konuya dair bildiklerini de toparlıyarak bir sûret tahayyül edersin ve böylece kafanda bir sûret belirir..

- Peki ruhlar âlemi mânevi bir âlem değil midir ?...

- Her ne kadar, senin madde bedenine göre mânevi, yani madde ötesi bir âlem ise de, esasen kendi yapısına göre, ruhların içinde yaşadıkları âlem, kendi o andaki yapılarına göre maddî bir âlemdir !...

- Yani, ruhlar âlemi de maddî bir âlem midir ?

- Şunu anlatmaya çalışıyorum... Senin "maddi" hükmün, algılama araçlarına "GÖRE"dir !..

Senin algılama aracına sahip olmayan başka biri için, sana göre maddi olan şey, ona göre manevidir, veya madde ötesidir !...

Dolayısı ile, siz insanlara göre madde ötesi kabul edilen âlem; gerçekte, o âlemde varolan birimlere GÖRE maddi bir âlemdir !...

Sizin, aslında en büyük hatanız, bedeninize hitabeden nesnelerden ibaret bir dünyayı asıl kabuledip; onun ötesini tartışma konusu yapmanızdır. En büyük ilkelliğiniz budur işte !...

- Algılama aracımızın olmayışından dolayı, kabullenemiyorsak maddeötesi dediğimiz âlemin maddeliğini, nasıl ilkel kabul ederiz ki kendimizi ?..

- Düşünce yoluyla bazı şeyleri idrak ederek !... En azından, görme ve duyma araçlarınızdan ibret alarak !... İbretsiz bakan göz, budak deliğinden farksızdır !...

Göz, belirli dalgaboylarını beyne iletmekten başka bir işe yaramaz !... Asıl, beyindir !.. Ancak, siz beyninizi kullanmasını bilmiyorsunuz !.. Ve bu yüzden de, bu ilkel yaşantı girdabından çıkamıyorsunuz.

Gönül burada söze karıştı...

- Şu ruhlar âlemine dönelim lütfen!... Ruhlar, şimdi maddi bir âlemde mi yaşıyorlar yani ?...- Evet, kendi yapılarına göre, kendilerine maddî olarak gelen bir âlemde yaşıyorlar şu anda...

- Peki toprak altında değil mi onlar ?... Kâbir âlemi , dediğimiz âlem, yeraltı dünyası değil mi ?

- Burada yanıldığınız bir nokta var! ... Toprağın altına attığınız, kişinin sadece bedenidir.

Ruhu dediğiniz dalga beden ise, şayet dünyada iken yaptığı çalışmalar sonucu kabirden kurtulup serbest dolaşım gücünü elde etmiş ise; kişiye göre değişen bir zaman birimi içersinde, toprak içinden çıkarak havaya yükselir !..

Ancak bu yükseliş, kişinin dünyada elde ettiği manyetik gücle sınırlıdır !.

- Yani sonsuza doğru bir yükseliş mi ?..

-Hayır !.. İçinizden geçmişte yaşamış peygamber ya da ermiş dediğiniz, pek az gerçeği olduğu gibi görmüş kişi hariç, ne yazık ki insanlık bu konuda büyük yanılgıya düşmüştür...

- Nasıl yani ?..

- Madde bedeni terkettikten sonra, insanlık için iki aşama sözkonusudur.

Birinci aşama, bedenin terkinden kıyâmetin kopmasına kadar olan aşamadır !...

- Ha sahi kıyâmet nedir ?... Evrenin yokoluşu mudur ?...

- Doğru, bunu da bilmiyorsunuz !... Kıyâmet diye size anlatılan şey Dünyanızın kıyametidir ki bu da güneşin büyümeye başlamasıyla birlikte, Mars dahil çevresindeki uydularını içine çekmesi, dıştakilerin ise galaksiye dağılması hadisesidir...

Cem başka bir soruyla söze karıştı:

- Yani madde bedenleri terkeden ruhların, birinci devre yaşamı kıyâmete kadar sürecek demek istiyorsun... Ya sonra ?..

Gönül de hızını alamayıp başka bir soruyla karıştı araya:

- Peki bu devrede herkes istediği yere gidebilecek mi ?

Elf, önce Gönül'e cevap verdi:

- Bedeni terkeden ruhlar iki sınıftır...

Bir kısmı sizin deyişinizle yedikat yerin altında hapis kalanlardır... Bir diğeri de semâlara yükselenlerdir...

Bunu size şöyle açıklıyayım... Madde bedeni terkeden mikrodalga bedenler ya dünyanın atmosferi içinde, çekim alânı içinde hapis kalırlar, öteye geçemezler; veyahut da bu çekim alanının ötesine geçerek güneş sistemi içinde dünyadayken edinmiş oldukları manyetik güce göre diğer güneş uydularına kadar gidebilirler...

Cem az önceki sualini yineledi:

- Ya kıyâmetten sonra ?...

-Dünya çekimalanı içinde hapis kalmış veya diğer bir deyişle dünyanın manyetik alanından kendini kurtaramamış hologramik mikrodalga bedenler, dünya ile birlikte güneşin bugünkü hacmının bin mislini bulan ateş topu içine düşeceklerdir... Ki artık oradan kurtulabilmeleri imkânsızdır.

- Ya diğerleri ?...

- Marsa kadar yükselebilmiş ruhlar için de aynı sıkıntı mevcutsa da, bunların bir kısmı, daha ötelere gidebilecek kadar güçlü olan ruhlar tarafından bu bölgeden çekilerek çıkarılırlar... Fakat bunlardan arta kalanlar içinse hayat artık bu içinde kaldıkları sistem içersinde ebeden devam eder !

- Peki ya güneşin çekim alanından kurtulabilenler ?...

- Onlar ise galaksi içinde yeni bir yaşama başlarlar farklı bir boyutta !..

Gönül gene sordu:

- Sen şimdi, cehennem ile cenneti anlatmış olmadın mı ?...

- Evet, sizden öncekiler bu gerçeklerden, o günkü insanların kavrama ölçüleri içinde bu tâbirler ile sözetmişlerdir... Ama, son derece yüzeyden !.. Ama, oluşumun tüm safahatına sadık kalarak !...

- Demek, "Cennet ve cehennem" denilen şeyler gerçek ha ! ?...

- Siz daha, "cennet ve cehennem" kelimeleriyle anlatılmak istenen yaşam biçimlerinin kapısını dahi anlıyamıyacak kadar ilkelsiniz !...

Mikrodalga, kozmik âlemin sonsuz gerçeklerini, size o son derece dar ve kısır kalıplarınız içinde anlatmaya çalışan, hakiki manadaki insanların çektiği sıkıntılara üzülmemek elde değil...

Kozmik âlemin gerçeklerini dünyanıza ait kelimelerle ve dünyanıza ait eşyaları misal vererek bu derece başarılı bir şekilde anlatabilmeleri olağanüstü bir davranıştır.

Ne yazık ki onların anlattıkları sembolleri gerçek diye kabullenmekten öteye geçememiştir akıllarınız !...

Hep, sembolleri hakikat, sanarak aldanmış, o sembollerle varmanız istenen hedeflere yönelmemişsiniz.

Kiminiz de bunların birer sembol olduğunu idrak etmiş, fakat bu semboller ile ne denmek istendiğini araştırmamış...

- Peki ölerek yok olmak diye bir şey sözkonusu olmadığına göre, Güneşin çekim alanına düşen bir kişi ne olacak ?...

Diye, Cem anlıyamadığı bir noktayı sordu:

-Güneşin çekim gücü ve kütlesel ağırlığı dünyadan kat bekat fazla olduğu için orada yaşamlarına devam etmek zorunda kalanların mevcut bedenleri bugünkü bedenlerinden çok çok daha büyük olacak güneşin alev ve ışınsı varlıkları içinde korkunç sıkıntılar düşeceklerdir !...

Güneş her ne kadar bugün dünyanızdakilerin hayat kaynağı ise de, bilemediğiniz ölçüde korkunç zararları da vardır sizin üzerinizde. Tahmin edemiyeceğiniz kadar güçlü kısıtlayıcıdır üzerinizde

- Nasıl yani ?

- Şairleriniz, yazarlarınız, düşünürleriniz, ermişleriniz hep geceyi seçer... İlhamlarını gecede alırlar... Niçin ?...

Çünkü ilham dedikleri şeyler ancak güneş radyasyonunun dirket etkisinin kalktığı anlarda beyninizde farkedilir hale gelir...

Kısa dalgadan radyonuzun durumunu düşünün... Gündüz dinliyemediğiniz pekçok istasyonu gece alabilirsiniz... Sebeb, güneş radyasyonunun direkt etkisinin olmayışıdır.

- Beyinle ruh ilişkisi nedir lütfen bunu açıklar mısın ?.. Beyin mi ruha yön veriyor ruh mu beyine yoksa daha değişik bir durum mu söz konusu ?

- Kişisel ruh diyerek işaret ettiğimiz madde ötesi bedeninizin gelişimi ve oluşumu tamamiyle beyne bağlıdır. Bu mikrodalga bedenin tüm özellikleri ve kaâbiliyetleri ancak beyinle düzenlenir !...

Meselâ, sizin hâfıza dediğiniz şey beyinde bir merkez olarak kabullenilir. Oysa, tüm bilgiler hologramik biçimde Ruhunuzda kayıtlıdır.

Nasıl görme dediğiniz hadisede, göz beyne nisbetle ne vazife görürse; beyindeki hâfıza merkezi de mikrodalga bedene nisbetle o durumdadır..

Sizin tüm davranışlarınız, niyet dediğiniz iç düşünceleriniz istikametinde beyin tarafından artı ve eksi diye tanımlıyabileceğimiz bir biçimde mikrodalga bedeninizde yerini alır.

Gerçekte, unutma diye bir olay kesinlikle yoktur. Senin gibilerin unutma dedikleri şey, beyindeki, ruhtan dışa aktarma işlevini yapan bölümlerin, yetersiz faaliyeti sonucu mikrodalga bedene intikal etmiş şeylerin yeterince beyne aksetmemesinden ibarettir.

- Yüksek ruhi kuvvetlerden sözediyoruz... İnsanda bir takım üstün ruhani güçler yok mudur ?.. Olağanüstü dediğimiz hadiseleri meydana getirenler hep bu ruhî güçlerini kullanan kişiler değiller mi ?..

- Burada da bir noktada yanılıyorsunuz !...

Gördüğünüz bütün olağandışı olaylar ve davranışlar, bunları ortaya koyan kişilerin beyinlerinde cereyan eden henüz ilminizin tesbit edemediği değişik faaliyetlerin mahsûlüdür.

Ancak bu değişik faaliyetler ve bakış farkları ruhlarına da yansıyarak yerini alır.

Ruha yansıyan bu güçler, fizik bedenin terkinden sonra mikdodalga bedenle sürdülülen yaşamda geçerlidir.

Yani, senin anlıyacağın şu dünya üzerinde görülen bütün olağandışı davranışlar, tamamiyle tesbit edemediğiniz beyin faaliyetlerinin mahsûlüdür.

Bu arada dikkatten kaçmaması gereken bir nokta var ki, bu yaşamda üst beyin faaliyetleri dediğimiz bu hususları idrak etmemiş ve bu idrakın neticeleri ruhunda yer almamış kişilerin maddeötesi yaşamları bir çeşit kör yaşamdır.

- Cennete gitseler bile mi ?..

- İyi anla Cem, ne cehennem sizin tahayyülünüz gibidir ne de Cennet!

Cennet dediğiniz âlemin tüm esintileri, bugün üzerinizde mevcuttur; ancak siz bilinçsizliğiniz ve kendinizi kaptırdığınız ilkel yaşamınız dolayısıyla bu esintilerden tamamiyle mahrum bir halde, dünya cehenneminde sürdürüyorsunuz günlerinizi!...

Galaksinizde bulunan yüzmilyarlarca yıldızların boyutsal derinlikleri cennetlerinizi; sert gezegen etkileri Güneşteki cehenneminizi meydana getiren etkenlerdir.

Güçlü Mars ya da Satürn etkisi almış bir insan hayatı boyunca vehimden, vesveseden, kurutudan, iç daralmasından, bedeni ihtiraslardan kolay kolay kendilerini kurtaramaz.

Bunların tesirleri altında faaliyet gösteren beyinleri de aynı anda cennetlerden gelen esintilerden yani yüksek sistemlerden gelen güzel tesirlerden faydalanamaz.

Anlayacağın Cehennemin tüm azab verici güçleri ile Cennetin tüm anlatılamıyacak tesirleri aynı anda insan beyinlerine gelmektedir. Ancak bulutun gelmekte olan güneş aydınlığını kesmesi gibi, gezegenlerin ters tesirleri de, beyne gelmekte olan burçların daha hassas dalgalarına mani olur.

Dünya yaşamında cehennem hayatını meydana getiren ters etkilerden kendini kurtaramıyan beyinlerin mikrodalga bedenlerinin de daha sonra bu tesirlerden uzak kalabilmesi çok güçtür. Sizin için tek şanstır bu dünya yaşamı...

- Peki, yeniden bir beden edinerek dünyaya tekrar geri gelme şansı olamaz mı ruhların, ya da senin tabirinle, hologramik bedenlerin ?...

-Böyle bir şey tamamiyle imkânsızdır!...

Sana izah ettiğim gibi, önceden var olan kişilik ruhları var da, bunlar dünyada kendilerine birer beden seçip imtihan oluyorlar, sonra tekrar ruhlar âlemine geçiyorlar diye bir şey sözkonusu değildir.

Bu, "Ruhu" ve mahiyetini bilemiyen bir takım insanların kendilerine göre ortaya attıkları bir görüş ve sadece bir yakıştırmadır!..

Gerçekte oluşan şey, bedenlerin, kendilerinin devamı olan mikrodalga bedenleri beyin aracılığıyla oluşturmalarıdır. Dolayısıyla, her beyin kendi aynası ve devamı mikrodalga bedeni oluşturur ve bu da âhiret âlemi dediğiniz mikrodalga âlemde yaşamına ilelebed devam eder. Bilmem anlıyabiliyor musun bunu ?..

-Peki, başka bir soru sorayım...

Madde bedenini terketmiş kişilerin, şu anda güneş sistemi dışındaki sistemlerle ya da burçlar dediğimiz takım yıldızlar ile ilişki kurabilmesi, onların yaşamlarına geçebilmesi mümkün müdür ?..

-Hayır !... Sizin deyişinizle kıyâmet kopmadıkça, Güneş büyük gelişmeyle yakın çevresindekileri yutup, uzaktakileri serbet bırakmadıkça, aranızdan geçmiş olanların dış sistemlere açılabilmeleri imkân dışıdır.

-Onlarla bugünden hiç mi ilişki kuramazlar ?..

-Bugünkünden çok daha güçlü şekilde onlardan gelen tesirleri değerlendirebilirler. Ancak bu demek değildir ki onlarla yakın ilişkiye girerler!..

-Peki, bizim bu sistemlerle ilişki kurmamız nasıl olur ?...

- Cem, şu beşer hayâlini bırak !... Diyelim ki, Marsta yahut Jüpiterde size benzer bir takım insan benzerleri var da siz onlarla ilişki kuracaksınız !!!... Asla böyle bir şey sözkonusu değil !...

- Yani sistem içinde insan türü olarak biz yanlız mıyız?... Bizden başka canlı varlıklar mevcut değil mi ?...

- Cem daha önce de sana anlatmıştım!... Evrende, "cansız" diye bir şey yoktur!... Her şey canlı ve bilinçlidir !... Ancak, diğer canlılarla frekansınız tutmaz !.

Siz insanlar, büyük bir yanlış yaparak, sizin gibi etten kemikten canlılar arıyorsunuz uzayda !.. Oysa evrende, bir karışlık bile olsun boş yer yoktur !... Ve her noktada, bir canlı ve bilinçli varlık mevcuttur !... Fakat sizin onlarla iletişim kurmanız imkânsızdır !... Çünki dalgaboylarınız farklıdır...

- Elf, sen bizim hangi dalgaboylarımızdan sözediyorsun ?...

- Cem, siz kendinizi et-kemikten ibaret bir beden sanıyorsunuz ya, beş duyunuz dolayısıyla... Oysa, bizim değerlendirme merkezlerimize göre, bu iş böyle değildir !...

Gerçekte sizin her biriniz, belirli bir anlam taşıyan dalgaboylarından başka bir şey değilsiniz !..

- Elf , anlayamıyorum demek istediklerini.. ?

- Cem, siz insanlar, evrensel boyuta göre, gerçekten çok ilkel birimlersiniz !...

Çünki henüz bilincinizi beş duyu blokasyonundan kurtarabilmiş değilsiniz... Bütün değer yargılarınız hep beş duyuya dayanıyor.!..

Oysa, evrende mevcut türlerin katrilyon kere katrilyonda biri bile değildir, sizin beş duyu ile algılayabildikleriniz !...

Onun için de evrene ve çevrenize dair tüm hükümleriniz, gerçek âleme göre bir hayâlî hükümden başka bir şey değildir !...

Esasen insanoğlunun "EVREN"den söz etmesi kadar yanlış bir şey olamaz!..

İnsanoğlu "EVREN"den değil; ancak ve sadece kendi "EVRENİNDEN" sözedebilir!... Zira siz beşduyu adını verdiğiniz kesitsel algılama araçlarınıza GÖRE tesbit ettiğiniz kendi minik "EVRENİNİZDEN" konuşuyorsunuz daima!.. Bunun dışındaki gerçek "EVREN"e asla vukufunuz olmadı!...

- Elf, bana lûften evrensel varlıklardan ve bizim geleceğimizden daha geniş bir şeklide sözedebilir misin ?...

Gerçekte bırak milyarlarla galaksiyi kapsamında barındıran evreni, henüz galaksimizi bile tanıyıp bilemiyoruz !..

Ve üstelik, içinde yaşadığımız galaksiyi de sadece beş duyu verileri ile tanıyıp kavramıya çalışıyoruz ki, gerçekten bu konuda çok ilkeliz...

Ne olur bana bu konuda daha fazla bilgi ver !

- Cem öyle bir şey istiyorsun ki, bunları sana anlattığım, açıkladığım takdirde, ispatını istesen bu asla mümkün olamaz !..

Çünki sen şu mevcut yapınla onları asla algılayamazsın !.. Bu sebebten sana onlardan ne kadar sözedersem edeyim, için tatmin olmaz...

- Hayır Elf, asla senden ispat istemeyeceğim... Çünki haddimi biliyorum!. Ancak bilmek istiyorum, nasıl bir galakside, ne tür varlıklar içinde yaşamaktayım...

- Peki madem öyle sana önce hemen yakınındakilerden sözedeyim.

Sizin madde boyutunun hemen bir boyut altında, bizim "setrililer" dediğimiz varlıklar var...

Bunlar hem sizin dünyanızda, aranızda yaşıyorlar; hem de Venüs ve Mars'ta yaşıyorlar !.. Kezâ bir kısmı da Ayınızda yerleşmiş durumda... Ama bunlar sürekli dünyaya gelip gidebiliyorlar... Ve hatta gıdalarının büyük bir kısmını dünyadan temin ediyorlar.

Ancak, Setri'liler esas itibariyle yedi büyük sınıfta incelenebilir...

Bir kısmı vardır son derece gelişmemiş zekâ seviyesindedirler... Bir kısım da vardır ki, son derece keskin bir zekâya sahiptirler ve kandıramıyacakları insan yok gibidir... Meğer ki korunmuşlardan ola !..

- Hey, bunlar bizleri etkileyebilir mi ?..

- Diledikleri takdirde elbette !...

- Peki, niye böyle bir şeye ihtiyaç duysunlar ki ?..

- Sizin canınız sıkıldığı zaman bir şeylerle oyalanıp eğlenmez misiniz?

- Evet.. ?

- İşte "Setrililer"de sizlerden ellerine düşürdükleriyle oyalanıp eğlenirler!..

- Ama biz onlara ne yaptık ki ?..

- Bir şey yapmış olmanız gerekmez ki ?.

- Peki yani biz şimdi onların oyuncağı mıyız ?... Onların kuklası mıyız ?...

-Tanımlaman senin yorumun !... Ama onlardan güçlü sınıftan olan biri dilerse, beyinleriniz üzerinde istediği gibi etkili olarak, sizlere dilediklerini yaptırabilir! ...

- Peki nasıl başarırlar bunu ?..

-Beyinlerinize belirli frekansta belirli anlamlar yani fikirler ihtiva eden dalgalar yollamak suretiyle...

- Peki, bizim o dalgalara karşı koyma gücümüz yok mudur ?...

- Sen beynine gelen o dalgaların farkında bile olmazsın !... Senin yegane algıladığın şey, kafana gelen birkaç fikirdir... Ve de sen, o fikirleri, kendi düşüncelerin ZANNEDERSİN !...

Bilmezsin bile o fikirlerin sana dışarıdan gönderildiğini... Ki, onlara karşı tedbir almak gereğini duyasın !..

-Peki onların bu etkilerine karşı bir tedbir alma yolu yok mu?...

-Var elbet!... Sizin kutsal kitabınızda, dua dediğiniz iki formül vardır ki. şayet onları tekrar ederseniz, beyninizin yayacağı bir takım aktif dalgalar, sizi onlara karşı son derece güçlü ve tesirli bir şekilde korur!..

-Nedir onlar?... Bunu ilgili eserlerde bulabilirsin...(1)

(1) Güçlü aktif beyin dalgaları üreterek kişiyi dış varlıklara karşı koruyan bu dua formüllerini arzu ederseniz "DUA ve ZİKİR" isimli kitabımızda bulabilirsiniz...A. HULUSİ

- İyi ama Allah'tan reva mı bu !... Bir takım varlıklar bize dışarıdan istedikleri gibi etkilemede bulunacaklar, biz ise onlara hiç bir şey yapamayacağız... ?

- Aynı şeyleri kesip, öldürüp, yediğiniz bir çok canlı da sizler için düşünüyor, ama onların da kendilerini size karşı koruyacak bir mekânızması yok !..

Kesip, parçalayıp, kızartıp, yediğiniz kuzucuk da aynı şeyleri sizler için düşünüyor.. Ne cevap vereceksin buna ?..

- Ama Allah onları biz yiyelim diye yaratmış !...

- Yani öyle şartlandırıldığın için öyle düşünüyorsun değil mi ?... İşte sizlere bakıp, bunlar bizi eğlendirsin diye yaratılmışlar herhalde, diye niye düşünmesinler o varlıklar da ?... Büyük balık küçük balığı yer sözünü duymadın herhalde !.

- Ama Elf , bu haksızlık !... Biz insanlar, nasıl olur da onların eğlence aracı olabiliriz ?..

- Ama Cem, bu haksızlık !... Biz kuzucuklar, nasıl olur da insanların gıda ve zevk aracı olabiliriz ki ?..

- Peki Elf, onlara karşı hiç bir savunma mekânizmamız yok mu ?..

- Elden geldiğince var !...

- Neler onlar ?...

- Beyin dalgalarınız !...

- Nasıl yani ?

- Sizin beyninizin yaydığı bazı tür dalgalar, onların mikrodalga bedenlerinde büyük yıpranmalar ve hatta yok oluş meydana getirir !. Ama bu da sizin kapasitenizi kullanabilmenize bağlı...

- Yani onlara karşı beynimi nasıl kullanacağım ?..

- Kendinizdeki, evrensel öz boyutuna ait belirli manâlara yönelik, kelime tekrarları suretiyle yaydığınız belirli frekanstaki dalgalar ile hem çevrenizde koruyucu bir kalkan olan manyetik alan oluşturabilir, hem de onları yanınızdan itici türden dalgalar yayabilirsiniz !.. Tabiî bunun ilmini bir bilenden öğrenmek suretiyle !..

- Peki bunu bana öğretemez misin Elf ?..

- Hayır !... Ben seninle bu iş için iletişim kurmadım !... O konuda sizin eski kaynaklarınızdan oldukça önemli bilgiler mevcuttur... Arzu ediyorsan onları araştırmak suretiyle kişide koruyucu kalkan ve itici güç yayan birtakım özel kelimeleri kelimeleri bulabilirsin !.. Az önce de sana bunu söylemiştim..

- Peki, onlar da bizim gibi aynı şartlara tabi mi ?...

- Neyi sormak istedin ?..

- Yani, onlar da, bizim gibi, bir süre dünyada yaşayıp sonra ölecekler ve sonra yeniden dirilecekler mi ?...

- Cem henüz bazı bilgiler sende yerleşmemiş !... Bir kere, ölüm yok olma değil bedeninizi değiştirmedir; açıklamasında bulunmuştum sana...

İnsanlar için ölüm denen şey sadece biyolojik bedenden, hologramik mikrodalga bedene geçiştir, demiştim...

Kezâ, ölümle geçilen boyut da, mikrodalga boyut olduğu için, sanki başka bir tür madde âlemine geçmiş gibi hisseder birim kendisini...

Ve o geçilen mikrodalga boyut aynı zamanda setrililerin de yaşamakta olduğu boyutun ta kendisidir... Ve Kıyâmet diye nitelendirdiğiniz dünyanın yokoluş devresine kadar bu yaşam sürer...

Ancak bu yaşamı da her ölümü geçiren yaşıyamaz elbette, çünki bunların çok büyük bir kısmı kendi kâbir âlemlerinde hapis durumdadırlar !.

- Yani şimdi ölenlerin büyük kısmı kâbirde mi yaşıyorlar...

- Kâbir iki aşamadır...

Birinci aşamasında, bildiğiniz toprak içi yaşam tarzıdır... Ancak bir süre sonra, beden tamamiyle tükenip çözüldükten sonra, artık kişi uykuda gördüğü rüya âlemi cinsinden bir yaşama geçer ki gene bu âlem dahi kâbir âlemi diye nitelenir...

-Peki , o durumda azab mı duyar, yoksa zevk verici şeyler içinde mi yaşar ?

-Bu kişinin dünya hayatında elde ettiği özelliklere bağlıdır... Bu yaşam korkunç kâbuslar, karabasanlar şeklinde de sürebilir... son derece zevk içinde de yaşıyabilir... Veya uykuda rüya görmeden geçen anlar gibi bir süreç içinde olmak da mümkündür !..

- Peki, bu evrelerde gene demin sözünü ettiğin varlıklar o kişiyi etkileyebilir mi ?...

- Eğer zayıf, düşük enerjili bir kişi ise, evet !... Onların verdikleri zararlı etkiler ve oluşturdukları senaryolar, sizin aranızda basit şekliyle kâbir azâbı diye tanımlanmıştır...

- Peki bu durumda bizim ölmüşlerimize yolladığımız hayırlar veya dualar faydalı olur mu ?... Ya da nasıl faydalı olabilir ?...

- Sizin yolladığınız dalgaların ona faydalı olabilmesi için, öncelikle onlarda gönderilen bu tür dalgaları değerlendirici bir devrenin açılmış olmasına bağlıdır... Sana kullandığınız cihazlardan örnek vereyim...

Şifreli yayın yapan bir uydudan gelen yayından istifade etmen için senin televizyonunda bir şifre çözücüye ihtiyaç vardır !...

İşte bu örnekte olduğu gibi, eğer kişi dünyada sonradan gönderilecek bu tür dalgalar karakteristiğinde belirli özellikler elde etmemiş ise, orada da kendisine gelen bu dalgalardan istifade edemez !.

-Peki orada çeşitli azablar içinde olan biri... Buradan ona belirli dualar yolluyoruz... Azabı durur mu ?..

-Geceyarısı çektiğin dişağrısını düşün !... Yalnız başına karanlık bir odadasın... Tüm dikkatin o ağrı üzerine yoğunlaşmıştır !.. Bu yüzden de diyelim ki on üzerinden üç şiddetinde bir ağrı seni son derece üzer !... Ama o esnada sana bir telefon geldi ve seni ilgilendiren bir konuda çok önemli haberler vermeye başladı.. Dikkatin başka bir noktaya dağıldığı için, ister istemez duyduğun ağrı şiddeti düşer ve hatta belki de bir süre için dişinin ağrısını unutursun bile !..

İşte bu örnekte olduğu gibi, o kişi de dışardan kendisine gönderilen o mesajla bir süre çektiği azabtan kurtulur... Çünki dikkati kendisine azab veren konulardan uzaklaşmıştır... Ama elbette ki bu kendisine gelen mesajın şiddetine ve kendi gücüne göre çok değişik hallerde oluşur...

-Peki o tarafa intikâl etmişlerin hepsi de bu şekilde bir yaşam içinde midir?..

-Hayır !... Bazıları da vardır ki, sizin bu dünyada serbestçe dolaştığınız gibi, onlar da o âlemde serbestçe dolaşırlar, kendi aralarında görüşürler ve hatta oranın kendi hiyerarşisi içinde düzenlemeler yaparlar !.

- Peki onlar bu durumda demin bahsettiğin setrililer ile aynı boyutu paylaşmıyorlar mı ?... Setrililer onlara bir zarar veremez mi ?..

-Onlar çok güçlü beyinlerin oluşturduğu üst düzey mikrodalga bedenleridir ve kendilerindeki evrensel özbenliğe ait bir çok gizleri çözmek suretiyle çok önemli güçleri elde etmişlerdir. Bu sebebten zarar görmek bir yana, diledikleri takdirde onlara zarar verebilirler...

-Peki, onlar, yani üst düzey ruhlar, bizlerle ilişki kurup bu dünya işlerine müdahale edemezler mi ?...

-Sistem gereği hayır !... O yaşamın, o boyutun canlıları olarak buraya müdahale etmezler !.. Ancak bazı istisna toplumsal olaylarda daha üst düzeydekiler tarafından görevlendirilmişler vardır ki, onlar da bu görev alanlarının dışına çıkamazlar...

-Peki , bu setrililerden başka kimler var ?..

- Meselâ, Jüpiter'de yaşıyanlar !... "Delfya"lılar !... Onlar son derece olumlu varlıklardır !..

- Yani, şimdi Jüpiter'de yaşıyan canlılar da mı var ?... İnsanlar mı yani ?

-Cem, " insan" sadece dünyada yaşıyan türün adıdır...

Her gezegen veya yıldızın canlıları başka başka türlerdir ve değerleri de birbirlerinden son derece farklıdır..

-Kim bu "Delfyalı"lar ?.. Yani ne biçim şeyler ?... Biz biliyoruz ki, Jüpiter, gaz kitle yıldızıdır... Madde yapısı yoktur !.. Yani, elle tutulur bir yanı yoktur, demek istedim...

- Evet, doğru biliyorsun... Ama, "Delfyalı"ların da zeten madde bedenleri yoktur !..

- Peki onlar bizi biliyorlar mı ?..

-Onlar için sizler görünmezsiniz... Ama onlar sizleri biliyorlar !..

-Pardon anlıyamadım..? Hem bizleri göremediklerin söylüyorsun, hem de bizi bildiklerini ifade ediyorsun..?

-Elbette !... Onlar, sizleri, yaymakta olduğunuz beyin dalgalarınızdan değerlendirirler... Onlar da , son derece yüksek frekanslı dalgalardan oluşan "akbeden"lerdir !..

- Akbeden.. ? Bu da ne demek ?.. Hiç duymadım bu kelimeyi daha önce !..

-Sırf iyilik güzellik, olumluluk gibi fikir dalgalarından oluşmuş mikrodalga diyebileceğimiz bir tür beden !..

Sanki beyaz ile şeffaf arasında bir beden... Bu sebeble "akbeden"liler de deriz "Delfyalı" lara...

- Peki onlarında kötüleri yok mudur ?..

-Hayır... Onlar sırf olumlu düşüncelerle oluşmuş topluluktur... Onların yaydıkları müsbet düşünceler tüm sisteminize yayılır !..

- Peki ne yerler- içerler ?... Neyle nasıl gıdalanırlar ?...

-Yaşadıkları gezegenin yaydığı enerji, onların hayat enerjisidir... Bu sebeble onlarda yemek içmek diye bir şey sözkonusu değildir !..

-Ya ne yaparlar ?... Neyle meşgul olurlar ?...

-Onlar, gezegenlerinden aldıkları enerjiyi kendi olumlu fikirleriyle yükleyip sisteminize yayarlar... Tabiri câiz ise, onlar Güneş sisteminizin iyilik melekleridir !...

Beyin hassasiyeti onların yaydığı dalgalara açık olanlar, pek çok iyilik fikri ve oluşuyla karşılaşırlar !.. Ama, bunun nereden ve nasıl geldiğini bilmedikleri için de tesadüf der geçerler !..

Sen bile hayatın boyunca, sayısız defa, onların dalgalarından istifade etmiş ve pek çok güzel haller yaşamış ve çok güzel şeyler elde etmişsindir ki, bunun nereden geldiğinin farkında bile değilsindir..

- Biz, hayır da gelse, şer de gelse Allah'tandır, der geçeriz !...

-Elbette doğru ! Ama hangi sistemle ?... Hiç bir şey havadan, illetsiz, sihirbaz değneğiyle hiç yoktan var olmaz ki ?.. Her şey kendi oluş sistemi içersinde, bir vesile ile oluşur...

-Yani şimdi dünya üzerindeki tüm iyiliklere "Delfyalı"lar mı vesile oluyor?...

-Onlar iyilik kaynaklarından sadece biri!... Onlar gibi, şiddet, hırs, tamah, benlik egosu ve bedensel zevkler arzusu yayan "Şedyalı"lar da var ki onlar da Mars üzerinde yaşıyorlar !...

-"Şedyalı"lar mı ?... Bir de onlar mı var ?...

-Sana daha Güneş'te yaşıyanlardan da sözetmemiştim değil mi... ?

Evet, bir de güneş isimli merkez yıldızınızda yaşıyanlar var ki, onlarin içerisinden bir tanesini görsen küçük dilini yutarsın !.. Korkundan ödün kopar !..

Bir tanesinin büyüklüğü yüzkatlı apartman gibidir... Bütün bedenleri kızıl alev dalgası gibidir !.. Oradaki hareket hızları, sizin bu dünyadaki helikopter uçuşu gibidir... Şayet, bir tanesi dünyaya inmiş olsa, ateşinin eritmediği tek bir nesne kalmaz !...

Ve sizin hafsalanız böyle bir şeyi alamaz !...

Birisi dese ki, böyle canlılar yaşıyor Güneşte, hemen ona "deli" damgasını vuruverirsiniz... Çünki siz, son derece ilkel algılama araçları olan beş duyu ile yaşıyor, maddeden başka bir şeyi var kabul edemiyorsunuz !...

-Ama Elf, tüm yaşamımız bu algılama araçlarıyla geçmiş, şimdi hiç görüp duymadığımız, hatta hayâl bile edemediğimiz şeyleri bir anda nasıl kabullenebiliriz ki ?...

-İlimle !... Mantıkla!... Kutsal varedici sizde öyle bir ilim kavrama kapasitesi oluşturmuş ki, onu değerlendirmek suretiyle, sayısız evrensel gerçeği değerlendirebilirsiniz !.

-Peki Elf, aklım bu Güneş'lilere kapıldı... Onlar böyle bizim gibi akıllı bir varlık mı, yoksa hayvanlar gibi mi ?... Yani, hani şu, dinazor türü gibi mi ?..

-Senin aklını belki de durduracak bir şey daha söyliyeyim istersen...

-"Zebyalı"lar denen bu varlıklar tamamiyle akıllı ve şuurlu varlıklardır ve onlar da enerjilerini güneş radyasyonundan alırlar ve gıdaları güneş enerjisidir..

Güneşin bir süre sonra büyümeye başlıyacağını, çevresindeki merkür, venüs, dünya, ay ve marsı yutacağını, alevlerinin parçalanmış gezegeni yalayacağını bilirler... Ve özlemle o günleri beklemektedirler...

Onlar , sizin deyişinizle şeffaf yapılıdırlar...

Meselâ, bir madde kitleyi derin ve son derece büyük ateşten ağızlarıyla yutarlar ve eriterek önce sıvı, sonra buhar hale getirirler ve yok ederler!.

Şimdi bekliyorlar ki, dünya ve içindekiler ve setrililer Güneşin içine düşe de, kendilerine av gele !

-Hey Elf!... Şaka yapıyorsun galiba.. ?

-Hayır Cem, biz, şaka adıyla olsa bile asla aldatmayız... Hatta, gerçekleri, hafsalan alamıyacağı için, inkâr etmeyesin diye, minyatürize bile ediyorum zaman zaman !...

Dünyanız ve üzerindekiler, Güneşin içine gittiği zaman, sanki piranha balıklarıyla dolu göle bir kuş düşmüş gibi saldırırlar "Zebyalı"lar !

- Elf, bu anlattıkların çok korkunç şeyler !... İnanılır gibi değil !...

Yani, onların arasına düşen biri için kurtuluş yok mu ?.

- Asla !..

- Peki ama bizim Kutsal Kitapta,

"hiç kimse hariç olmamak üzere herkes cehennemden geçecektir"

diye yazıyor... Eğer, bu Güneş, Cehennem ise, herkes bu "Zebyalı"lara yem olacak demektir ?... Öyle değil mi?...

- Olayı tam kavrıyamamışsın sen Cem !...

- Nasıl yani ?..

-O kitaplarınızın bahsettiği safha, Güneşin dünyayı yutmasından çok önceki bir safhadır !...

Şu anda sekizyüzbin, bir milyon kilometreye fışkıran alevler, Güneşin büyüme süreci içinde bir kaç misli daha yükseklere topluca yani, her yönden yayılmaya başlayacaktır..

İşte, dünyanız bu alevlere yaklaşıp, ucundan içine girince, o sizin mahşer dediğiniz olay gerçekleşecektir... Yani dünyanız, güneş alevleri tarafından kuşatılmış, fakat henüz içinde yokolmamıştır !...

İşte bu evrede iken, herkes kendi gücü oranında kaçmaya başlıyacaktır...

Bu kaçış olayı da herkesin cehennemden geçmesi diye tavsif edilmiştir... Yani tamamiyle içinden değil, Güneşin uç alevlerinin daha doğrusu radyasyonunun içinden geçilmesi !..

- Peki kaçanlar nereye gidecek ?...

- Sizin tabirinizle cennetlere !..

- Nerede bu cennetler, Elf ?... Gerçekten böyle "cennet" diye, bağlar bahçeler ırmaklar var mı ?

-Değişik boyutlar ve o boyutların kendi yapılarına uygun âlemler gerçeğini kavrıyamadığınız sürece "cennet" diye isimlendirilen bu âlemlerin hakikatını idrak etmeniz aslâ mümkün olmaz Cem !

-Yani başka bir evrende mi bu cennet denen yerler ?

-Gerçeğini ifade etmek gerekirse, evrenler tabirini kullanmanız yanlıştır!.. Çünki tek bir evren mevcuttur !...

Ve insan, daha önce de açıkladığım üzere asla "evren"i algılayamaz !..

İnsanlar gerçek "Evren"i değil, algılama araçlarının bilinçlerinde oluşturduğu "GÖRESEL evrenlerini" tanımaya çalışıyorlar !..Evren içinde, sayısız boyutlar; ve bu boyutlara tekâbül eden sayısız âlemler; ve o âlemlerin sayısız canlıları mevcuttur !...

Hatta sana şunu söyliyeyim... Öyle bir madde âlem vardır ki bir boyutta, sizin bu madde dediğiniz âlem, ona göre son derece şeffaf kalır !!!...

Buna karşılık öyle de, son derece yüksek frekanslı boyutlar vardır ki, biz onların yanında, senin bizim yanımızda kalışın gibi kalırız !...

İşte, evrenin, bu boyut katmanları arasındaki bir geçiştir sizinkisi !

-Yani , "Cennet" denilen yer başka bir boyutta mı ?...

-Sizin şu an içinde yaşadığınız galakside; fakat, bir alt boyutta!.

-Ne olur şunu biraz daha açıklar mısın ?

-Bir örnek ile anlatmaya çalışayım... Şu anda yaşadığın boyut beden-madde boyutu değil mi ?.

-Evet.. ?

-Bir de rüyalarını yaşadığın, içinde madde bedeninin yeralmadığı bir boyut var değil mi ?..

- Evet, ama o nasıl bir âlem ?

- Şimdi düşün sen, rüya görüyorsun... İcabında kendi bedenini de görüyorsun; ama bu beden değil !...

Ve daha önceden, gördüğün veya görmediğin sayısız suretler ve şekiller de görüyorsun, hatta cansız dediğin şeylerle bile konuşuyorsun...

İşte burada olduğu gibi, kıyâmet dediğiniz yeniden yapılanma evresinde de, şayet güneşten kaçabilirseniz; öylesine süptil ya da eski deyişle lâtif bir bedene sahip olacaksınız ki, bunu şu anda tasavvur bile etmeniz mümkün değil...

İşte bu yapınızla geçeceğiniz boyutun, öyle canlıları ve nesneleri vardır ki, bunları şu anda size anlatabilmek olanaksızdır!... Ancak oraya gidebilirseniz anlıyabilirsiniz...

Cem, bugün gerçekten dimağını çok zorladın! ... Konu da gerçekten size göre çok ağır ve anlaşılması son derece güç!... Bu sebeble sana bu hususu bir dahaki görüşmemizde açmak istiyorum... ÖZDE !.

Cem, artık her hangi bir konuda Elf'e ısrar etmenin faydasız olduğunu anlamıştı... Elf daima ne diliyorsa onu yapıyordu, ve karşısındakinin ısrarı üzerine de, yapmak istediğini asla değiştirmiyordu !... Bu yüzden hiç ısrar etmedi ve kabullendi durumu..

- ÖZDE Elf !.

* * *

Bağlantı kesildiği anda Cem,düşünmeye başladı kendi kendine...

Herkes gibi, "yıldız falı" der geçerdi burçlarla ilgili konulara... O güne kadar hiç düşünmemişti "yıldız falı" denilen şeyin gerçekte bütün insanlığa yön veren bir bilim dalı olduğunu !... Ya diğer varlıklar...

Oysa Elf'in anlattıklarına göre, insanlık dünyası ile ilgili pek çok çözülemiyen problemin temelinde "astroloji" yatıyordu...

"Burçlar ilmi" Elf'in anlattıklarına göre, insanın âdeta tüm yaşamına yön veren bir mekânizma oluyordu !... Halbuki az öncesine kadar, bu konuda cahil diğer insanlar gibi, kendisi de böyle bir ilim dalı olduğunu bile bilmiyor, konuyu hiç ciddiye almıyordu...

Artık şu "burçlar ilmini" iyice anlamak gerekti...

Neyse geçen geçmişti...

Şimdi yapılacak iş, hiç olmazsa anını değerlendirebilmekti...

Hemen kitaplarına gömülüp, bu konuda araştırma yapmak zorunluğundaydı...

* * *

SEKİZİNCİ GÜN

ELF'in vermiş olduğu bu son bilgiler gerçekten şaşırtmıştı Cem'i bir defa daha !... Zaten her bir buluşmaları onun düşünce dünyasını karmakarışık ediyordu ya !.. Ama bu defakiler !..

Astrolojiyi, herkes gibi sadece bir "yıldız falı" zannetmekteydi o ana kadar Cem !...

Oysa, Elf'in anlattıklarına göre, bugünkü deyimiyle astroloji, ya da eski deyimiyle "Burçlar ilmi" tamamiyle ve kesin olarak bir bilim dalı olmalıydı !...

İnsanların beyinleri, çeşitli takımyıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlandığına göre, âdeta insanların "KADER"lerini düzenliyen bir bilim dalı olmalıydı astroloji !...

Cem bu konuda pek çok tereddüt içinde kalmıştı... KADER, ya da halk arasındaki deyimiyle ALINYAZISI yoksa bir gerçek miydi ?...

ALINYAZISI, kozmik ışın kalemiyle, yani programlamasıyla belli bir gayeye yöneltilen beyin düzeni miydi ?...

Alınyazısı değişir miydi ?...

Alınyazısı değişir ise, kişi kendi yazgısını nasıl değiştirebilirdi ?...

Alınyazısı değişmez ise, kişinin suçu neydi ki ceza görsün ?...

Hem beyin programı astrolojik etkilerle oluşmuş ve o programa göre her an da yeni yeni tesirlerle beslenmekte ise, buna karşı alınabilecek bir tedbir de var mıydı ?..

Veya en basitiyle şu sorunun cevabı neydi:Neler kişinin astrolojik kalemle yazılmış kaderindendir, neler kadere girmez?

İşte böylesine pek çok sual içinde bocalarken Cem birkaç gündür, yanında beliriverdi Elf !..

- Dalgın dalgın yürüyorsun Cem !... Hem yolda, hem düşüncelerinde...

- ÖZDE Elf !...

- ÖZDE Cem !...

- Elf, bizim yıllardır "yıldız falı" deyip hor gördüğümüz, başımızı çevirip bakmaya bile tenezzül etmediğimiz bir konuyu; insanlığın temelini oluşturan bir bilim dalı olarak getirip baş köşeye oturttun ! Burçlar ilmi adıyla binlerce senelik mazisi olup, günümüzde batıda fakülteleri kurulmaya başlanan senin ifadenle bu "ilim" dalı hakkında o kadar yetersiz bilgiye sahibim ki; aklıma gelen pek çok sorunun cevabını verebilmekten âciz kaldım !..

Nasıl oluyor da çeşitli takımyıldızların yaydıkları ışınlar beynimizi programlıyor, lûtfen bunu izah eder misin ?..

- Cem, henüz beyin bilgisi konusunda çok ilkelsiniz !.. Bunu anlamanız çok güç... Ama gene de elimden geldiğince basite indirgeyerek açıklamaya gayret edeceğim... Sizin eskiler, yani bundan üç-dört bin sene önce yaşayıp bu gerçeği algılayanlar, takımyıldızlardan gelen bu tesirleri ilk defa anlayıp değerlendirebilenler, yaptıkları ön çalışmalar sonucunda onlardan gelen tesirlerin kesinliğini anlayınca, araştırmaya başlamışlar... Böylece de Güneş sisteminizi çevreleyen daireyi 12'ye bölerek, ve hayâli şekle göre isimlendirmek suretiyle 12 burç vardır, demişler...

Esasen çevrenizdeki takımyıldız sayısı bu rakkamın üzerindedir ama, onlar diğer takım yıldızlardan gelen tesirleri de bu 12'nin içinde düşündükleri ve değerlendirdikleri için, tesir itibariyle farketmez !..

Evet, bu takımyıldızların her birininin değişik frekanslı dalgaları her an dünyanızı etkilemektedir... Ve gene bu takımyıldızlardan gelen öyle ışınımlar mevcuttur ki, saniyeler içinde dünyanızın üzerinde bulunan nesneler ve dünyanızın içinden geçerek öbür taraftan yoluna devam eder gider..

İşte sizin beyniniz daha anarahminde çeşitli takımyıldızlardan, değişik frekanslı kozmik ışınım bonbardımanına tabiî tutulur...

Bu kozmik ışınlar, hücre yapınızın özündeki DNA ve RNA diye isimlendirdiğiniz genlerinizi dahi etkileyerek çeşitli şekillerde programlar meydana getirir.

Dünya üzerindeki nesil-ırk-tür farklılaşmaları MUTASYON adıyla tanımladığınız, kozmik ışınların genetik düzen üzerindeki etkileri ile meydana gelmiştir. Eskiler bu işlemi mecazî bir şekilde, benzetme yoluyla anlatmaya çalışırken; "melekler, insanları ve canlıları etkileyerek ilâhî istek istikametinde düzenler". demişlerdir.

Bilim adamlarınızın bugün halâ çözemediğ tür ve ırk sıçramalarının, temelinde hep mutasyon diye adlandırdığınız, kozmik ışınım etkileri, yani, ASTROLOJİK ETKİLER ya da bir başka ifade ile meleklerin tasarrufları yatmaktadır.

- Peki nasıl yazılıyor bu yazgı alnımıza !...

- Cem hiç yakışmadı bu soru sana! ... Lütfen kopmadan takibet anlattıklarımı...

Beyninizde genetik katman vardır, bir... Rahimde 120. günde oluşan ön ana program vardır, iki... doğana kadar ki süreç içinde programlanan ikinci katman vardır, üç... bir de doğum anında programlanan katman vardır, dört...

Ayrıca bu programlar, beynin yaydığı çeşitli mikrodalga yapıları dahi düzenlerler... Meselâ, birimin 120. günde gelen kozmik ışınıma göre beyninde açılan bir devre anti-çekim dalgalarını üretirse, bu kişi ölüm ötesi yaşamda, sizin tabirinizle "ruh"unu dünyanın çekim alanından kurtararak uzayın çeşitli katmanlarına ya da sizin deyişinizle cennetlere açılabilir !..

Bunun gibi, istidad ve yetenekler dahi hep bu kozmik ışınlar tarafından programlanır...

-Nasıl olur bu ?...

-Kullanmakta olduğunuz bilgisayarı düşün !... Bu bilgisayarlar, bir beynin son derece minyatürize edilmiş en ilkel şeklidir...

Önce o bilgisayarın beyin devreleri yapması istenen işleve göre programlanır... Sonra, o program doğrultusunda veriler yüklenmeye başlanır..

Bunun gibi, beyniniz de önce sizi vareden Kozmik bilincin gayesi istikâmetinde programın oluşacağı günde dünya üzerinde meydana getirilerek programlanır... Sonra o programa uygun verilerle yüklenmeye başlanır. Gerek bu programlanma ve gerekse yüklenme sizin alınyazısı dediğiniz şeyden başka bir şey değildir..

- Yani ben, şu sırada ne yaparsam yapayım kendi irademle yapmıyorum da bu programımın gereğini mi yapıyorum ?..

- Şunu kesinlikle unutma ki, hiç bir birim, kendi programı dışında davranışları asla meydana getiremez !...

Sen, ister kendi hür irademle yapıyorum, de; ister kaderimi yaşıyorum, de; netice itibariyle varoluş gayenin ve programının dışında bir şeyi yaşaman veya bir hedefe ulaşman asla mümkün olmaz !..

Zira, her araç varoluş programının gereğini yerine getirir !.

- Yani şimdi, biz, bir araç mıyız ?...

- Yapma Cem !.. Bırak şu beşerî duyguları !..

Sadece şu ortanın altındaki klasmanda yer alan galaksinizi ele alsak, 400 milyar yıldız var içinde, ki pek çoğu güneşinizden kat bekat büyük!...

O galaksi içindeki güneşiniz bir hiç hükmünde !..

Güneş, ismini taktığınız anayıldızınızın yanında dünyanız ise milyonda bir nisbetinde !

Ve o dünyanın üzerinde sen, veya türün milyarda bir bile değilsiniz !..

Araç olsan ne olur, olmasan ne olur !..

Bırak şartlanmalarını, bırak beşeri duygularını, bırak insanca düşünmeyi de, evrensel gerçeklere açıl !..

Bırak insanca düşünmeyi de, evrensel birim olmaya çalış !..

Önce, HADDİNİ BİL !...

Nerede, ne, ne kadar olduğunu kabullenmene bak... Sonra da, evrensel gerçeklere !

Şefkat, merhamet ve sair duygular , tüm hayvanlarda yapılarına göre mevcuttur.

Oysa insan, evrensel gerçeklere ve sırlara erebilecek bir kapasiteye sahip olma şansına ermiştir...

Kendindeki EVRENSEL SIRLAR erme şansını ve yetisini çok iyi değerlendirmeye çalış !.. Zira, bir daha dünyaya geri gelme ve bu şansı elde etme imkânına sahip olmıyacaksın !.

-Peki Elf, şayet astrolojik etkiler benim programımı bu gerçeğe eremiyecek şekilde oluşturmuş ise, elimden ne gelir ?..

-Programının ne olduğunu bilemediğine göre, sana düşen şey, o hedef istikâmetinde elinden geldiğince çalışmaktır.. Sen, evrensel sırlara ermek ve gereğini yaşamak için var edilmiş isen, sana bu kolaylaştırılmış ise, elbette ki çalışmaların başarıyla son bulacaktır...

- Peki Elf, EVRENSEL SIRLARA, Evrensel Gerçeğe, ÖZE nasıl ulaşacağım ?...

- Siz Tanrı'ya inanan bir toplum içinde yaşıyorsunuz ve öyle inanıyorsunuz değil mi ?

- Elf , TANRI'nın ne olduğunu bilemedim ki ben daha !

- Nasıl düşünüyorsun sen Tanrı'yı ?..

- En basit düşünce şekliyle!... Her şeyi meydana getiren bir şey var...

Çiçeği, insanı, dünyayı, yıldızları, galaksileri... Öyle ise Her şeyi meydana getiren ilk ana güç veya varlık, tanrı olmalı diye düşünülüyor !..

Dolayısıyla ben de, tanrı'nın o ilk gerçek ve mutlak güç olduğunu düşünüyorum.

- Peki, nerede veya nasıl bir şey ?..

- Her yerde !..

- Cem, beşerce düşünmeyi terketmeye çalış !...

- Elf, önce, bana açıklasana şu "beşerî düşünce" veya "insanca düşünce" deyimleriyle neyi kasteddiğini... başka nasıl düşünebilirim ki?...

Ben bir insan olduğuma göre, elbette ki insanca düşüneceğim...?

- Bak Cem, siz şu anda, beş duyu verileriyle kendini kilitlemiş, adeta şartlanmalar ve beşduyu verileriyle bloke olmuş bir beyinle, her şeyi anlayıp bütün sırları çözmeye çalışıyorsunuz !..

Oysa bu imkânsızdır !.

Önce, beşduyu verilerinin, yaşadığınız evrenden kesitsel veriler olduğunu farketmek zorundasınız!... onlar sadece kesitsel örneklerdir!.. Ve o örneklerin dışında daha sayısız varlıklar ve veriler mevcuttur!...

Dolayısıyla, sadece, o beş duyu verilerini asıl ve gerçek kabul edip, tüm evrensel gerçekleri bu beş duyu verileri üzerine inşa etmek gafletinden arınmalısınız !..

Şunu idrak etmelisin ki, sizin bildikleriniz, bilmediklerinize nisbetle sonsuzda birdir!..

Bilmediğiniz varlıkların, bilmediğiniz sistemlerin, bilmediğiniz evrensel kanunların haddi hesabı yoktur !..

Olmaz, deme; olmaz, olmaz!. Şeklindeki deyişiniz bu gerçeğe işaret eder!.

İnkâr, cahilin, cehlini örtmek için kullandığı savunma silâhıdır !... İlim sahibi bilmediği hiçbir şeyi inkâr etmez; gerçeğini, sistemini araştırır!

Sakınman gereken ilk şey, beş duyu verileriyle bloke olmuş bir beyinle yaşamak ve öylece bu dünyadan öte yaşama geçmektir !. Zira, evrensel sırlara açık bir yapıya kavuşmak için tek şansın şu dünya yaşantısıdır... !.. Çünki beyin elden çıktı mı artık hiç bir yeni veri kazanma şansın olmayacak!..

İşte, beş duyu verileriyle bloke olmuş ve şartlanmalarla kilitlenmiş, ötesine geçemeyen birimlerin düşünce şekillerine "beşeri düşünce"- "insanca düşünce" deriz. Oysa, sen bütün bunların ötesinde, son derece kapsamlı bir şekilde EVRENSEL SIRLARA ulaşabilecek beyin kapasitesine de sahipsin !...

Bütün mesele beynindeki bu boş duran, kullanılmayan muazzam kapasiteyi değerlendirebilmektir!.

Beynindeki boş durup, kullanılmayan o muazzam kapasitenin daha ilk bölümlerini kullanmaya başlayınca, ilk evrensel sırra ve gerçeğe ereceksin, ki o da bir TANRININ varolmayışıdır !..

- Ne, Tanrı yok mu ?..

- Elbette, TANRI diye bir varlık mevcut değildir !..

-Elf, Tanrı yok ise, dinler bir aldatmaca mıdır ?... Yakın yüzyılda birisi çıkmış ve "DİN AFYONDUR" demiş!. Yani dinlerin bir aldatmaca olduğu görüşünü mü ileri sürüyorsun?

- Hayır Cem !... Sadece, TANRI yoktur, diyorum... Yani, bir tanrı ve dolayısıyla da "tanrılık" kavramının sözkonusu olmadığını anlatmaya çalışıyorum..

- Peki bundan da dinlerin aldatmaca veya oyalamaca olduğu neticesi ortaya çıkmıyor mu ?... Demek üstün akıllı bir takım kişiler, toplum içinde belki de belirli üstün güçlerine dayanarak bir düzen kurmak için peygamberliklerini ilân, edip, din adı altında kendi sistemlerini kurdular... Öyle mi demek istiyorsun yani ?..

-Hayır !...

-Lütfen ELF!... Lutfen daha açık anlat ne demek istediğini... Zirâ neredeyse tüm beyin sigortalarım atacak !...

Hem diyorsun, tanrı yoktur, tanrılık mefhumu yoktur... Hem de bu görüşe dayalı olarak gelen "dini inkârı" reddediyorsun !...

Yani âdeta, Tanrıyı reddediyorsun ve dini kabul ediyorsun gibi bir çelişki sergiliyorsun !

Bir çelişkiye düşeceğini kabul etmem imkânsız !... Ama ne demek istediğini de bir türlü anlıyamıyorum...

Lûtfen çelişki gibi görünen şu hususu bana açıklar mısın ?...

-Memnuniyetle Cem !... Zevkle... Ancak isterdim ki, bu çelişkili görünen hususu sen çözüp, gerçeği ortaya çıkaraydın... Çünki sende bu kapasite mevcut !...

İşte bu sebeble de sana ne Tanrının yok oluşu, ne de astrolojinin bir bilim dalı oluşu hakkında daha fazla açıklamada bulunmayacağım şimdilik...

Hele biraz düşün... ve araştır...

Bakalım bu konuda neler bulacaksın ?...

ÖZDE Cem !...

- ÖZDE Elf...

* * *

Evet, bu veda kelimeleri dökülmüştü Cem'in ağzından ama neredeyse düşünme yetisini yitirmiş gibiydi !..

Nasıl eve geldi, nasıl içeri girdi, nasıl kendini koltuğa attı hiç hatırlamıyordu...

- Hey bu ne hal ?...

Diye Gönül'ün dokunuşuyla açtı gözlerini... Kafası öylesine duruyordu yerinde ama bomboş gözlerle de çevresine bakmaktan alamıyordu kendini.

- Ne anlatayım ki sana...Gene Elf bütün düşüncelerimi karmakarışık etti Astroloji gerçektir ve alınyazısı kozmik ışınlarla yazılır, dedi !... Tanrı yoktur, ama din vardır ve gerçektir; dedi.. Ve hiç birinin de izahını yapmadan kaybolup gitti !...

- "Tanrı yoktur, din vardır" mı dedi ?...

- Evet, aynen öyle !...

- Deli mi bu adam ?... Bana bak, senin bu uzaylı çılgının biri olmasın ?...

- Hayır !... Hayır, o çılgın olamaz !... Belki bir melek !... Ya da, öyle bir şey !... Ama bir gerçek !.. Tüm söylediklerinin altında gerçekler yatıyor ama, ne çare ki bende bunları kavrayacak kapasite henüz oluşmadı !...

Allah bana O'nun değerini idrak ettire !...

Ve öğrendiklerimin hazmını vere ...

* * *

DOKUZUNCU GÜN

Cem bir hafta boyunca kendi kitaplığında, hem de genel kütüphanede yaptığı kaynak araştırmalarında "burçlar ilmiyle" ilgili olarak çok enteresan verilere rastlamıştı.

Çok meşhur bazı islâm âlimleri, eserlerinde, "yeryüzünde olup biten herşeyin üzerinde burçların etkisinden" sözediyorlardı...

İnsanların kaderlerinin burçların tesirleri aracılığıyla yazıldığından söz eden ve dünyada, berzâh denilen kıyâmete kadarki geçiş âleminde ve cennetlerde olup biten her şeyin dahi burçların tesirleriyle meydana geldiğini yazan çok meşhur İslâm âlimi o devirde bunu nasıl tesbit edebilmişti .

Bugüne kadar hiç bilmediği bir dünya ve ilim içinde kendini bulan Cem, sarhoş gibi geziniyordu... Öylesine, bugüne kadar habersiz olduğu gerçeklerle karşılaşıyordu ki, seyretmekte olduğu dünya ve değer yargıları her an değişime taâbi oluyordu..

Zaman zaman sıkılıyor, bunalıyor; zaman zaman patlıyacakmış gibi oluyor; zaman zaman tüm bildiklerini inkâr edip bomboş bir şekilde sokaklarda avare avare dolaşmayı yeğliyordu...

O yaşa kadar, en değer verdiği şeylerin birer hiç olduğunu, tamamiyle şartlanma yoluyla kabul edilmiş boş balonlar olduğunu idrak etmek, tüm düşünce sistemini allak bullak etmişti !..

Eğer idrâk gücü zayıf biri olsaydı, belki de herşeyi inkâr edip, tam bir bedensel yaşam düzeyine bile düşebilirdi... Ama bu ilkelliğe düşmesine de büyük bir engel vardı: derin düşünce ve idrak gücü !...

Tüm düşünce sistemini ve değer yargılarını alt üst eden bu yeni gerçekleri, son noktasına kadar keşfedip anlama azmi, onun en ufak bir sapma yapmasına müsaade etmiyordu !..

Şimdi bütün hedefi, İdepya'lı Elf kadar, içinde yaşadığı sistemi kavramaktı...

Temiz havada rahat düşünebilmek amacıyla denize tepeden bakan ormana gitmiş, orada bir banka oturmuş, öylesine bakıyordu aşağılara...

Kafası, hep "astroloji ilmine" takılıydı !...

Nasıl oluyordu da, insan beyinleri, bu kozmik ışınların tesirleriyle programlanıyordu ?.

Eğer insan beyinleri kozmik ışınlarla programlanıyorsa, sonradan bu programlarda değişiklik oluyor muydu olmuyor muydu ?...

Kozmik ışınların programladığı beyinlerde, değişiklik yapmak mümkün ise, bu nasıl gerçekleşebilirdi ?...

Gerçekleştiremiyenlerin hali ne olacaktı...

Sualler sualler sualler...

Acaba bir gün tüm suallerinin cevaplarını alabilecek miydi ?...

- ÖZDE Cem !...

Her zamanki gibi sual küpüsün gene!.. Bu titreşimin beni çekti ya zaten!

Bedensel dürtüleri istikametinde yaşayan ilkeller arasında, senin gibi düşünebilme mekanizmasını çalıştırabilen bir birimle karşılaşmak ne kadar hoş !..

- ÖZDE Elf !.. Bugün, ne kadar güzel iltifatlarına nail oldum !..

Ama çözüme ulaşmayan sualler içindeyken inan insan hiç mutlu olamıyor!.. Hele bir de şu son "Burçlar ilmi"ni karşıma çıkarmadın mı... Hepten karmakarışık bir hâl aldı kafam...

Ya, o hayal mi gerçek mi meselesi.. !

Elf, lûtfen, önce bana şu hayâl-gerçek meselesini anlıyabileceğim bir şekilde açıklar mısın ?

Beş duyu ile algılayıp "gerçek" diye kabullendiğimiz dünya, nasıl oluyor da hayâl olabiliyor ?...

- Bak Cem, madem ki sordun, sana anlatacağım... Ama şu anda bu konuyu tam anlamıyla kavrayamayacağını da biliyorum...

Zira, öylesine, beş duyu verileri ile değerlendirmeye bloke olmuş ki beyniniz; beş duyu verilerininn üstüne çıkıp, ilmî düşünme ve değerlendirme yeteneğinizi yitirmişsiniz !..

Buna rağmen anlatacağım... Elastik kab, zorlanarak genişler; elastikiyeti olmayan ise dönüşüme girer...

- Bu son dediğini anlıyamadım ama sormayacağım da Elf !... Zira şu hayâl-gerçek farkını anlamak ilk hedefim... Sonra da beynin geliştirilmesini öğrenmek istiyorum...

Beyin programımız kozmik ışınlarla düzenlendiğine göre, bunda bir değişiklik yapabilme imkânına sahip miyiz değil miyiz? Bunu öğrenmek istiyorum... Zirâ benim için son derece önemli bir konu bu.. ?

- Evet Cem... Sana bugün iki konuyu da anlatacağım... Dilerim yeterince çözüme ulaşabilirsin..

Önce, sana şunu söyliyeyim Cem...

Bu belki, şu andaki bilim verilerinize ters düşecek ama, kesin olarak bil ki, evren adıyla tanımladığınız yapı, varlık sonsuz ve sınırsız boyutlu tek bir vücuddur!... Ve gerçeği itibariyle de öylesine bir TEK'tir ki, onda ikinci bir varlık düşünülemez !...

- Elf, ya evrendeki sayısız galâksiler, yıldızlar, ve canlılar... ?

Elf sanki canı sıkılmış gibi bir görüntü aldı, Cem'in sabırsız davranışından dolayı... Anlatımının yarıda kesilmesinden hiç hoşlanmamış gibiydi...

Bunu farkeden Cem, hemen özür diledi...

- Bağışla Elf !... Üzgünüm !... Sözünü yarıda kesmek istememiştim...

Ancak biz en son bilimsel verilere göre, Evreni sonlu-sınırlı bir küre gibi düşünürken; sen çıkıp da "sonsuz- sınırsız TEK" tir deyince birden kendimi tutamadım... Lütfen devam et...

- Zaten tüm yanılgılarınızın temelinde de bu konudaki bilgisizliğiniz yatıyor!. Beş duyu verilerini esas gerçek zan ederek, ona dayalı bir sistem bina etmeye çalışıyorsunuz; ki bu da tümüyle gerçeği algılamanıza engel oluyor !..

Bak şimdi şu anlatacaklarına çok dikkat et...

Beyine, şu gözbebeğinizle belirli verileri ulaştırınca, göz sisteminizin değerlendirme kapasitesi içinde kalan şeyler için beyniniz "var" hükmünü veriyor... Oysa, gözün görme sınırları dışında kalan sayısız şey var !...

Bunun gibi, gözle değil de, ilimle bakarsanız eğer. Gerçekte, bedeniniz ile hava ve karşınızdaki kişinin bedeni, tümüyle bileşik atomik bir kitledir!.

Ancak unutma ki, bu da bu atom boyutunun gerçeğidir!. Mutlak gerçek değil!.

Atom boyutuna GÖRE gerçektir bu !...

Eğer, daha yüksek oranda bir zumlama yaparsanız... Işınsal boyuta inerseniz...

Bu boyut bilincine GÖRE ne dünya vardır, ne yıldızlar, ne galâksiler!.

Nihayet bilebildiğimiz kadarıyla salt bilinç- enerji noktasında, bu boyutta tek bir bilinç-enerji türünün varlığıyla karşı karşıya kalırız ki; bu sonsuz- sınırsız TEK boyutunda, kendisinin dışında hiç bir şey mevcut değildir!.

Şimdi iyi düşün ve kavramaya çalış...

Esas orijin, gerçek, bu olduğuna göre, nerede çokluk kavramı ?...

Dikkat et !...

Her boyut, ve o boyutun varlıkları, gene o boyutun içinde var olanlara göre mevcut !...

Yani, boyutlar, boyutların kendi yapısındaki varlıklara göre var !...

Bir boyuta göre "var" olan, diğer bir boyuta göre "yok" hükmünde!.

Bu ne demektir ?... Bu şu demektir:

Sen, algılama aracının kapasitesine göre "var" kabul ettiğin bir boyutun esiri olarak yaşamına devam ediyorsun !...

Oysa senin hapishanen olan o boyutun dışında, sayısız boyutlar ve dolayısıyla âlemler mevcuttur; ki, bu da en az bir o kadar farklı değer yargılarıdır, demektir !...

Yani, sen, hangi anda ve boyutta ve hangi konuda bir değer yargısı ile kendini sabitlersen veya bloke edersen; bu demektir ki , sen, evrende kendi kendini ilkelliğe mahkûm etmişindir !...

Buna karşılık, tüm değer yargılarından arınıp, her yeniye açık olmak ve o yeniyi araştırıp anlamaya çalışmak suretiyle de bilgi birikimini sürekli geliştirebilirsin...

Bu, yeniye açıklık da, beynin tarafından mikrodalga bedenine yükleneceği için, sonsuza dek yeni boyutlara ve yaşama adapte olabilirsin...

-Pardon Elf, lütfen mazur gör, şurayı anlıyamadım...

TEK, nasıl oluyor da çok boyutlu çokluğu meydana getiriyor ?

-Elbette mazursun Cem !... Beş duyu blokajlı ilkel beyinler arasında şu düzeyde düşünebilmen bile çok büyük bir olay !... Elbette mazursun !...

TEK, bilincinde, sayısız manâlar ve oluşlar geçirmiş; ve bunları bilincinde geçirmesiyle birlikte de, boyutlar ve boyutların seyredicileri olarak algılamıştır !...

Zira, her boyut ve o boyutun varlıkları, ancak gene o boyutun algılayıcı varlıkları tarafından seyredilebilir...

Ama, o seyredicilerde seyreden de gene O TEK bilinçtir !...

Dolayısıyla da var olan yegane mevcut TEK'tir !...

Zaten sizin önderiniz olan kişi de insanları bu konuda uyarmış ve

"sakın boş yere tanrılara tapınarak ömrünüzü hebâ etmeyin !.. Tanrı yoktur, ilâh yoktur!. Dolayısıyla, tanrılık mefhumu da yoktur !...

Yegâne var olan TEK'tir, yani "AHAD"dır, "ALLAH"tır" diyerek bu mutlak gerçeğe dikkatlerinizi yöneltmek istemiştir !

Cem'in kafası biraz daha bulandı , karıştı! ...

İslâm'ın Tanrı anlayışını hiç böyle düşünmemişti, bugüne kadar !...

Çeşitli şekillerde ve yapılarda bir çok tanrı yok; bir tane tanrı var; onun da adı Allah'tır; gibi düşünmüştü bugüne dek !...

Oysa Elf, ona şimdiye kadar kimsenin böylesine açık bir şekilde anlatmadığı bir gerçeği vurguluyordu:

"Tanrı yoktur !... Tanrılık kavramı yoktur"!...

"ALLAH", mevcut olan TEK vücuddur !... AHAD'dır !

Hemen aklına İslâmın kutsal kitabındaki "ihlâs" sûresi geldi... ne diyordu...

"ALLAH Ahad'dır... TEK'tir... O'na, ne bir şey girer ne de Ondan bir şey çıkar... Ne O, bir şeyden meydana gelmiş, ne de O'dan meydana gelmiş ikinci bir şey vardır !... O'nun misli, dengi, benzeri de mevcut değildir, TEK'tir !."

- Elf, hiç bugüne kadar "ALLAH"ı bu manâda düşünmemiştim !... Ne kadar değişik bir yaklaşım bu !...

- Cem, sizin, bu konudaki Önderinizin açıklamalarından hiç haberiniz yok !..

Siz hâlâ, geçmiş "tek tanrılı" topluluklar düzeyinin ilkelliği içinde yaşı yorsunuz !...

Önderiniz, dünyaya gelmiş geçmiş en üstün değerlendirme ve gerçekleri açıklama gücüne ve yetisine sahip, birim olmasına rağmen; çok üzücüdür ki sizler O'nu hiç anlıyamamışsınız !...

O, size evrensel bir gerçeği açıklamış ve buna göre o gerçeği idrâk edip yaşamanızı istemişken, mâalesef sizler hâlâ binlerle asırdır devam edegelen "tek tanrı" anlayışı içinde yaşamınızı sürdürüyorsunuz...

Konunun şeklinde ve taklidinde dalgalanıp duruyorsunuz...

Anlamıyorsunuz, düşünemiyorsunuz "Tanrı-İlâh yoktur, sadece ALLAH vardır" mesajının mânâsını !...

Ve dolayısıyla da bu ömür sermayesi böylece uçup gidiyor elinizden!.

- Elf yemin ederim ki, beynim içinde sanki binlerle bomba patlamış da hurdahaş olmuşum gibi !... Sana da mâlûmdur ya !...

Bilemiyorum ne diyeceğimi ve nasıl bir sistem oluşturacağımı... Sayısız sual çıkıyor bir anda...

Madem, bir Tanrı bir ilâh yok, -ki islâm dininin ilk esası da buna iman etmek- öyle ise bunca ibadet niye ?... Kime ?... Niçin ?...

Offf !... Kafam durucak neredeyse !... Eğer bu şoku atlatabilirsem bravo bana !.

- Atlatırsın, atlatırsın !... Zaten başka çaren de yok !... Sizin tabirinizle, ya bu deveyi güdeceksin , ya bu deveyi güdeceksin !...

Değil mi ki gerçeğe tâlib oldun, onu elde etmenin sıkıntılarına da göğüs gereceksin ki huzur ve saadetine de eresin !..

- Peki, lûtfen söyler misin o zaman, Allah'ın bir tanrı olmadığını açıklayan kişi, niçin ibadet adı altında bir çok fiilden sözetmiş !...

Tanrı varolmadığına göre, kime ve niye ibadet edilsin ?...

Tanrı varolmadığına göre, tanrılık kavramı da yoktur elbette !...

Öyle ise, dindeki ibadetler niye ?...

Elf, bu sorunun cevabını vermeden önce öyle bir tavır takındı ki, Cem'e, sanki abes bir şey sormuş gibi geldi...

Elf, tavrıyla, böyle basit bir sual de olur mu, gibilerden omuz silkti ve yüzünü buruşturdu... Suali çok ilkel bulmuştu sanki !...

- Niye yemek yeyip su içiyorsunuz ?...

Cem, dünyalar kadar önemli büyük balonuna iğne saplanmış gibi oldu!...

Cevab beklerken son derece basit bir sual ile karşılaşmıştı...

Otomatik olarak cevapladı:

- Vücudumun ihtiyacı için öncelikle !... Sonra da zevk almak için !...

Elf, onun bu cümlesine ayna tuttu:

- İbadet de dalga bedeninin ihtiyacı için öncelikle!. Sonra da bilincinin zevki için!

Bu kadar basit bir cevabın olabileceğini hiç düşünememişti Cem !...

- "Allah'ın sizin ibadetlerinize ihtiyacı yoktur; ne yaparsanız kendinizedir, kendiniz içindir" diye büyüklerinizden hiç işitmediniz mi bu gerçeği şimdiye kadar Cem !...

diye devam etti Elf !...

"Ne kadar orijinal ve enteresan bir birimdi şu Elf !... Çözümü en zor meseleleri bir anda son derece basite indirgeyip, üç- beş cümle ile biranda açıklığa kavuşturuveriyordu !... Sanki bir birim değil, duygulardan arınmış dünyalar büyüklüğünde bir bilgisayardı !.."

diye düşündü Cem !..

Nasıl böyle bir birim oluyordu!. Demek ki gerçekten bildikleri bir hiçti!..

Bu acziyet hali içinde teslim etti kendisini ELF'e...

- Elf, bütün varlığımla sana teslimim !...

Lütfen beni evrensel gerçekler boyutuna ulaştır ve gerçeği; göresel gerçeği değil, mutlak ve kesin gerçeği kavrayıp gereğini yaşayabilmem için bana yardımcı ol !...

demek mecburiyetini duydu kendinde... Ve dedi de !.

Zirâ kendini şu anda yumurtanın içindeki bir civciv gibi hissediyordu !.. Bütün dünyası, o küçücük yumurta !...

Elf ise dış dünyanın gerçeklerine dair bilgi kırıntılarını bir şırınga ile dünyası olan yumurtanın içine sokuyordu !... Ve o da, o bilgi kırıntılarından yumurtanın dışındaki gerçeklik âlemini tanımaya çalışıyordu...

Ve sorun yumurtanın çatlatılıp, kırılıp, kendisinin o gerçeklik âlemine intikâli idi !...

"Ölmeden evvel ölünüz" işaretiyle vurgulanan "insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" mesajı bu yumurtanın çatlatılması ve kırılmasıyla mı alâkalıydı acaba ?...

- Yumurtanı kırmak bana düşmez Cem !...

Diye konuştu Elf !... Onun bütün düşündüklerine vakıf olarak kafasından geçenlere cevap verdi... Çözümü gösteriyordu onu...

- Yapının doğasına aykırıdır bu !... Her civciv kendi yumurtasını kırıp dünyaya açılmak zorundadır... Yaşıyacak hale eriştiğinde, civciv kendi yumurtasını kırıp dünya ile tanışır!.

Şayet sen vakti gelmeden o yumurtayı kırarsan, ona iyilik değil, zarar vermiş olursun!... İpek böceği de öyle değil mi ?...

Kozasını, vakti geldiğinde deler ve kelebek olarak uçar gider !

- Ama bir de o kozayı delip, kelebek olup uçamadan önce kozayla birlikte kaynar kazanı boylamak var, değil mi ?... Kozadan çıkamadan !...

- Eee, o da işin başka bir yanı !.. Kozasını delip kelebek olarak uçanlar olduğu gibi, kozasını delme imkanına ulaşamadan, tırtıl olarak kozayla birlikte kaynar kazanı boylamak da söz konusu !...

- Peki, o kozasıyla birlikte kaynar kazanı boylayanların suçu ne?... Günahı ne?... Niye bazıları kozayı delip dünyanın güzelliklerine kanat açabilirken güzel bir kelebek olarak; diğerleri kozayı delme fırsatına erişemeden bir tırtıl olarak kaynar kazanı boyluyorlar ?...

- Cem, yavru ceylanın suçu ne ki, aslanın dişleri ve pençeleri altında canlı canlı parçalanarak öldürülüyor... Kendini bir an aslanın ya da bir kaplanın pençeleriyle diri diri parçalanarak yenme halinde hissetmeye çalışır mısın lütfen !... Suçu, günahı ne o ceylan yavrusunun ?... Ya o çayırda anasının dizi dibinde sıçrayan kuzunun suçu ve günahı ne ki, insan eliyle kesiliyor parçlanıyor ve ateşte kızartılarak zevkle yeniliyor ?

-Yemin ederim ki, bu yönümüzle o aslanlar ya da kaplanlar gibiyiz... Değil mi Elf !..

-Ama senden istenen bir aslan ya da bir kaplan gibi yaşaman değil; insan olman !... Yani, düşünebilen, kendi gerçek değerlerinle kendini tanıyabilmen, dolayısıyla evrensel sırlar ile özdeşleşebilmen !...

Sizin basit anlatımınız ile, "Allah'a ermen" !... Bir bilebilsen bu iki kelimenin derinliğindeki sonsuz anlamları...

-Nasıl olacak bu Elf ?... Bir an bakıyorum her şey son derece basit ve apaçık ortada... İkinci bir an bakıyorum, her şey çözülmesi imkânsız derecede karmakarışık ve kördüğüm !.. Nasıl bütün bunlar yerli yerine oturtulacak hiç bilemiyorum...

-Allah büyüktür, dersiniz ya Cem... Elbette arayan bulur, sizin deyiminiz ile !... Belâsını da mevlâsını da !.. Görelim mevlâ neyler, neylerse güzel eyler...

Şimdilik ÖZDE !...

- Hey dur Elf !... Beni, bu karma karışık halde bırakamazsın !..

Ama bırakmıştı işte !.. "Özde" demiş ve bağlantıyı keserek Cem'i kendi haline bırakmıştı Elf !...

Denizler durulmaz dalgalanmadan...

Ama bu arada dalgalanma ile değil, kasırgayla tarif edilebilirdi Cem'in denizlerinin hali..

* * *

ONUNCU GÜN

Elf ile son buluşmasından bu yana tam 15 gün geçmişti !...

Bu süre zarfında okullar da tatil olmuş, okuldan yana başı iyice rahat etmişti... Cem şimdi tüm faaliyetini bu konuya hasretmiş; içine kıyısından köşesinden girdiği konuyu iyice anlayıp kendinde oturtmaya çalışıyordu...

Ancak, son görüşmede sormuş olduğu suallerin cevablarını da şu ana dek bulabilmiş değildi... Boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyordu !

Bir türlü anlayamamıştı, "Allah"ın bir tanrı olmadığını !.. İlâh olmadığını !..

"Evrenin, daha doğrusu, Evren ismiyle işaret edilen sonsuz - sınırsız TEK'in, tanrılık kavramından da münezzeh olduğunu" ucundan ucundan hissetmişti ama, bu hissedişin getirdiği öyle sorularla karşı karşıya idi ki; bunları sıralamak bile çok zordu !...

İbadet, bir tanrı varolmadığına göre; kişinin kendisi için yapılması zorunlu çalışmalardı... Öyle ise niçin zorunlu ?..

- Cem, istedim ki bu sorunun cevabını kendi ilminle bulabilesin... Ama onbeş gündür hep bu soruyu tekrar etmene rağmen, bir türlü cevabını veremedin... Ve ben de yeniden bağlantı kurmak zorunluluğunu duydum.. Gel şimdi beraberce bu zorunluluğun nereden kaynaklandığını tesbit edelim...

-Sana ne kadar borçlu olduğumu ve minnet duyduğumu ifade etsem bu azdır Elf !... Senin sayende tüm içinde yaşadığım ortama ve âleme bakış açım değişti...

Ancak bütün buna rağmen, dönüp arkama baktığım zaman hâlâ bir arpa boyu yol gitmiş hissediyorum kendimi...

Yaşama dair tüm değer yargılarım sıfır oldu!.. Hiç bir şey için değerli değersiz yorumlarında bulunamaz oldum !..

Bir an kendimi onun yerine koyuyorum, o şartlar içinde ben olabilirdim diyorum, ve ona sevgiyle bakmaktan başka bir şey gelmiyor elimden... Hiç bir şeye kızamıyorum !..

Zira, onun yerinde ben olsaydım ve ben de onun yaptıklarına şartlandırılmış olsaydım; ben de farklı bir şey yapamazdım gibi geliyor... Ve bu yüzden de kızamıyorum!...

Ama bütün bunlara rağmen cevabını veremediğim o kadar çok soru var ki, bu yüzden de huzura ermiş değilim...

Meselâ, son görüşmemizde açıkta kalan bir soru var...

Tanrı varolmadığına, mevcud olan yegâne varlık Ahad olan "ALLAH" olduğuna göre; kişi niçin ibadet etmek zorunda ?...

Evet, biliyorum, buna kendi ihtiyacı için cevabını verdik ama, bu bana yeterli olmadı !

Niçin insan ibadet etmek zorunda.. ? Ne getirecek ibadet kişiye ?..

Lütfen Elf, bunu bana açıklar mısın ?

- Bak Cem, şunu sakın aklından çıkartma...

"Evren" ismi altında gizli, madem ki bir Kozmik bilinç vardır ve onun da gayrı hiç bir şey mevcut değildir; bu takdirde demektir ki, yersiz, yanlış ve sistem dışı hiç bir olay ve fiil sözkonusu olamaz !.. Öyle mi ?....

- Elbette !... Kesinlikle öyle !.

- Demek ki, her yapılan fiilin, sistem gereği tabiî ve otomatik olarak oluşan sonucu var... Bu da demektir ki, senden ne fiîl çıkarsa, bunun neticesini otomatik olarak yaşayacaksın...

Dolayısıyla, kişi için, kendisinden ortaya çıkan fiîllerin sonucundan başka bir şey asla sözkonusu değildir...

Nitekim, ne diyorsunuz... "Ne ekersen, onu biçersin".. "Yağmur eken fırtına biçer"...

İşte bu sebeble, öncelikle bilelim ki, kişi ne yaparsa onun neticesine katlanmak zorunda olacaktır !...

Öyle ise ilk iş, neye ulaşmak istiyorsak onun için gerekli çalışmaları yapma mecburiyetinde olduğumuzu kavramaktır...

Bundan sonraki ikinci iş ise, beyninizin çalışma sistemini idrâk etmektir..

Eğer beynin nasıl çalıştığını anlarsan, ibadetin de ne için veya hangi gayeye yönelik olarak konulmuş olduğunu idrâk edebilirsin... Aksi halde, içinde bulunacağın idrâk yetersizliği, senin bir çok şeyi ihmal etmene yol açacaktır ki, bu ihmâlinin de sonucunu çok pahalı ödemek zorunda kalırsın !..

- Peki öyle ise, beyinle ibadet ilişkisini bana açıklar mısın Elf ?...

-Bak Cem, beyniniz tamamiyle bioelektrik enerji ile çalışan bir bilgisayar gibidir... Yeyip içtikleriniz, bedenin enerji ihtiyacını temin içindir, bunu biliyorsunuz... Aldığınız gıdalardan oluşan bioelektrik enerji beyninizde bir yönüyle bedene dönük bir biçimde değerlendirilirken, öte yandan ikinci bir devresiyle de ruhu üretecek bir biçimde değerlendirilir.

Yani aldığınız gıdalar bioenerjiye dönüştürülerek beyne ulaştıktan sonra, burada da dalga enerjiye dönüştürülerek "RUH" ismini verdiğiniz ölümötesi dalga bedeninizi meydana getirir...

- ELF, sana rica etsem, lûtfen bana "RUH" hakında biraz daha açıklama yapar mısın ? "RUH" hakkında bilgimiz son derece az !..

Sadece ölümötesi yaşam bedenimiz olarak biliyoruz Ruhu o kadar...

Eskiler ruh hakkında çok değişik, mecazî bir takım tanımlamalar yapmışlar ama bunlar da işin gerçeğini kavrayabilmek için son derece yetersiz kalıyor... Nedir RUH ?.. Nasıl bir şeydir... Nasıl görür, işitir, yapısal özellikleri nelerdir ?..

- Sana "RUH" ismini verdiğiniz ölümötesi bedeninizin bütün özelliklerini elimden geldiğince anlatayım Cem... Ta ki, artık bu konuda kafanda hiç bir pürüz kalmasın...

Önce şunu bil ki, "RUH" gerçek yapısı itibariyle bazılarında üç ve bazılarında da dört katmandan meydana gelmiştir..

1. Taşıyıcı dalgalar..

2. Anti- çekim dalgaları..

3. Enerji dalgaları..

4. Bellek dalgaları..

- Hiç duymamıştım bunu Elf !... Yani, şimdi benim ruhum dört katlı bir yapıdan mı oluşuyor... ?

- Evet, senin ruhun sanki dört katlı bir yapıdan oluşuyor !... Ama herkesinki böyle değildir !..

- Nasıl yani Elf?. Kiminin ruhu üç katlı, kiminin ki de dört katlı mı?

- Buna "katlı" yerine "katmandan oluşuyor" deyimini kullansan daha yerinde olur...

Çünki dalga yapıda, dalgalar kat kat değil, birbiri üzerine bindirilme şeklindedir, şayet tabiri uygun ise... Hani şu, televizyon dalgaları üzerine bindirilmiş ses ve görüntü dalgaları gibi...

- Peki benim ruhumun dört katmandan olduğunu söyledin, bazılarınınkinin ise üç katmandan olduğunu ifade ettin... Nasıl oluyor bu... Sebebi ne ne ?

- Bir insan hayatında en önemli şey, "RUH" adını verdiğiniz bu yapıdaki üç veya dört katmanlı olması olayıdır... Az önce bahsetmiş olduğum "anti- çekim" dalgaları her beyin tarafından üretilmez...

Şayet, bir beyin bu "anti- çekim" dalgaları üretip, "taşıyıcı" dalgalar dediğimiz anayapıya yüklerse, o kişinin ruhu bedenden kurtulduktan sonra dünyanın manyetik çekim alanından da, daha sonra güneşin çekim alanından da kendini kurtarıp; önce uzaya açılabilir; daha sonra da boyut değiştirme olanağını elde edebilir !.

- Boyut değiştirme mi ?...

-Bunu şimdilik sorma zirâ konuyu dağıtırsın... Önce, sormuş olduğun bu sorunun cevabını etraflıca öğren !..

- Özür dilerim Elf !... Fakat merakımı hoşgör !.. O kadar değişik ve bugüne kadar hiç duymadığım şeylerden söz ediyorsun ki, hangi birini anlıyacağımı şaşırıyorum...

- Haklısın !... Belki senin yerinde ben olsaydım, ben de aynı şeyi yapardım... Evet, gelelim kaldığımız yere...

"RUH" esas itibariyle, dört veya üç katmandan meydana gelir demiştim...

Sizin ölümötesi yaşam kişiliğinizi ve bedeninizi oluşturan şey "taşıyıcı dalgalar" adını verdiğim hologramik görüntü özelliğine sahip mikrodalga yapıdır...

"Bellek" dalgaları ise, "taşıyıcı" dalgalar üzerine bindirilmiş tüm zihni fonksiyonlardan ibarettir...

Tüm düşünceler, duygular, arzu ve korkular beyinde yaşandığı anda, otomatik olarak "bellek" dalgaları şeklinde "taşıyıcı" dalgalara yüklenir...

- Kişi ölünce bütün hayatı gözünün önünden geçer, derler... Bu nasıl oluyor ?...

-Anlatıyorum ya işte... Senin bütün yaşamın boyunca kafandan geçen ve fiile dönüşen her şey "bellek" dalgaları şeklinde "taşıyıcı" dalgaları yüklenmiş ve tüm bedeninde hologramik bir bçimde yer almıştır... Dolayısıyla ruh, beden kaydından veya bedenin elektromanyetik çekim alanından kendisini kurtardığı anda, tüm geçmişini bütün detayları ile bir anda seyreder...

- Ya başkaları...

- Başkaları da onları okuyabilir !...

- Ne !... Yani, biz o tarafta şeffaf mı olacağız ?...

- Elbette !.. Ne sandın ki ?.. Dünyada yaşarken nasıl bir insan olduğunu çevrendeki herkes okuyabilecek !...

- Yapma Elf, bu çok korkunç bir şey !... Belki cehennemden bile korkunç !...

Yani, şimdi karşıma gelen herhangi bir kişi benim tüm yaptıklarımı, yaşadıklarımı, günahlarımı- sevablarımı okuyacak öyle mi ?...

- Şayet silinmemiş ise, evet !..

- Silinmemiş ise.. ?

- Evet, "bellek" dalgalarına yüklenmiş ve enerji dalgaları olarak yerini almış menfi düşünce ve duygular silintilerle kayıttan düşürülmemiş ise, ruhta sabit kalır ve ölümötesinde de herkes tarafından okunabilir !..

- Bir dakika... Anladığımı tekrar edeyim bir kere...

Şimdi, benim tüm düşünce ve duygularım ve fiillerim, "bellek" dalgaları ile, ruhuma yani "taşıyıcı" dalgalar şeklinde mikrodalga bedenime yükleniyor..

-Önce şurayı iyi kavra... İnsandaki, "RUH" adı, bu dört dalga katmanının toplu adıdır.

Dolayısıyla "bellek" dalgaları ayrı, "ruh" ayrı bir şey değildir !.. Ya topluca "RUH" dersin... Ya da katmanlarından sözedersin...

-Yani benim tüm özelliklerim "bellek" dalgaları şeklinde hologramik bir biçimde "taşıyıcı" dalgalara yükleniyor... Öyle mi ?

- Evet...

-Sonra bunların bir kısmının silinebilmesi de sözkonusu olabiliyor öyle mi ?... Yani ben, bu kaydedilmiş dalgaların bir kısmını silebilirim mi ?..

-Evet !.. Bu kaydedilmiş dalgaların istenmeyen olumsuzlarını silebilmek de insanların elindedir !..

- Elf, sen inanılmaz bir insansın!. İnanılamıyacak şeyler söylüyorsun!

- Pardon Cem !... Özür dilerim, ama ben bir insan değilim !...

DünyaNIZda, yanındayım; ama dünyaNIZdan biri değilim ben !...

Sizin değer yargılarınız ve son derece sınırlı, evrensel gerçekler ile bağdaşmayan sözde ilminiz beni hiç bağlamaz !..

-Bağışla Elf !.. Dilim sürçtü heyecandan... Öyle bildiklerimizin dışında şeylerden bahsediyorsun ki, bir an için ne diyeceğimi şaşırdım !.

- Biliyorum, mâzursun Cem... Çünki sen kendini hâlâ bir insan sanıyorsun !... ÖZÜNDEN perdelisin !...

Velev ki gerçekleri bilmek, asla o düzeyde yaşamak değildir...

Ne demiş içinizden biri... "Bal kavanozu yalanmakla, ağız tadlanası değil!.."...

Unutma ki, bu anlattıklarımı idrak edip yaşıyamazsan, bütün öğretilerim sana sadece bir yüktür; ve gelecekte de büyük ızdırap kaynağı olacaktır !... Zira, bütün bunları bilip de ulaşamamanın pişmanlılık ateşi seni korkunç bir şekilde kavuracaktır !.

-Haklısın Elf... Ama ne var ki, kırk yıllık Kâni, olamıyor bir anda Yani!

- Ne demek o ?..

- Uzun bir hikâye... Yani, insan kırk yıl bir şeye şartlandıktan sonra bir anda onları atıp öğrendiğini günlük yaşama sokamıyor anlamında bir söz !..

Evet Elf... Gelelim biz gene şu "RUH" konusuna... Silinti nasıl oluyor ?...

- Sen silinti işinden önce ruhun yapısını iyice bir anla...

-Evet, haklısın... Şimdi "taşıyıcı" dalgaları anladım... Esas ölümötesi beden o oluyor... Ondaki kişilik de "bellek" dalgalarıyla oluşuyor... "Anti- Çekim" dalgaları neydi, onu açar mısın lûtfen.. ?

-"Anti- Çekim" dalgaları az önce de anlattığım beyin çekirdeğinin ana rahmindeki 120. günde kendisine isabet eden bazı tür kozmik ışınım sonucunda yaydığı ve taşıyıcı dalgalara yüklediği bir çeşit dalgadır !.

Belirli beyin çalışmaları ile bu dalgalar güçlendirilebilir veya doğmatik bir şekilde üretilmeye devam edilir...

- Yani, biz istersek, bir takım dalgalar ile "anti-çekim" dalgalarını güçlendirebilir miyiz ?

- Elbette... Sizin "iyonizasyon" dediğiniz bedensel yer değiştirme olayları bu güçlü "anti-çekim" dalgaları ile yüklenmiş bedenler için sözkonusudur... Ama bu gerçeği bilemediğiniz için, siz olayı "iyonizasyon" olarak düşünüyorsunuz !..

- Peki her yer değiştirme olayının gerçekleştireni biz "anti-çekim" dalgası sahibi olarak düşünebilir miyiz ?. Yani, o kişiyi aynı zamanda cennetlik olarak düşünebilir miyiz ?..

- Elbette... Sizin "said" dediğiniz kişiler; işte o, ruhunda "anti-çekim" dalgaları olan kişilerdir...

- Bu durumda her yer değiştirme olayını gerçekleştiren kişiyi biz "anti- çekim" dalgasına sahip olarak mı kabul edeceğiz.. ?

- Onu siz bilemezsiniz !...

Aranızdan bilerek veya bilmiyerek setrililerle ilişkide olan pek çok kişi vardır ki, bunların bazılarına setrililer mekân değiştirtebilirler... Ve onlar da bunun farkında olmayabilirler !.. Kendilerinin bile bilmediği bir şeyi, siz nereden bileceksiniz...

Velev ki bu sahalarda çok büyük bir ilim sahibi olarak o kişinin durumunu çözebilesiniz !...

- Ya ben, "anti- çekim" dalgalarımı nasıl güçlendirebilirim ?..

-Ne kadar acelecisin Cem !.. Adın gibi , her şeyi kendinde cem etmek istiyorsun... ama, bir anda !.. İşte bu imkânsızdır !... Her şey zaman içersinde, yani birbiri üzerine sıralama içinde oluşur... Sırası beş aşama sonra gelecek şeyi şu anda istemek abestir, yersizdir...

Zaten kozmik plânda herşey programlanmış ve o düzen içinde evrende bulunan her ŞEY varoluş programının gereğini gerektiği bir biçimde yerine getirmektedir...

Eğer bunu farkedersen, artık hiç bir şeyi de yersiz, yanlış veya gereksiz olarak nitelendiremezsin

Vücuduna bak !... Akciğerin kanı temizler; böbreklerin su katmanındaki atık maddeleri idrar adı altında atar !.. Birinin doğası, programı akciğer olmak ve gereğini yerine getirmektir, ötekinin ise böbrek olmak ve idrarı elde ederek dışarı atmak !... Ne böbrek, Akciğer olabilir, ne de akciğer böbrek...

Akıllı, olgun kişi her birini yerli yerince bulur ve değiştirmeye kalkışmaz.

- Öyle ise, bir insanda doğuştan "anti- çekim" dalgaları üretilmeye başlanmamış ise, sonradan da başlamayacaktır değil mi ?..

- Evet !..

- İyi ama o kişinin suçu ne ?... Elinden ne gelir bu durumda ?.

- Zamanı gelince anlarsın bunu... Sen şimdi ruhunu tanımaya bak !...

- Ya, o "Enerji" dalgaları dediğin nedir Elf ?..

- Beynin ürettiği ya da başka beyinlerden transfer yoluyla elde ettiği "enerji" dalgaları pozitif ve negatif olmak üzere iki türdür !..

Pozitif denilen türü "anti- çekim" dalgaları üzerine yüklenir; negatif olanları ise direkt "taşıyıcı" dalgalar üzerine...

- Anladım !... Yani, benim beynim "pozitif" dalgaları üretti... Ama, diğer taraftan da "anti- çekim" dalgaları üretemiyor... Boşa mı gidiyor o zaman bu "pozitif" enerji ?...

- Hayır boşa gitmez !... Onun sana getireceği bir takım yararlar sözkonusudur elbette !... Ancak, o yararlar şu dünya hayatı için geçerlidir... Dünya yaşantısı içinde sana bir takım menfaatler kazandırır...

Ama ne çare ki, "anti- çekim" dalgası üretmiyen kişi için ölümötesi yaşama dönük bir biçimde yarar sağlamaz !..

- Bu pozitif enerji nasıl elde edilir ?..

- İki yoldan... Ya kendin üretirsin.. Ya da bir başkasından alırsın, ona vermiş olduğun bir hizmet karşılığı olarak...

- Yani , o istiyerek mi bu karşılığı veriyor... ?

- İstiyerek veya istemiyerek !..

- İstese de veya istemese de mi ?..

- Evet, istese de istemese de !.. Bu beyinler arasında otomatik olarak düzenlenmiş olan bir program sonucudur... Doğal olarak çalışan bir sistemin neticesidir !.. Sizin bu sisteme müdahale etme olanağınız mevcut değildir.

- Peki nasıl işliyor bu sistem ?..

-Sen herhangi bir kişiyi düşündüğün anda, otomatik olarak, "telepati" dediğiniz bir biçimde o kişinin beyniyle senin beynin arasında bir bağlantı kurulur...

- Herkes için geçerli mi bu ?..

- Elbette...

- Peki, bu durumu biz etkileyebilir miyiz ?.. Azaltıp çoğaltabilir veya engelleyebilir miyiz ?..

- Hayır !. Bu tamamen sizin kontrolunuz dışındadır! Bu çalışma sistemine sizin müdahele etmeniz kesinlikle olanak dışıdır!.

- Şimdi ben diyelim ki, falanca ülkede filanca kişi hakkında konuşmaya başladım...?

- Aynı anda senin beynin ile onun beyni arasında bilginiz dışında bir bağlantı anında kurulur... Ve artık sen, onun hoşlanmıyacağı bir biçimde, onun aleyhinde konuşmaya başlarsan, senin pozitif enerjin, bu bağlantı yoluyla, onun hakkında ödeyene kadar ona akar ve yüklenir. Ya da tersine, o, senin hakkında konuşuyorsa, bu olay aksine, senin lehine olarak gelişir...

- Peki, birisi bana bir iyilik yaptı diyelim... ?

- Anında sen de ona bir iyilik yapacaksın!... Ya da anında beynin o iyiliğin karşılığını pozitif enerjinden ödeyecek !... Ödeyecek, pozitif enerjin yoksa, bu defa da aksine onun negatif enerjisi sana akacak !...

Hani aranızda "günahını alma" diye bir söz var ya... İşte o sözün dayandığı sistemin tekniği budur !... Ama, ne yazık ki, aranızda bu husus hiç bilinmez !.

- Ya kötülükler... ? Diyelim ki ben birine bir kötülük yaptım.. ?

- Gene sistem sonucu ilgili devreler anında çalışır !.. Yaptığın o kötülüğün karşılığı olan pozitif enerjiyi anında o kişiye ödersin; ya da ödiyecek pozitif enerjin yoksa, bu defa da onun negatif enerjisini sen üstüne alırsın...

- "Anti-çekim" dalgaları ile "enerji" dalgaları arasında fark nedir?.

- "Anti- çekim" dalgaları yerçekiminden kurtarır... hareket gücünü ise enerji dalgaları verir...

Yani şöyle düşün... Ruhunda "anti- çekim" dalgası var ise dünya ve güneşin çekim alanından kendini kurtarabileceksin...

Öte yandan kaçış hızını ve de yeni ortamındaki gücünü, "enerji" dalgalarının birim ölçüsü tayin edecektir...

O birim gücünü ne düzeyde kullanabileceğin ise "bellek" dalgalarındaki bilim seviyene bağlıdır... Elbette bu bilim, dünyada terkedip gideceğin şeylere yönelik bilim değil; ölümötesi yaşamın çeşitli safhalarına ait bilimdir !...

Onun için bir birim, şu anda yaşam sürecini ne şekilde değerlendiriyor, bu çok önemlidir... Zira, şu beyin durduktan sonra, daha önce de seni uyardığım gibi, ruhun hiç bir yeni güç elde etme olanağı yoktur !...

- Evet, şimdi konu oldukça açıklık kazandı kafamda Elf !.. Peki "enerji" dalgalarımı ne kadar ve nasıl güçlendirebilirim.. ?

Veya şöyle sorayım... "Enerji" güçlenmesi neye bağlıdır ?..

- Burada dikkat edilmesi zorunlu olan husus şurasıdır...

Biliyorsun ki, herkes beyninin çok ufak bir yüzdesini kullanmaktadır!.. Dolayısıyla da, bu çok ufak bir bölümün ürettiği enerjiyle sınırlı ilme ve ruh gücüne sahip olunmaktadır...

Oysa kişi belirli çalışmalarla, beynindeki atıl, kullanılmayan kapasiteyi devreye sokabilse; beyninin kullanılabilir bölümünü yüzde beşten diyelim ki yüzde onbeşe çıkarabilse, hem çok daha güçlü bir ruha sahip olacak, hem de çeşitli beyin fonksiyonlarında, yani akıl, idrak, tefekkür, tasavvur vesaire gibi özelliklerinde çok daha fazla gelişme olacaktır...

Biliyorsun ki, beyin çalışmaz hale geldikten sonra, RUH hiç bir yeni güç ve özellik elde edemez !... Bu sebeble tek şanşınız, şu anda sağlıklı bir beyne sahip iken, bunu olabildiğince değerlendirmenizdir!.

Aksi halde, bu beyin elden çıktıktan sonra hiç bir yeni güç kazanmanız mümkün olmayacaktır.

- Yani "ibadet" denilen bu çalışmalar, hep beynin gelişmesi için mi?.

- Elbette, ne zannettin ki!. Kim beynini ne oranda geliştirebilirse, o derece güçlü ve ilim sahibi olur.

- Peki Elf, bana iyice açar mısın... Niçin abdest, niçin namaz, niçin Hac konmuş ?... Bunların evrensel gerçeklerle ilgisi ne ?... Yarın bu dünyayı bırakıp gideceğiz! ...

Zaten dinde söylendiğine göre, ölümötesi yaşamda ibadet diye bir şey de mevcut değil !.. Niçin bütün bunlar ?...

- Cem, sanki bütün bunların yapılmasını size zorunlu kılan benmişim, sanki peygamber benmişim gibi soruyorsun bana !...

- Elf, senin içinde yaşadığın boyutta her şeyin içyüzü apaçık ortada !.. Anlattıklarından bunu açık seçik görüyorum...

Belki de Allah, senin boyutundaki bir varlık aracılığıyla bunları bildirdi bizlere!... Bilemiyorum!.. Ama gene de, bu soruların cevabını biliyormuşun gibi bir his var içimde! Niçin bütün bu yapılması zorunlu denilen şeyler?

- Abdest ismiyle tanımladığınız şey sudaki bioelektrik enerjinin sinir sistemi vasıtasıyla beyne ulaşması ve enerji takviyesidir...

Namaz adını verdiğiniz fiîl ise, tamamiyle beyinde belirli kelimelerin sistemli bir şekilde tekrarı yani "zikir" esasına dayanır ki; beyin kapasitesini geliştirmek ve beyindeki bu gücü ruha yüklemek gayesine bağlıdır !...

Oruç ise, beyin enerjisinin hammadde analizine tüketilmek yerine, tamamiyle ruha yüklenmesi esasına göre düzenlenmiştir...

Hac ise, kişinin ruhunu dünyaya bağımlı kılan ve neticede de ebediyen Güneş içinde kalmasına sebebiyet verecek olan ruha yüklenmiş negatif yükün sıfırlanması esasına dayanır...

Dilersen bu konuları etraflıca araştırır ve her bir çalışma şeklinin dayandığı bilimsel gerçeği tesbit edebilirsin !

Şunu iyi bil ki !...

Belki, çok daha sonra anlıyabileceğiniz, bilimsel gerekçelere dayalı bir takım fiiller, bundan yüzlerce sene evvel sizlere mecazî ifadelerle anlatılmış; ve adına da topluca "ibadet" denilmiştir.

Yani, din, insanın geleceği için gerekli olan bilimsel zorunlulukların, o günün yetersiz şartları içinde mecazî tabirlerle anlatımından başka bir şey değildir !... Ve sizler, bilim düzeyiniz geliştiği oranda bu gerçeklere ulaşacaksınız !...

- Peki bu durumda benim ibadet yapmam gerekli mi ?...

- O senin sorunun!. Biz prensip olarak kimsenin fiillerine karışmayız!.

Bizim görevimiz kişiye gerçekleri idrâk ettirmektir !... Bundan sonrası kişinin kendisine kalmış... idrâkının gereği neyse, onu kendisi tesbit eder ve tatbik eder !...

- Peki öyle ise beyin üzerinde duralım biraz daha Elf !..

Dedin ki, "zikir" beyni geliştirmek için... Nasıl oluyor bu ?..

- Cem, biliyorsun ki, sizde mevcut tüm oluşlar hep beyninizde oluşur ve daha sonra gerekiyorsa açığa çıkar...

- Ya "RUH".. ?

-"RUH" tüm özelliklerini beyinden alır... Yalnız bilmediğiniz bir husus daha var; o da şu... Ruh, tüm enerjisini beyinden alır; ancak, sürekli olarak da beyni ve dolayısıyla bedeni takviye eder.

Bunun misalini çok basite indirgiyerek otomobilinizdeki akümülatörlerle vermeye çalışayım... Akü otomobili çalıştırır; motor, alternatör aracılığıyla aküyü şarj eder; akü motoru ve elektrik devreleri çalıştırır...

İşte bu kaba misâlde olduğu gibi; beyin ruhu üretir ve geliştirir; bilgi ve enerji ile yükler; ruh da kendindeki enerji ile beyni takviye eder ve belleğiyle ihtiyacını karşılar !..

Beyin belli bir süre, herhangi bir sebeble ruh enerjisinden mahrum kalırsa, yaşam enerjisini tüketir ve faaliyetine son verir.. Siz de o kişinin öldüğünü söylersiniz...

Oysa ölen kişi değil, beyindir !.. Kişi ise eskiden beyinle yaşamına devam ederken, bu andan itibaren de sizin "RUH" adını verdiğiniz hologramik dalga bedeniyle yaşamına devam eder !...

- Peki o takdirde, kişi, o ruh bedeniyle istediği yere gidebilir mi ?..

- Oh, işte bu olmaz !... Zaten işin en büyük sıkıntısı da buradadır !...

Daha önceki buluşmamızda sana anlatmıştım ki, ölümötesi yaşam, aynen rüya yaşamı gibi otomasyon bir yaşam tarzıdır...

Bellek kayıtlarının sonuçlarının otomatik olarak yaşanmak zorunluluğu söz konusu olan bir yaşam... Tıpkı rüyanı değiştiremediğin veya kontrol edemediğin gibi, ölümötesi yaşamda da görüp geçireceklerini kontrol etmen mümkün olmaz !...

İşte bu yüzden de, pek çok insan ölümötesi yaşamda korkunç denilecek azab ve ızdırablara düşer... Zira, diri diri toprağın altına gömülürler!

- Diri diri mi mezara gömülürler?... Nasıl olur bu ?..

- Ölüm, beynin durması ve kişinin yaşamına sizin tabirinizle ruh beden olarak devam etmesidir, dedik ya... Zaten belleğindeki kayıt da çok büyük bir çoğunlukla, kendisinin o beden olduğu yolundadır !..

Ruhtaki bellekte, kendisinin beden olduğu kayıtlı olması, ve tüm yaşamınca kendini hep beden kabul etmesi sonucu olarak; o anda da otomatik, elde olmayan bir biçimde, kendini o madde beden kabulü devam eder ve dolayısıyla da, şuurlu bir şekilde fizik- madde bedeniyle beraber mezara gömülür !...

Sen, kendini diri diri toprağın altına gömülüyor olarak düşün bir !.. Çevreni görüyorsun, olup bitenleri duyuyorsun ve bu halde diri diri seni mezara gömüyorlar, ya da yakıyorlar !...

Ölüm diye bir son da sözkonusu asla değil !... Çıldırman da olanaksız !... Ne hale düşeceğini hayal bile edemezsin !..

- Elf, bu çok korkunç bir şey! Hatta korkunç kelimesi bile yetersiz bence! Fakat, bundan bir kurtuluş yolu olmalı mutlaka.. ?

- Evet, sizin önderiniz bunu bildirmiş, kitaplarınız da yazmıştır...

Ama ne çare ki, sizler bu konu üzerinde hiç düşünmemişsiniz! Hep ölümü, bir yaşamın sona erişi; ileride, yeniden dirilmek üzere yaşamın son bulması, diye anlamışsınız ki, son derece yetersiz bir yaklaşım bu!...

- Ya çaresi ?...

- Çaresi konuştuklarımızda yatıyor !...

- Nasıl yani. ?

-Bir şeye karşı tedbir almak için, önce o şeyin ne olduğunu bilmek gerekir... Sizin en büyük eksiğiniz öncelikle nelerle karşılacağınız konusunda bilginizin olmayışıdır... Bu eksiğin âcilen giderilmesi şart !

- Şimdi biliyorum ki, ben ölümü tattığım anda, kesintisiz bir şekilde, ruh olarak yaşamıma devam edeceğim!... Bu duruma göre, mezarda hapis kalmamak için ne yapmam lâzım ?...

- Belleğindeki yanlış bilgileri kayıttan silip, yerine doğruları kaydetmen ve o doğru bilgilere göre yaşamına yön vermen !..

- Yani.. ?

-Sen tüm yaşamın boyunca kendini hep şu madde beden kabul ettin ve hep ona dönük bir biçimde hayat sürdün...

Oysa bu beden toprak altında bir süre sonra ayrışacak ve dönüşecek... Ama, sen, hayatına kesintisiz bir şekilde devam edeceksin !...

Öyle ise, o güne ulaşmadan önce, bu bedeni kullan, ama asla sahiplenme !..

Kullandığın bir otomobil seni hedefine ulaştıracak araç olmaktan öte bir değer nasıl taşımıyorsa, bedenin de senin için aynı olsun !..

Siz, bu dünyayı, gerçek dünyanız kabul ediyorsunuz... Oysa, önderiniz, sizin gibi beşerî bir görüntüye sahip olmasına rağmen, sizin sahiplendiğiniz bu dünyadan olmadığının kesin bilincindeydi...

Hatta, aranızda yaşarken, bu hususta, bir cümlesiyle bu konuda ehil kişileri de uyarmıştı !...

- Nasıl uyarmıştı ?...

- "Bana dünyaNIZ'dan üç şey sevdirildi" diyerek...

- Yani ne var bunda; anlıyamadım !... Dünyadan üç şeyi sevmiş... Herkes birşeyler sever.. ?

- Cem kelimelere dikkat etmiyorsun !... Halbuki bırak kelimeleri, kelimelerdeki takılara dahi çok dikkat etmek zorundasın !..

Bak ne diyor bu cümlesinde..

"Bana dünyaNIZ'dan üç şey sevdirildi" diyor..

"DünyaNIZ'dan !.."

Ne demek buradaki "NIZ" takısı...

- Yani, O'na ait olmayan; O'nun, içine dahil olmadığı bir dünya!.. Bizim dünyamız, o'nun dünyası değil !...

- "DünyaNIZ" dediğine göre; O, sizin dünyanızdan değil !.. Peki O'nun dünyası nerede ?...

Veya, nasıl bir dünyaya mensup O?... Hiç düşündün mü bunu ?..

- Oh Elf !... Bugüne kadar hiç dikkatimizi çekmeyen şeyleri beynime batırıp, kafamı allak bullak ediyorsun !.. Ne diyeceğimi bilemiyorum !... Yani, O bizim dünyamızdan biri değil mi ?..

- Maddeden ibaret olan "Dünya" diye isimlendirdiğiniz Güneş uydusu ise muradın, o burada aranızda doğup büyüdü elbette !..

Ama kendini tanıyıp bildiği anda, gerçek dünyasını da buldu ki; o dünya, bu dünyaNIZ değildi !..

O dünyanın gerçekliği ve değerleri ve değer yargıları, sizin şu dünyaNIZdan çok çok farklıdır..

Ve sizler, o dünyada kendinizi bulup, tanıyıp gereğini yaşıyamadığınız sürece, hep, dünyalı olarak yaşamaya, ölmeye ve diridiri mezâra gömülmeye mahkûmsunuz !..

Bizim "dünyaMIZ" ile, sizin dünya"NIZ" arasındaki fark seninle benim aramdaki fark gibidir !...

İşte O ve O'nun "hâl" yolundan gidenler bizim dünyamızdandırlar ki, sizlere bakarlar ve hitabederlerken de dünya"NIZ" dan işaretini de verirler...

Ta ki, ehil olanlar bu gerçeği farketsin !...

-Başka, daha neler yapmalım ?..

-Eğer elinden geliyorsa, her gün belirli bir süre, meselâ uyumadan önce, yatağa uzanıp bedeninden çıkıp dışarıdan kendini seyrediyormuş gibi, kendini bedenden soyut hissetme çalışmaları yapabilirsin... Eğer istidadın elverirse, bunda başarılı da olabilirsin..

- Ya olamazsam ?..

- En azından bu çalışmalar belliğinde yer alacağı için, ölümle beraber kendini bedenden çok daha kolay soyutlayabilirsin !..

- Elf, herşey beyinde olup bittiğine göre... Beynimizi en güzel bir biçimde ne şekilde güçlendirebiliriz ?...

- Her beyin kendine has özel açılım programına sahiptir !.. Dolayısıyla da herkes birbirinden farklıdır...

Farklı açılımlara sahip beyinlerin gelişmesi için, tek bir standart program düşünmek çok yanlış !olur...

Sizin "zikir" adını verdiğiniz kelime tekrarı, beyinde belirli bir anlama yönelik belirli frekansta dalga üretimi ve bu üretilen enerjinin âtıl duran hücrelere yayılarak onları da devreye sokmak suretiyle kapasiteyi genişletmesidir...

Bu durumda sen hangi manâya yönelik kelimeyi tekrar edersen, o mana istikametinde bioelektrik enerji üretecek, o manâ istikametinde çalışan yeni hücre birimlerini devreye sokacak ve böylece de beynini o yönde güçlendirmiş olacaksın...

Sizin geçmişteki önderiniz, evrensel oluşların özet anlamları sadedinde 99 isim bildirmiştir ki, her beyinde, her hücre yetisinde bunları ortaya çıkartma özelliği vardır...

Ancak bu isimler, her beyinde değişik oranlarda ve güçte kendine has formüller şeklinde açığa çıkmıştır...

Şayet, kişi, bu sistemi ve özellikleri bilen ehil bir kişiye rastlarsa; onun kendi beyin açılımına uygun olarak vereceği özel formülü tatbik etmek suretiyle; çok kısa sürede oldukça önemli gelişmelere ulaşır... Ama kendi beyin açılımına uygun özel formülle !..

- Ne kadarlık bir süre yani ?..

-Eğer konuya ağırlıklı olarak eğilir ise, kendine has verilmiş özel formül ile eskilerin kırk senede aldığı yolu, o, iki senede katedebilir !..

- Peki, böyle bir kişiyi nasıl bulacağız ?..

- İşte o, kişinin şansına kalmış !... Taklidlerin arasından hakikisini seçmek gerçekten son derece güç bir iştir... Hele bu konuda tecrübesiz ve bilgisiz isen, vay haline !...

-Bu durumda ben bütün bu gerçeklere ulaşamadan ölüp gidersem, suçum ne, günahım ne?.. Elimde olmayan şeyden dolayı nasıl suçlanabilirim?

- Aslan pençeleri arasında diri diri parçalanan ceylan yavrusunun suçu neydi Cem ?

Kelebek olup dünyaya kanat çırpamadan, tırtıl halinde kozasıyla birlikte kaynar kazanı boylayarak haşlanmak suretiyle ölenin suçu neydi Cem?

Zevkiniz için kesip, parçalayıp, kızarttığınız, kuzucuğun suçu neydi Cem?

Bırak artık şu ilkel "TANRI" görüşünü de; "ALLAH"ın ne olduğunu kavrayıp idrak etmeye çalış Cem !...

"ALLAH"ın sistemini, düzenini idrak etmeye çalış !...

"BEN DİLERİM, DİLEDİĞİMİ YAPARIM, YAPTIĞIMDAN BANA SUAL SORULMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR"

diyenin sistemini ve düzenini anlamaman senin en büyük suçundur ki, ondan daha büyüğü de olmaz !...

Aklı olan, evrende geçerli olan gerçekleri; yöresel ve göresel olan gerçekleri değil, mutlak gerçekleri idrâk ederek, bu mutlak gerçeğe ve sisteme göre yaşamına yön verir; ve programında kolaylaştırılmış ise sonsuz huzur ve mutluluğa erişerek, belki de, bir gün bizlere katılır !...

Aksi halde... Dünyadan 130 milyar insan geçmiştir, biri daha geçti derler!... de; bir süre sonra adı bile anılmaz olur !.

Milyarlar kere milyar canlının geçip gittiği gibi !.

- Ama Elf, bu gerçekleri bilmeyen bugün bile binlerle öğretici var çeşitli isimler ve ünvanlar altında !.. ve milyonlarla talebeleri !.. Çoğu, mecazî, hayalî kavaramlar peşinde son derece iyiniyetle koşturup duruyorlar !...

- Ama, taklit onlara yetiyor; ve işin gerçeğini tahkik etmiyorlar !...

Allah sisteminin ve düzeninin gerçeğini araştırıp kavramıya çalışmıyor, işin mecazı ve taklidi ile yetiniyorlar !... Oysa dünyada bırakıp gidecekleri ve bir daha hiç bulamıyacakları menfaatlar peşinde aylarını ve yıllarını gözü kapalı tüketiyorlar !...

Çoğunun gayesi dünyayı en güzel şekilde yaşamak; ve bu arada da öbür tarafta kendisine faydalı olacağını düşündüğü birinin bu halinden istifade etmek için, gönlünü alıp, adını onun adı yanında geçirtmek !...

Cem, onlar, Allah'ı, bir tanrı sanıp akılları sıra onu kandırmaya çalışıyorlar ama bu asla mümkün değildir !..

Ne Allah, bir tanrıdır; ne de sisteme ters düşen davranış veya kişinin bu yaptığının karşılığını almaması !...

Hem unutma ki, herkes lâyık olduğu topluluğu bulur; her topluluk da lâyık olduğu önderi !..

Eğer bir kişiye gerçekten hidayet olmuşsa sizin deyişinizle, o kişi hangi ünvana sahip olursa olsun; ne kadarlık bir topluluğa faydalı olmaya çalışırsa çalışsın, HADDİNİ BİLİR; ve kendisinden mutlaka daha ileride birilerinin olacağını idrâk ederek, bu sahada araştırmalarına devam eder; ta ki evrensel gerçeğe erip onun sonuçlarını yaşayana kadar !...

Aksi halde, bulunduğu mevkiin nimetleri içinde, o nimetlerin - ister manevi ister maddi- perdesiyle mutlak gerçekten perdeli olarak bu dünyadan geçer gider!.

- Peki, bu durumda bana öncelikle ne tavsiye ediyorsun Elf?.

-Devamlı araştır ve sürekli düşün !...

Daima yeniye açık ol !... Hiç bir konuda önyargılı olma !..

Gerçeğini ve sistem içindeki yerini tesbit edemeden hiç bir şey hakkında hüküm verme !..

İnsanları yargılamak, onların dedikodusunu yapmak suretiyle zamanını sakın israf etme !..

Önce içinde yaşadığın sistemi kavramıya çalış ve sonra da adımlarını o sisteme uygun bir biçimde at !..

Sana danışılmadığı sürece, kimsenin işine karışma, akıl bile öğretme!... Ehli olan, zaten arar ve bulur... Ehil olmayana ise, akıttıkların, taş üzerine yağan yağmura benzer !..

-Elf, beni çok şaşırttın !... Sanki, bana vedâ ediyormuş gibi konuşuyorsun... Sanki, bir daha hiç görüşmiyecekmişiz gibisin...

-Evet Cem !...

-Ama nasıl olur ?... Daha hiç bir şey öğrenemedim ve yapamadım... O kadar çok eksiğim ve bilemediğim hususlar var ki.... Bunları nasıl tamamlayacağım..?

Beni böyle yapayalnız bırakıp gidemezsin Elf !..

- Üzgünüm Cem !...

Fakat, ben de, yetiştiricim olan Aynha'dan direktif aldım!... Beni, haddinden çok fazla şeyleri açıkladığım yolunda uyardı !...

Şayet sen de bunları başkalarına nakledersen, zor durumlara düşebilirsin!.

Çünki taklid ehlinin bunları kavraması, idrak etmesi ve hele hazmetmesi son derece güçtür !...

Derin tefekkür sahibi, araştırıcı ve gerçeği bulmaya azimli olmayan kişilerin dışında seni kimse anlamaz ve bu anlattıklarımı "deli saçması" olarak niteler !..

Düşün ki dünyaya en büyük gerçekleri açıklamış olan önderinize bile, zamanında yaşayanların bir kısmı "deli", "mecnun" demişler!...

Sen ise, garibin birisin; ki, sana, demediklerini bırakmazlar !..

Sana, son bir kaç DOST tavsiyesinde bulunacağım... Dilersen bunlara uy!. Umarım çok faydasını görürsün !...

Pırlantanın, değeri arttıkça alıcısı az olur !..

İlmin seviyesi düştükçe, kalabalığı artar !.. Çokluk, seni aldatmasın !...

Herkese faydalı olmaya çalış, ama gerçeğin ilmini de sakın EHLİNDEN, gizleme !.. Sabırlı ol; bil ki her şeyin bir zamanı ve sırası vardır !.. Vakti gelmeden hiç bir şey olmaz!...

Bilinç boyutunda takdir edilmiş olanlar, kozmik boyutta yolculuğuna devam etmektedirler ve madde boyutunda kesinlikle programlandığı bir biçimde ortaya çıkacaktır !..

Bunu hiç kimse önliyemez ve değiştiremez !..

Sana ait olanın, sana ulaşmaması; sana ait olmayanın da sende kalması asla mümkün değildir !..

Herkes lâyık olduğunu mutlaka bulacaktır !.. Ne eline giren için sevin, ne de seni terkeden için üzül !.. Zirâ herkes, kendi ortamı için varedilmiştir ki emanet ortamda bâki kalması mümkün değildir !..

İsim, resim, şekil, biçim,seni asla hedefinden saptırmasın !..

Bil ki sen, ya evrensel gerçek için varsın ve tek gayen bu evrensel sırlara ermektir; ya da herhangi biri gibi bu dünyadan geçip gitmek !... Önce hangisinden olduğuna karar ver; sonra da gereğince adımlarını atmaya başla...

Gerçeği hedef aldınsa, hedefine eremeden süren dolsa bile, hiç olmazsa adın o yolun yolcularıyla anılır ve dostların onlar olur...

Haydi Cem, ÖZDE BİRİZ !...

Var, kendine ÖZ'ün gibi bir DOST ara, boşa geçirme ömrünü !..

- ÖZDE ELF !..

Çok bir "garîb" kalmıştı Cem !...

Gözlerinden yaşlar süzüldü elinde olmaksızın...

Çok bir "garîb" kalmıştı...

Dünya"NIZ"da !...

Belki bir gün......

AHMED HULUSİ
Cerrahpaşa
İSTANBUL 14. 11. 1977