İSLÂM

 

"İSLÂM"IN 

GERÇEKLERI

Hepimizin kendine göre, az ya da çok Din hakkında bildiklerimiz vardır. Bunların çoğu, hatta belkide hepsi, araştırmaya dayanmayan, kulaktan dolma bilgilerdir. Acaba müslümanlığımız hakkındaki bu bilgilerimiz ne derece orijinal "İslâm Dini"yle uyum sağlamakta?

Allah nasib etmişse, Ramazan ayı boyunca sizlere bu sütunlarda "İslâm Dini" hakkında çeşitli bilgiler ve kişisel yorumlarımı aktaracağım. Bunların çok büyük bir kısmını belki de ilk defa okuyacak ve şaşıracaksınız!.islâm`ın orijinini tanıma yolunda 34 yıldır yapmış olduğum çalışmalar bana şunu kesinlikle farkettirmiştir ki, "genelde konuşulan müslümanlık" ile orijin kaynaklardaki "İslâm Dini" bir hayli farklı şeylerdir.

Kur`ân-ı Kerîm ve Hz. Muhammed aleyhisselâm kökenli Din anlayışında, normal bir aklın reddedebileceği hiç bir unsur yoktur!.

Kulaktan dolma müslümanlık anlayışında ise akla, mantığa ve bilime ters pek çok şey mevcuttur; bunlar da orijinde olmayıp, daha sonrakilerin kendi anlayışlarına göre eklenmiş hususlardır!. Ve ne yazık ki bunların da faturası "İslâm Dini"ne çıkarılmaktadır.

"İslâm Dini" hakkında konuşanlar ana olarak iki topluluktur.. Çoğunluğun olduğu grup "kozalılar"dır.. Bunlar dün "koza"larındada hapistirler!. Din nakle inanmaktır, derler. Düşünmek ve araştırmak yasaktır!.. Bir de "koza"yı delenler vardır; yeniye açık, araştırıcı düşünürlerdir. "İslâm Dini"ni anlamaya çalışırlar!

Biz bu yazılarımızda, düşünüp araştırdığımız bazı gerçeklerden sözedeceğiz.

Kur`ân-ı Kerîmin açıkladığı "ALLAH" kavramı ile, hangi din mensubu olursa olsun insanların inandıklarını söyledikleri "TANRI" kavramı birbirinden son derece ayrı anlamlar taşımaktadır.

İslâm adına bildirilen hükümler yukarıdaki bir TANRI`nın keyfekeder karakuşî hükümleri olmayıp; içinde yaşadığımız SİSTEMİ yaratan ALLAH`ın, insana bu sistemi açıklamasıyla ilgilidir.

İslâm Dininde anlatılan pek çok konunun çağdaş bilimle açıklanabilen temelleri ve gerekçeleri vardır; ki Ramazan ayı boyunca bunu açıklıyacağız.

Yeryüzünde yaşamakta olan hiç bir insanın, -peygamberliğini ilan etmediği sürece- Allah ADINA konuşma ve yargılama yetkisi olmaması sebebiyle, hiç birimizin bir diğerini ALLAH ADINA yargılama hakkı yoktur!

İnsan, içinde yaşadığı sistem gereği ve sonucu olarak, ne yaparsa onun sonuçlarıyla karşılaşacaktır!. Dolayısıyla insanın âcilen yaşamın gerçeğini farketmesi ve anlaması gerekir ki, zamanını ölümötesinde pişmanlık duymayacağı bir biçimde değerlendirsin.

Kur`ân-ı Kerîm, Allah`ın yaratmış olduğu sistem ve düzeni anlattığı içindir ki; içindeki her şeyin akla, mantığa ve bilime dayalı bir açıklaması, yorumu vardır.. Eğer biz bu alanda zaman zaman yetersiz kalıyorsak, bu anlatılanın mantığını ve sistemini çözemeyişimizdendir; o konunun mantıksızlığından değil.

Bu ilk yazımızda, öncelkle şu hususu kesinlikle belirtelim...

Hz. Muhammed aleyhisselâmın, Kur`ân-ı Kerime dayalı olarak bize teklif ettiği tüm ibadetler bir paket olmayıp; herkesin elinden geldiği kadarını yapabileceği çalışmalardır!. Herkes, bunlardan yapabildiği kadarını yapar, karşılığını elde eder; yapamadıklarının da sonuçlarına katlanır!.

Diyelim ki, imkânlarınız elveriyor oruç tutabiliyorsunuz, fakat içinde bulunduğunuz şartlar dolayısıyla namaz kılamıyorsunuz... Sakın, namaz kılamıyorum, öyleyse oruç da tutmayayım, demeyin; ve böyle diyenlere kanmayın!. Elinizden ne kadarı geliyorsa, o kadarını uygulayın!. Evinizin bir köşesi yanarken, bırakmazsınız hepsi yansın!. Kurtarabildiğinizi kurtarmaya çalışırsınız!. Öyle ise ömür de hızla tükeniyor, o günün ne kadarını, neyle değerlendirebiliyorsanız öylece değerlendirmeye bakın.. Şayet bir hanımsanız, şartlarınız elvermiyorsa ve bu yüzden başınızı örtemiyorsanız, bu durum sizi kesinlikle oruçtan, namazdan ya da HAC`dan engellemesin!. Çünkü baş örtmemek ayrı şeydir; namaz, ORUÇ, HAC ayrı şeyler!.. Zira Kur`an-ı Kerimdeki teklifler tekrar edelim bir paket program değildir; herkes bunlardan yapabildiği kadarını yapar!. Elbette ki en mükemmeli hepsini yapabilmektir; uygulayana mübarek olsun!

Bundan sonraki konumuz İslâm Dini`nde "ZORLAMANIN" olmayışı ve nedenleri..

*    *        *

 İSLÂMDA 

ZORLAMA 

VAR MI ?

Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet Başyazarı Sayın Oktay Ekşi 15 Aralık 1995 Cuma Günkü yazısında, İslâm Dininde zorlama olduğunu aşağıdaki metni  kaynak göstererek iddiia ediyor:

Kaynak: Yeni Gündem Gazetesi sayı 43 sayfa 16-17; Yazan, Abdurrahman Dilipak; aynen alıntı, “İslâm çağımıza yanıt verebilir mi” Server Tanilli sayfa 210.

Metin şöyle:

“İslâmı, demokrasiyle, liberalizmle, rasyonalizmle açıklayamayız. İslâm demokrat değildir, rasyonalist (akılcı) de değildir. İslâm’ın kendi değerleri, ölçüleri vardır... Dinde zorlama yoktur, fakat İslâmda vardır. Bir insan bu sözleşmenin altını imzalamışsa (islamiyeti kabul etmişse) ve bunlara uymuyorsa cezalandırılır... Mesela başı açık gezemez müslüman kadın, alır cezalandırırsın. Müslüman olduğunu söyleyen kişi oruç yiyemez. Her çocuk 18 yaşına gelince (yani reşit olunca) dinden çıkabilir. Ama bu insan, bu hakkıyla ilgili süre geçtikten sonra dinden çıkarsa öldürülür.”

*       *      *

Bize göre, "İslâm Dini"ni eleştiren  Sayın Ekşi ve gerekse diğer yazarların yapagelmekte oldukları en önemli hata, orijinal değer ve hükümleriyle "İslâm Dini"ni bilmemeleri; kulaktan dolma, çevreden gelme lâflara göre hüküm vererek “İslâm böyledir” demeleridir!.

İslâm’ın orijinal Kitabının hükmüne göre “DİNİN UYGULANMASINDA ZORLAMAYA YER YOKTUR”!.. Ayetteki "İKRAH" yani zorlama kelimesi, “FİDDİYN”  ifadesiyle bütünleşerek DİNİN UYGULANMASIYLA alâkalı olduğunu vurgulamaktadır!... Bunun, DİNE GİRMESİ için kişiye zorlama yapılmaz, ama girmişse zorlama yapılır, diye çarpıtılması "Dindeki SİSTEMİN" anlaşılamamasından ileri gelir!.

Kur'ân hükmüne göre, hiç kimseye, din içinde, yani kuralları uygulaması amaciyla zorlama yapılamaz!.

Niçin?

"İslâm Dini"ne göre insanlardan istenen ilk husus içtenlikli olmaları, ihlâslı olmaları;  yapacaklarını içlerinden geldiği için yapmaları; kesinlikle gösteriş    ve riya için bir fiili ortaya koymamalarıdır. "İslâm"ın ilk karşı olduğu şey münafıklık yani ikiyüzlülük, yani içi başka olduğu halde, herhangi bir sebeple dışardan inandığının aksine davranış ortaya koymaktır!. Yani, içi kabul etmediği halde zorlama yüzünden bir kişinin namaz kılıyor veya oruç tutuyor ya da başını örtüyor olması onu imanlı yapmaz; aksine münafık sınıfına sokar!. 

Şayet bu kişinin en azından belli bir imanı varsa ve buna karşın da bazı fiillleri ortaya koyamıyorsa; bu kişi en azından imansız degildir!..

Ama biz onu istemediği fiillere zorlarsak, o da zor yüzünden bu fiilleri yapmak zorunda kalırsa; bu defa biz onu münafıklığa itmiş, bunun vebâlini de yüklenmiş oluruz. Yani, az da olsa imanlı bir insanı, imandan çıkartıp münafık durumuna sokmuş oluruz;  bunun vebâlinin de altından kalkamayız!.

Bu sepepledir ki, DİNİN UYGULANMASINDA ZORLAMA YOKTUR, Kur'ân hükmünce.. "İslâm Dini"nin sistemini anlayan kimse de başkasını zorlamaz!

"İslâm Dini"ni eleştirenlerin ve "İslâm Dini"ni anlatanların öncelikle şu hususu çok iyi kavramaları gerekir..

"İslâm Dini"nin temel esaslarına göre, -sonrakilerin zanlarına göre koydukları hükümlere göre değil-; Kur`ândaki bütün teklifler zorlayıcı olmayıp, kişinin kendi arzusuna bırakılmıştır... Kişi, bunların dilediği kadarını uygular ve karşılığını alır; yapmayıp ihmal ettiklerinin sonucuna da ölümötesi yaşamda katlanmak zorunda kalır!. Dünya uygulama alanı, ölümötesi yaşam da yapılanların sonuçlarıyla karşılaşılma ortamıdır!.

"İkrâh" yani zorlamanın "İslâm Dini"nde olmayışını; insanları bu konuda zorlamanın kesinlikle Dine uygun bir davranış olmadığını bakın değerli müfessir Elmalılı Hamdi Yazır  ünlü tefsiri "Hak Dini Kur`ân Dili"nde nasıl açıklıyor:

"Dinin mevzuu ef`âli ıztırariye (zorlamalı fiiller) değil; ef`âli ihtiyarîyedir (kişinin kendi dileğiyle)..  Bunun için ef`âli ihtiyarîden birisi olan ikrah, dinde menhîdir (yasaktır).

Belki âlemde ikrah bulunabilir, amma Dinde, Dinin hükmünde, Dinin dâiresinde olmaz veya olmamalıdıdır. Dinin şanı ikrah etmek değil, belki ikrahtan korumaktır.

Binaenaleyh Dini islâmın bihakkın hâkim olduğu yerde ikrah (zorlama) bulunmaz ve bulunmamalıdır!.. Şu halde Din, ikrah ediniz demez; ikrah  meşru ve muteber olmaz!.

İkrah ile vaki olan amelde dinin va`dettiği sevab bulunmaz; rıza ve hüsni niyyet bulunmayınca hiç bir amel ibadet olmaz!.

Ameller niyete göre değerlenir!.. Metalibi diniyyenin hepsi ikrahsız, hüsni niyyet ve rıza ile yapılmalıdır..

İkrah (zorlama) ile itikad mümkün değil; ikrah ile kılınan namaz, namaz değil; oruç keza; hacc keza ilah...

Bundan başka, bir kimsenin diğerine tecavüz edip de herhangi bir işi ikrah ile yaptırması da câiz değildir; hasılı, hükmi islâm altında herkes vazifesini bilihtiyar yapmalı, iKRAHSIZ YAŞAMALIDIR!." (c:1; s:860-861)

*         *        *

İşte bu yüzdendir ki kimsenin kimseye Dini bir kuralı zorla uygulatma görevi ve hakkı yoktur!. Aksine davranışlar, insanlara tahakküm etmek isteyen kişilerin bu arzularına dini âlet etmeleriyle alâkalı olup; bu bakış açısının "İSLÂM Dini" ile ilgisi yoktur!.

Bu konuyu daha iyi anlamak için isterseniz olayın temel mantalitesine bir bakalım.. "İslâm Dini" ölümötesi yaşamı haber veriyor...

Ya yoksa?... Ya varsa!.

*        *          *

 

"YA YOKSA..?"

"YA VARSA!.." 

Şahı velâyet,ilmin kapısı Hazreti Âli, bir gün ölümötesi yaşam gerçeğini farketmiyen, bu yüzden de inanmıyan bir kişiyle fikir alışverişinde bulunur... Aralarında şu anlamda bir konuşma geçer...

"-Ölüm sonrasında devam edegiden bir hayat ya yoksa?... Senin bu kıldığın namazlar ve tuttuğun oruçlar, yaptığın ibadetler hepsi boşa çıkmayacak mı?..

Hazreti Âli cevap verir:

-Ölümötesinde devam edegiden hayat ya varsa..? O zaman senin hâlin ne olacak, o ortama kendini hazırlamadığın için!. Eğer senin sandığın gibi ölümötesi yaşam yoksa, benim bunları yapmaktan bir kaybım olmaz!. Ama benim inandığım şekilde ölümötesinde yaşam devam ediyorsa, bundan kesin olarak kazançlı çıkacak taraf da ben olacağım!. Sen ise, böyle bir yaşam olasılığını değerlendirmeyip; gerekli çalışmaları yapmadığın için sonsuza dek perişan olup; azap ve sıkıntılardan kurtulamıyacaksın!"

 Akılsız bir insan, sırf o anlık zevk ve duyguları için, elindeki her şeyi kumara yatırabilir... Kaybettiğinin acısını ise dünyada yaşadığı kadar çeker!.. O acı da, ilk anda şiddetlidir; zaman içinde unutulur gider.. Ama ne kadar akılsız olursa olsun bir insanın, ölümötesi sonsuz geleceğini, kısa süreli geçici zevkler için kumar masasına koyup; "ya yoksa..?" diyerek kaybetmeyi göze alması kesinlikle mantıklı olmaz!. Zirâ, "ya varsa!..."

Hele hele, "canım bir ölümü tadalım da, yaşam devam ediyorsa o zaman gerekli tedbiri alırım" fikri tam bir ahmaklık ifadesidir!..insansı davranışıdır!..

Çünkü Allah Rasûlü tarafından açıklanıyor ki...

"Ölüm anından itibaren artık yapılabilecek hiç bir şey kalmamıştır!.. Kişi ancak bu dünyada yaşarken, bir takım çalışmalar yapma şansına sahiptir.. Dünya yaşamı süresince namaz, oruç, hac ve diğer tekliflerin ihtiva ettiği ibadetler sözkonusudur... Ölüm sonrasında ne namaz  vardır kılınacak, ne oruç vardır tutulacak, ne hac vardır arınılacak!."

Bunlar, şu anda uygulanıp, beyin tarafından ruha yüklenirse; kişi, ölümötesinde, ruhuna yüklenmiş bu kuvvetlerin yararını ebeden görür!. Beden ve beyin ortadan kalktıktan sonra, ruhun bunları yaparak getirisine elde etmesi diye bir şey kesinlikle sözkonusu değildir!. Bu nedenle de kişinin, ölelim de ondan sonra hayat varsa o zaman birşeyler yaparız, demesi kadar büyük bir yanılgı olamaz!.

"İslâm Dini"ni araştırmak, onun bize açıkladığı SİSTEMİ ve DÜZENİ kavramak, vurgulanan gerçeklerin hakikaten evrensel geçerliliğini farketmek, bir insan için en büyük nimettir.. Çünkü bu kavrayış onun tüm yaşamına yeni bir bakış getirecek; yaşam değerlerini ölümötesi gerçekler doğrultusunda yeni baştan gözden geçirmesini sağlayacaktır...

"İslâm Dini"ni, O`nun bize farkettirmeye çalıştığı SİSTEM ve DÜZENİ anlamamak ise tüm yaşamımızı yanlış değerlendirmeye sebep olacak; bu yüzden ölümötesi yaşama hakkıyla hazırlanamayacak; bunun da ötesinde, ÖZÜMÜZDEKİ ALLAH`tan gafil ve ebeden perdelenmiş olarak, göktanrı varsayımları içinde ömür tüketip sonsuza dek pişmanları oynayacağız!.

Uzunca bir ömür gibi geliyor 70 yıl!. Dünya senesine göre... Güneşin galaksi merkezi çevresindeki bir turu-yılı ise 255 milyon sene!. Ölümle, dünya ve madde boyutu gözümüzden kaybolup, âhırete intikal ettiğimiz anda, güneş zaman boyutuna tâbi olacağız; ve bu boyuta göre de dünyada yalnızca 8.6 saniye geçirdiğimizi farkedeceğiz!. Sonra yüzmilyonlar, milyarlarca sene sürecek yaşam boyutları ve şartları!.. Bir yanda, 70 yıl yaşadım sanarak dünyada geçirmiş olduğunuz 8.6 saniye; diğer yanda önünüzdeki milyarlarca senelik yaşam boyutu!.

Hâlâ bunları anlamıyor, düşünemiyor; ölümötesi sonsuz diye tanımlanan yaşamınızı kendi ellerinizle perişan etmek istiyorsanız, elbette yaşamınızı cehennem etme özgürlüğünüz vardır... Ve bu da sizin hakkınızdır!..

Allah, kesinlikle kullarına zulmetmez!..

İnsanlar tercihlerinin sonucunu ya yaşarlar ya da katlanırlar!

"İSLÂM DİNİ"ni,  müslümanlığa bakarak dikkate almamanın diyeti pek pahalıdır!

 Varoluş koşullarımızdaki SİSTEMİ  çok iyi farkedelim..  "EŞİT" miyiz?

*        *        *

 

ÇOK  BÎ"EŞİT"İZ !.

Lûtfen, gerçekçi bir şekilde düşünüp şu soruların cevabını verin...

Evrende, günümüz biliminin tesbitlerine göre mevcut olan, bir milyarı aşkın galaksi içinde; "Samanyolu" isimli bu galakside varolmayı siz mi tercih ettiniz?.. Bu sizin isteğiniz mi?...

"Samanyolu" adlı, son bulgulara göre 400 milyar yıldızdan oluşan birikimin, merkezden 32 bin ışık yılı uzaklığındaki bir kıyısında, "Güneş" adlı bir sistemde varolmak dahi sizin seçiminiz veya tercihiniz miydi?... Efendim?...

"Güneş" sistemi içinde, Güneş'ten 1 milyon 303 bin defa küçük "Dünya" adlı uyduda, "insan" türünden olarak varolmak da mı sizin tercihiniz değil?...

Yoksa bulunduğunuz kıta, ülkeyi de mi siz seçmediniz!?...

Öyle ise, içinden geldiğiniz ırkı, nesli, milleti siz seçtiniz..?

Artık, ana veya babanızı, aile ortam ve şartlarını da seçmediğinizi, size bunun dahi hiç sorulmadığını, söylemeyin bana!..

Öyle ise, Erkek ya da kadın bedeniyle bu dünya üzerinde boy göstermek artık sizin tercihiniz olmalı!..  Ne, o da mı değil!..

Peki bu durumda şunu soralım kendimize...insanlar, ellerinde olmayan şeyler yüzünden, kınanır, hor ve küçük görülür, dışlanır ya da suçlanabilir mi?

Bu durumda biz, insanlar arasında ırkları; renkleri; yetişme tarzlarından gelen din anlayışları;  dilleri gibi doğmatik özelliklerinden dolayı ayırım yapabilir miyiz? Bu akla, mantığa, insafa sığar mı?..

İnsanların bu gerekçelerle birbirlerine baskı uygulaması "İslâm Dini"ne de aykırıdır; "kimse kapasitesinin dışından sorumlu değildir" hükmünce; insanlık şuuru ve aklına da!.. Eğer böyle bir bakış yanlışı varsa, demek ki bu bakış açısı bir daha sorgulanmalıdır!

Gelelim yaşam yarışındaki "eşit"liğe...

Yarışın, eşit şartlarda olması için, önce başlangıcın eşit olması gereklidir!. Peki biz, yaşam yarışına, eşit  şartlarda mı başlıyoruz?...

Sen, deha bir baba, bilgin bir anneden doğuyorsun, genetiği ilim irfan yüklü; ben saf iyiniyetli, kendi halinde; yarını düşünemeyip, o gün karnını doyurmaya çalışan gariban bir çiftten dünyaya geliyorum, genetik yoksulu!.

Sen, zengin bir aileden dünyaya geliyorsun; kahvaltısını New York'ta akşam yemeğini Tokyo'da yiyen; ben garip bir aileden merhaba demişim dünya günlerine, altı yamalı pabuç giyip, taksiye binme lüksü olan!.

Sen, Dünya güzeli bir annenin ve dünya yakışıklısı bir babanın ürünüsün; bense Nasreddin Hoca'nın "bana görünme de kime görünürsen görün" dediği gibi bir ana ile işte öylesine bir babanın karışımı!.

Sen iki cihan Efendisinin sulbünden gelmişin; bense Molla Kasım'ın!..

Ve biz "EŞİT"iz; öyle mi?... "EŞİT" başladığımız bu hayat yarışında, "EŞİT" şartlarda yaşıyor; "EŞİT" şartlarla karşılaşıyor; "EŞİT" muamele görüyor; "EŞİT" şartlarda ayrılıyoruz dünyadan; bu kadar "EŞİT"likten sonra!.. Ama ne "EŞİT"lik!

Ve "ADALET"!... Allah dâim bâki rahmetiyle kuşatsın, şimdi İstanbul Silivrikapı'da medfûn annem!.

"BEN DİLEDİĞİMİ YAPARIM", diyen; ve kendinden gayrı mevcut olmayan "ALLAH"!.. Ve O'nun takdirine, hükmüne, dileğine mutlak olarak bağımlı; her şeyini, O'ndan almış; O'nun, ilim ve kudreti, yaratıcılığı önünde, dünyada bir "hiç" olan ben; ve gibiler!..

"ADALET", O'nun, hangi amaçla yarattıysa, o amaca uygun olarak birime hakkettiğini vermesinin; dildeki adı!..

Para ve etiketin çıplak ya da giyimli bir biçimde, acımasızca insanlara hükmettiği dünya yaşantısı!... Aslanın pençe ve dişleri arasındaki ceylan; insanın ağzında dişleri arasinda kuzu ya da tavuk; zenginin elleri arasında insafına kalmış fakir!..

Ve de Allah Rasûlünün duyurduğu ölümötesi yaşam gerçeği ile; insanların ne tür çalışmalar yaparsa, ölümötesinde onun sonuçlarıyla karşılaşacağı yolundaki, evrensel sistem ve düzene dayalı "İslâm Dini" gerçeği!..

Olmuşun kavgasını bırakıp da, oldurabileceklerimizle zamanımızı değerlendirsek; daha iyi olmaz mı dersiniz?.. Hele bunu bir düşünelim ciddi ciddi!.. Niye ve kime ibadet etmek zorundayız acaba?

*           *        *

 

İBADETLER NİÇİN

TEKLİF EDİLMİŞTİR

Hemen hepimizin küçük yaşlardan duyduğu şu klişe ifade güçlü bir şekilde beyinlerimizde yer etmiştir:

"ALLAH`ın senin ibadetlerine ihtiyacı yoktur!. Her ne yaparsan kendin için yapmak zorundasın!.."

Şu çok basit ifade, gerçekte, çok muazzam bir gerçeğin; "İslâm Dini"nin açıkladığı Allah`ın yaratış SİSTEM ve DÜZENİNİN, en basite indirgenerek anlayışımıza yansıtılmak isteniş formülüdür!.. Ne var ki, maâlesef biz bu gerçeği hiç bir zaman farketmemişizdir!.

Allâh`ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoksa, niçin ibadet etmeliyiz?...ibadete neden ihtiyacımız var?.. Niçin namaz, oruç, hac ve diğerleri?...

İnanın, bütün insanlar için, en âcil olarak farkedilmesi zorunlu konu budur!.

Biz, yanlış bir bilgilenme sonucu olarak, sanıyoruz ki bütün bu çalışmaları, yukarıda ötelerde bir yerde oturmakta olan TANRI`nın gönlünü hoş edip, onun rızasını kazanıp, bizi cennnetine sokması, ya da kafası kızıp cehennemine atmaması için yapmalıyız!!!.

Oysa, ne ötelerde bir yerde oturup, bizi sınayan ve sonunda da hoşuna gitmezsek cehennemine atacak olan Tanrı var; ne de kandırabilirsek cennetine sokacak ilâh!.

Düşünün ki İslâm adına ilk bize öğretilen şey Kelimei TEVHİD`dir; ve üzücüdür ki onun gerçek anlamının dahi farkında değiliz!.

"La ilahe illallah" sözünü "Allah`tan başka tapılacak tanrı yoktur" diye derinliğine ve sonuçları düşünülmeden çevrildiği için, "Allah`ın tapılacak tek tanrı" olduğunu varsayıyoruz..

Oysa Kelimei Tevhid`in gerçek anlamı şudur:

"Tanrı yoktur sadece Allah vardır"!.

Yani, Hz. Muhammed aleyhisselâm biz şu gerçeği farkettirmeye çalışmıştır:

Tapınılacak  ve birşeyler umulacak bir tanrı kavramı geçerli değildir; sadece Allah vardır!.işte gelmiş geçmiş bütün tasavvuf ehli kişiler, bu gerçekten yola çıkarak o yüce mertebelere ermişlerdir. Mevlâna Celâleddin`den Hacı Bektaş Velî`ye,imam Caferi Sâdık`tan Abdülkadir Geylanî`ye kadar!..

Hakikat erenleri, Allah`ı ötelerinde bir tanrı sanma gafletinden kurtulmuşlar; her şeyin Allah`ın takdiriyle kendi esmâsından meydana gelmiş olduğunu farketmişler; yaradılmışa sevgi ve hizmetin Yaratana olduğunu hissederek yaşamışlardır!. Halka hizmetin Hakka hizmet olması da bu mana yönündendir.

 Allah, her şeyi, takdiriyle, kendi esmâsından yarattığına göre; yaşadığımız âlemdeki tüm doğa düzeni ve kanunlar gerçekte Allah düzeni ve sistemidir!. Öyle ise farketmeliyiz ki, ne kadar içinde yaşadığımız sistemi ve düzeni anlayabilirsek, o oranda Allah nizâmını tanımış oluruz

Allah, ezelde, içinde yaşamakta olduğumuz bu sistemi ve düzeni yaratmış, şartlarını oluşturmuş; bundan sonra da bize peygamberleri aracılığı ile neler yaparsak nelerle karşılaşacağımız hakkında bilgi eriştirmiştir!.

Bizim için bugün iki yol vardır önümüzde, gelecekte pişmanlık duymamak için...

1. Peygamberin neler getirdiğini, niye bunları getirdiğini çok iyi anlıyarak yaşamımıza buna göre yön vermek... Ya da...

2. Peygamberin dediklerinin hikmetini hiç anlamadan, körü körüne, uygulayarak kendimizi yarına hazırlamak..

Evet, farketmeliyiz ki, "İslâm Dini"nde ibadet adı verilen çalışmalar, ötedeki bir tanrıya yaranmak amacıyla teklif edilmemiş olup; tamamiyle Allah'ın yaratmış olduğu bu sistemin işleyişi dolayısıyla öngörülmüş çalışmalardır.. 

Alınan gıdalar nasıl vücudun ihtiyacını karşılama amacına dönükse, bir tanrının hoşuna gitmek gayesine yönelik değilse; tesbitlerimize göre ibadet adı verilen çalışmalar da aynı şekilde, beyin kapasitesinin gelişmesi, ruhun güçlenmesi ve kişinin ölümötesi yaşama hazırlanması amacına dönüktür!. Ya bu çalışmalarla kendinizi ölümötesi yaşam koşullarına hazırlarsınız; ya da ne gerekçeyle olursa olsun bunu ihmal eder, sonuçlarına katlanırsınız!

"TANRI ve tanrılık  anlayışının geçersiz olduğunu farketmek inanın ki yaşamımızın en önemli gerçeğidir!.  

*        *       *

"TANRI" YOKTUR,

"ALLAH" VARDIR

Genel anlamda, duyduğumuz kadarıyla zikir, o ötedeki tanrının  isimlerini anarak onun gözüne girmek içindir!..

Acaba gerçekten öyle mi?..

Bu konunun gerçeğini anlıyabilmek için, önce zikredilen varlığın kim ve ne olduğunu iyi anlamalıyız...

"TANRI"yı mı zİkretmeliyiz,  "ALLAH"ı mı?... Çoğunluk, burada doğal olarak şu soruyu soracaktır:

-Ne farkı var ki?.. Ha tanrı ha Allah!.. Hepsi de bir!. Biz Türkler Allah`a Tanrı ismini vermişiz!. Tanrı uludur!..  

Hayır!.. Tanrı ulu değildir!.. Tanrı yoktur!. Tanrılık kavramı geçersizdir!.

Kime göre bu böyledir?.. "İslâm Dini"ne ve bu "Dini" anlatan Kudsal Kitap Kur`ân-ı Kerîme göre!.. Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâma göre!.

12. baskısı yayınlanan "İNSAN ve SIRLARI" ile gene 13. baskısı yayınlanan  "Hz. MUHAMMEDİN açıkladığı ALLAH" isimli kitaplarımızda öncelikle "Tanrı" kavramı ile "ALLAH" kavramı arasındaki son derece önemli fark üzerinde detayları ile durup; "ALLAH" kavramına dayalı olarak mevcud olan "İSLÂM Dini"ni açıklamağa çalıştık!.

"Tanrı" kavramı ile "ALLAH" isminin işaret ettiği mana arasındaki anlam farkını anlamadığı sürece, hiç kimse "İslam Dini"nin ne olduğunu ve niye gelmiş olduğunu anlıyamaz!.. Bu yüzden de "DİN" olayını yanlış değerlendirir!. Ayrıca "İslâm Dini"nde teklif edilen çalışmaların -ibadetlerin- hangi gerekçeyle insanlara önerildiğini de kavrayamaz!.

Öyle ise öncelikle "Tanrı" sözcüğünden anlaşılan kavram ile, "ALLAH" ismiyle işaret edilen anlam arasındaki farkı çok iyi idrak etmek zorundayız!.

"TANRI" ismi bize neyi anlatır?..

Benim, senin, yaşadığımız bu varlığın ötesinde; bu varlığı dıştan gelen bir biçimde yaratan; öteden bizi seyredip, hakkımızda hüküm verecek olan; sonra da bizi cehennemine atacak ya da cennetine sokacak bir varlık!?..

İnsanların çoğu ile; "Din"in kelimelerinde, dış anlamlarında, mecâzında kalmış din adamlarının hepsi "tanrı"ya inanır, onu savunur ve onun adına insanları yönetmeye kalkar!.. Akıl-izan sahipleri de böyle bir şeyin olamıyacağını idrak ettikleri için tanrıya inanmazlar ve din adamlarına da kulaklarını tıkarlar!.

"ALLAH" kavramına dayalı "Din" anlayışı ise, bütün tasavvuf ehli ve evliyâ tarafından paylaşılan bir gerçektir!. Ne yazık ki, insanların pek azı bu gerçeği farketmiştir!.  

Bu gerçeği açıklayan Kur`ân-ı Kerîme göre, "Allah", evreni ve varolarak algılanan her şeyi, kendi ilminde, kendi kudretiyle ve kendi güzel isimlerinin özellikleriyle yaratmıştır.. Bu sebebledir ki, doğa kanunları ve evrensel düzen dediğimiz şey, gerçekte Allah düzen ve SİSTEMİ`nden başka birşey değildir!. Bu gerçek nedeniyle de, insan, ötesinde bir tanrıya tapınmak yerine; ÖZÜNDEKİ "ALLAH"ı farketmek ve ötesindekine değil, özündekine yönelmek zorundadır!.

Gelmiş geçmiş bütün evliyâ, insanları, "ALLAH" kavramına dayalı din anlayışına ve bunun sonucunda oluşacak "haşyet" hâline yönlendirmek isterken; işin şeklinde kalan din adamları da ötedeki bir tanrı kavramıyla olayı anlatıp, insanları ondan "korkutarak" hükümranlık tesis etmeye çalışmışlardır!..

Şu anda bizim ÖTEMİZDE, bizi seyredip, yaptıklarımıza göre hakkımızda bir karara varacak; buna göre de bizi cehennemine atacak ya da cennetine sokacak bir "tanrı"dan sözetmemektedir Kur`ân ve Hz. Muhammmed aleyhisselâm!.

Aksine, Hepimizin ÖZÜNDE olan ve "Hakikat"ını oluşturan bir "ALLAH"tan bahsetmektedir Kudsal Kitabımız ve Allah Rasûlü!.

İşte bu yüzdendir ki birinin gıybetini yapan, onu aldatan, ya da ona kötülük yapan, hakkını gasbeden; gerçekte onun "hakikat"ı olan "ALLAH"a yapmıştır bu davranışı!...

Ve bu yüzden demiştir ki Allah Rasûlü:

-İnsanlara şükretmeyen Allah`a şükretmiş olmaz!..

Yani muhatabın, hayâlinde yarattığın ötendeki "tanrı" değil; algıladığın her şeyin özü olan "ALLAH"tır!. Bunu farketmedikçe, "İSLAM DİNİ"nin yüceliğini anlayamayız!..  Öyle ise "Allah"a " erkek tanrı" denir mi hiç?...

*          *              *

"HU”

"HE"YE

DÖNERSE

 

Bu bölümde gerek Kur'àn ve gerekse dini yayınların  İngilizce ve Almanca çevirileri sırasında yapılmış olan çok önemli bir yanlışa dikkat çekmek istiyorum.

Bilindiği üzere, Kur'ân-ı Kerimde geçen "HU" kelimesi dilimize "O" olarak çevrilir.

"O" zamiri dilimizde, üçüncü bir varlığa, işaret eder; ve bu anlamda kadın-erkek veya cansız ayırımı yoktur. 

Biz üçüncü bir birim için, ister kadın ister erkek; ister canlı, ister cansız; ne olursa olsun hep "O" kelimesini kullanırız..

Oysa, Türkçe’deki "O" kelimesinin İngilizce'de karşılığı üç ayrı kelimedir... Üçüncü şahıs erkek birim için "HE"; üçüncü şahıs dişi birim için "SHE"; üçüncü cansız birim için de "İT" kelimeleri kullanılır.

 Dilimizde yanlış kullanılan bir terim vardır, “Tanrı-Baba”!. Bu bize İsevî’likten geçmiştir.. Onlar için “bir tanrı vardır göklerde-erkek”, ki O İsa aleyhisselâmın babası! Oysa diğer bölümlerde elimden geldiğince açıklamaya çalıştığım üzere “Allah” ismiyle işaret edilen varlık “ötedeki erkek-baba” değildir!.

Düşünmeye çalışalım… “Ben” dediğimiz özümüzü farketmeye çalışalım…

Maddenin özüne yönelip “zoom”lama yapalım!. Molekül-atom-nötron-nötrino-kuark-kuanta boyutlarına inip, düşünebildiğimiz her şeyi parçacık-dalga boyutunda hissetmeye zorlayalım kendimizi… İşte bu yaptığımız, bir boyutsal “zoom”lama veya “mi’râc”dır!.

İşte Arapça’daki “HU” kelimesi, varlığın özündeki bir boyutsal öteliğe işaret eder; niteliksiz ve niceliksiz bir yolla!.

Şimdi bir bu anlattığım manayı düşünün, bir de İngilizce’deki üçüncü erkek şahsa işaret eden “HE” kelimesinin anlamını!… Ve üstüne üstlük, “HU” kelimesinin işaret ettiği mananın, insanların “HE” kelimesinden anladığına dönüştürülmesiyle ortaya çıkan kavram kargaşasına!.

Evrensel boyutlu “TEK”lik noktası olarak algılanması istenene işaret eden “HU”nun, cinsiyetli bir tanrı olarak algılanması ne derece doğruya yakın olabilir?

Soyutluğun ardındaki somut olarak işaret edilen erkek-baba tanrı anlayışı ile, gerçekte, sonsuz-sınırsız diye tanımlanmaktan dahi beri olan ne kadar bağdaştırılabilir?

Hele şunu farkedelim ki…

Bize göre sonsuz olan evren, bir anda, “nokta”dan varolmuş bir açı, “<”!.

Sonsuzluk düzleminde, bir noktadan meydana gelmiş bir “<” -açı-!..

“Evren” kelimesiyle ya da “evren içre evrenler” tanımlamasıyla anlattığımız her şey bu açıda  -“<”-  yer almakta!..

Bu “<” açı ve dayandığı “nokta” ise, anlarından bir andaki yaratışı “HU”nun!.. Sayısız “an”lardaki, sayısız “nokta”lardan, yalnızca bir “an”daki bir “nokta”dan yaratılmış “evren içre evrenler”den birindeyiz!.

“İnsân-ı kâmil” ya da “Hakikat-ı Muhammedî” isimleriyle işaret edilen ise o “nokta”dan varolan varlık!

“NOKTA” ise bir “nükte”!..

Sayısız “nokta”ların Hâlik”i olup; “nokta”lar indinde “nükte” olan “HU”!…

İlminde “nokta”dan yarattıklarını, hayal hammaddesiyle var kılan “HU”

Ve bütün bunlardan “GANΔ olana işaret eden, “HU”!..

İşte “HU” ismiyle işaret edilip, müslümanların farketmesi istenen Hakikat

İşte, “HE” kelimesiyle işaret edilen Kur’ân tercümelerindeki erkek-baba tanrı kavramı!..

“HU” kelimesinin anlamının “HE”ye dönüştürüldüğü Kur’ân tercümeleriyle…

Ötede bir tanrı’dan sözediyormuşçasına anlaşılan Kur’ân meâlleriyle, insanların İslâm Dinini anlaması fevkâlâde zordur!..

İslâm Dini’ni anlamak ve bilinçli olarak tasdik etmek istiyorsak, öncelikle bu gibi kelimelerin işaret ettiği anlamları iyi anlamalıyız!.

*       *          *

 

"ALLAH"A

"TANRI"

DENİR Mİ?

Bu konuda ilmi olmayıp, kulaktan dolma asılsız verilerle "Din" hakkında hüküm veren bilgisizler topluluğu, her iki sözcüğün de aynı anlama geldiğini sanıp, akılları sıra biraz da sanki milliyetçilikle ilgili sanarak, "Allah" ismi yerine "Tanrı" sözcüğünü kullanmaktadırlar..

Oysa, dünkü yazımızda "Tanrı" sözcüğünün işaret ettiği kavram ile "Allah" isminin işaret ettiği anlamın, birbirinden tamamiyle ayrı manâlara işaret ettiğini anlatmaya çalışmıştım. Manaları birbirinden tamamiyle ayrı iki sözcük!..

Bu konuya Türkiye'de yaşamış çok değerli bir Kur'ân tefsircisinin satırlarıyla açıklık getirelim.. 1940'larda yazılmış en kapsamlı ve detaylı Kur'ân tefsiri olan Elmalılı Hamdi Yazır'ın Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bastırılmış "Hak Dini Kur'ân Dili" isimli  eserinde bakın bu konuda ne deniyor:

"Gerek ismi özel olsun gerek ismi genel, "ALLAH" ismi celâli ile, yine "ALLAH" tan maâda hiçbir mâbud anılmamıştır...

Mesela "TANRI", "HUDA" isimleri, "ALLAH" gibi özel isim değidir!. "İLÂH", "RAB", "MÂBUD" gibi genel mana ifade eden kelimelerdir...

Arapça'da "İLÂH"ın çoğuluna "ÂLİHE"; "RAB"bın çoğuluna "ERBÂB" denildiği gibi; Farsça'da da "HUDÂ"nın çoğuluna "HUDÂYAN" ve lisanımızda dahi TANRILAR, MÂBUDLAR, İLÂHLAR, RABLAR denmiştir; çünkü bunlar haklıya ve haksıza ıtlak edilmiştir...

Halbuki hiç "ALLAH"LAR denilmemiştir ve denemez!.

Böyle bir tabir işitirsek, söyleyenin cehline veya gafletine hamlederiz!..

"TANRI" adı böyle değildir; mâbud, ilâh gibidir... Bâtıl mâbudlara dahi "TANRI" ismi verilir... Müşrikler birçok tanrılara taparlardı. Filanların tanrıları şöyle, falanların tanrıları şöyledir denilir...

Demek ki, "TANRI" genel ismi, "ALLAH" ismi özelinin eş anlamlısı değildir,  en genel bir tâbirdir...

Binâenaleyh, "ALLAH" ismi, "TANRI" adı ile tercüme olunamaz!" (c:1/24-25)

*        *       *

Türkiye`deki en değerli Kur`ân tefsirini yazan kişiye göre, yukarıda okuduğunuz üzere, "ALLAH"a kesinlikle "tanrı" denemez!..

Burada ayrıca şu çok önemli farklara dikkat etmeliyiz..

"Tanrı" kelimesi, sıfatları anlatan genel bir kelimedir; "Allah" ise kendisinden gayrı hiç bir şeyin mutlak vücudu olmayan Tek Zât`ın ismidir!.

Yani olay, yalnızca kelime, telaffuz olayı değildir!. Kelimeler, isimler arasındaki son derece büyük anlam farkıdır!.

"Tanrı" ve "tanrılık" kavramına dayalı din anlayışı bâtıldır!.

"Allah" isminin işaret ettiği anlama dayalı, yürürlükte olan"İSLÂM Dini"dir !.

"La ilahe illallah" cümlesinin anlamı "tanrı yoktur sadece ALLAH vardır" şeklindedir. Ve iyi bir müslüman olmak için, önce bu farkı çok iyi anlamalıyız!.

Zirâ, "tanrı" kelimesinin anlamı ile sınırlarsak anlayışımızı, "Allah" isminin işaret ettiği manadan mahrum kalırız; bu da sonunda, bizi "hilâfet" sırrından mahrum bırakır!..

"Tanrı", tapınılacak ötendeki bir varlıktır...

"Allah" kulluk edilegelmekte olan özündeki Hakikat'tır!..

"Tanrı", korkulası umacıdır!.

"Allah" ise, ilim sahiplerinde, sonsuz-sınırsızlığın yanındaki hiçliklerini kavrayış nedeniyle oluşan "haşyet"in kaynağıdır!..

"Tanrı", yeterli olmayanların kendi kafalarında hayâl edip varsandıkları ötelerindeki yönetici ve yargılayıcıdır !.

"Allah", âlemleri kendi varlığından meydana getirmiş ve her zerresinde esmâsıyla algılanır olmuş "TEK mutlak varlık"tır; hiç bir şekilde ortağı yoktur!

"Tanrı", her devirde ve toplumda anlayış seviyesine göre sayısız özelliklerle bezenip süslenen; hayallerin karşılığının kendisinde olduğu varsayılan, beşer anlayışına göre şekillenen bir balondur!

"Allah" ise "Ahad", "Samed", "Lemyelid ve lem yûled"dir!..

"İlâhlar öldü artık!..

 Tanrıysa can çekişmede...

 HAYY ALLAH!.."

Diyor değerli Hâkim şâir Halûk Mahmutoğulları, bu gerçeğe işaretle..

Öyle ise, "ALLAH ve DİN ADINA hükmetmek" kimin yetkisindedir?..

*         *        *

KANSERLEŞEN

TANRI  DÜŞÜNCESİ 

 

Günümüz insanına anlatmaya çalıştığım çok önemli bir gerçeği, idrak ettirmede niçin fevkalade zorlandığımı şöyle farkettirdi Allah...

İnsanların çok büyük bir kısmı, bu algılanan boyuttaki her şeyin bir Yaratıcı tarafından meydana getirilmiş olduğunu kabul ediyor; ve de bu yaratıcıya “TANRI” adını veriyor..

Kendisinin ve varlığın ötesinde olarak nitelediği bu yaratıcının niteliği ve niceliği hakkında da, çevresinden -sorgulayarak ve düşünerek değil- şartlandırılma yollu edindiği bilgiler kadarıyla da bu “tanrı” kafasında şekilleniyor..

Daha sonra, bulunduğu toplumun kullandığı tâbir eğer “Allah” ise, kafasındaki bu “tanrı” imajına “Allah” adını vererek konuşma ortamına dalıyor..

İşte bütün problem burada başlıyor!.

“Tanrı” kavramının hiç bir aslı, gerçeği olmadığını anlamayan bu kişiye, siz “Allah” ismiyle işaret edilen mutlak varlığın özelliklerini anlatmaya başladığınız zaman; bu defa o kişi, bu bilgileri kafasındaki “tanrısına” enjekte ederek, aşılayarak; “tanrısını Allah’laştırıyor”!. Oysa yapılması gereken işlem, “tanrı” kavramından kurtularak “Allah ismiyle işaret edilen mutlak gerçeği farketmek”!..

İşte, “Allah” isminin işaret ettiği anlamların, kafamızdaki “tanrı” kavramına enjekte edilmesi, beynimizdeki “tanrı” kavramının ve düşüncesinin sanki kanserleşmesi gibi olay meydana getiriyor; “Allah”a ait özelliklerle bezenen “tanrı” kavramı günden güne gelişip büyüyor, yayılıyor;!..  Zira düşüncedeki “Tanrımız” gittikçe “Allah’laşıyor”! Beden hücrelerinin kanserleşmesi dünya yaşantısını kaybettirirken; “tanrı” bilincinin kanserleşmesi ve kişinin “Allah” ismiyle işaret edilen manayı idrak edememesi ebedi hayatını değerlendirememesi sonucunu getirir!

“TANRI” ve “tanrılık” kavramının  ne olduğunu acilen çok iyi öğrenmek ve çevremizdeki düşünme kabiliyeti olanlara da farkettirmek mecburiyetindeyiz!. (1)

Hazreti Muhammed aleyhisselâmın, Kur’ân-ı Kerîme dayalı bir yolla açıkladığı “ALLAH” ismiyle işaret edilen  varlığı gerçekten anlamak, idrak etmek istiyorsak, öncelikle, ötede, yukarıda, dışımızda bir  “Tanrı” varsayma düşüncesinden arınmak zorundayız!..

Bu arınmayı nasıl gerçekleştireceğiz?…

Allah’ın yaratmış olduğu içinde yaşamakta olduğumuz bu âlemi ve onda geçerli olan sistemi okumaya çalışarak!.

Öncelikle farkedecek ve idrak edeceğiz ki…

Algılamakta olduğumuz her şey, Allah’ın ilmi, dilemesi ve kudretiyle meydana gelmektedir!.O’nun dilemesi dışında hiç bir birim hiç bir şey dileyemez!. Hakîm olan olan Allah, her olayı bir hikmetle ve yerli yerinde olarak oluşturmaktadır; biz onu yersiz veya yanlış olarak nitelendirsek dahi!.

Allah’ın muradı ne?… İkinci olarak bunu çok iyi anlamak zorundayız!..

Allah ismiyle işaret edilen ve Âlemlerde  tasarruf sahibi olan Zât, her an dilediğini tüm varlıklar adı altında ortaya koymaktadır; ve kendisine soru sorabilecek, kendi dışında ikinci bir varlık da mevcut değildir!.

Yaratmış olduğu sistemde geçerli anayasadaki en başta gelen kanunlardan biri, “güçlü olan kazanır”dır. Güçlü kıldığı, daha güçlü ile karşılaşıncaya kadar kazanmaya devam eder!.. Çünkü “Kudret” sıfatı vardır, “acz” sıfatı yoktur!.

Her varlığın gücü ilminden kaynaklanır.. Her varlık, aklı kadar ilim sahibidir.. Her türün kendine özgü akıl düzeyi olduğu içindir ki, türler birbirlerini akılsız sanırlar!. Her akıl, kendi kapsamı içindekini de, dışındakini de “akılsız” nitelendirir!.

Oysa Allah, dilediklerinin oluşması için, her bir birimi, hangi amacını gerçekleştirsin diye yaratmışsa, ona, bu amaca göre hakkettiklerini verir; ve bu da “Allah’ın adaleti” denen şeyin ta kendisidir! Bu yüzdendir ki, evrende, ne geçmişte ne de gelecekte gerçek anlamda zulüm kesinlikle mevcut değildir!. Herkes ve her birim yaratılış amacına göre hakkettiğini, her an almaktadır!.

Öyle ise, eğer biz, hayalimizde yarattığımız “Tanrı” kavramından arınıp, “Allah” ismiyle işaret edilen Zât’ı tanımak istiyorsak, O’nun kendi varlığıyla var kıldığı bu âlemleri ve sistemini “OKUMAYA” çalışmak zorundayız!.. Yani eserlerinden, o eserleri meydana getireni tanıma yoluyla!.

Ki böylece “Allah”ı tanımanın yolu bize açılsın!.

Aksi halde, “Kendi hevâsını tanrı edinini gördün mü?” âyetinin kapsamı içinde yaşamak üzere ebedî yolculuğa çıkarız!

(1) Bu konuda geniş bilgi “Hz. Muhammed’in açıkladığı ALLAH” kitabımızdadır.

*          *         *

 

ALLAH ve DİN

ADINA  KİM  YETKİLİ?

 "İslâm Dini" ile ilgili, günümüzün en büyük sorunlarından biri de hemen herkesin, başkalarının yaptıklarını Allah ADINA yargılayarak, hükümler vermesi.. Herkes, biribirini eleştiriyor; diğerinin, kendi yaptığına uymayan davranışının yanlış olduğunu söyliyerek, "Allah`ın onun yaptığını kabul etmeyeceği" hükmünü veriyor!.

Kişinin cehaleti ne kadar çoksa, bu tür hükümleri de o oranda artıyor!

Öncelikle ve kesinlikle şunu bilelim ki...

Şu anda yeryüzünde yaşamakta olan hiç bir kişi, -peygamber değilse- ALLAH ADINA değerlendirme ve hükmetme yetkisine sahip değildir!. Böyle bir yetkisi olduğunu söyleyen kişi ise, ancak ve sadece akıl hastası olabilir!. Böyle birine inanmak ise, cehaletin son sınırıdır!.

Biz bütün insanlar, Hazreti Muhammmed aleyhisselâmın bize bildirdiklerine ve Kur`ân-ı Kerîme dayalı olarak, kişisel yorumlarımızla "İSLÂM DİNİ" HAKKINDA düşüncelerimizi dile getirebiliriz. Ama kim olursak olalım, "İSLÂM DİNİ" HAKKINDAKİ kişisel düşünce ve yorumlarımız, DİN ve ALLAH ADINA değildir!.

Yeryüzünde ALLAH ve DİN ADINA konuşma yetkisi yalnızca son peygamber olan Hazreti Muhammed`e ait idi!. O da görevini tamamlayıp âhıret âlemine intikal etmiştir 1400 küsur yıl önce..

İşte O yüce zâttan sonra, herkes, o kaynaktan aldığı ışık nisbetinde KENDİ ANLAYIŞI KADARIYLA, DİN HAKKINDA düşünce ve değerlendirmelerini dile, kaleme getirmişlerdir.

Bizler, kim olursak olalım, birbirimizin ilminden, anlayışından, ferasetinden istifade ederiz; çünkü bizleri yaratan Allah, her birimize, diğerinde olmayan ayrı bir kemâlât ve özellik bahşetmiştir. Ancak herkesin bağlanması zorunlu olan tek kişi, Allah Rasûlü hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâmdır!.

Bizler birbirimize kişisel kanââtlerimizi söyliyebiliriz... "Benim bilgime göre...", "kişisel kanââtime göre..." gibi başlıklar altında karşımızdaki kişinin sorusunu cevaplıyabiliriz... Ancak anlaşılacağı üzere, bu cevaplar hep bizim "DİN" HAKKINDAKİ kanââtlerimize dayanan kişisel yorumlardır!. Bu mütalaalarımız, kesinlikle ALLAH ve DİN ADINA olmadığı için, kimseye bağlayıcı bir sonuç getirmez!

İşte bu sebepledir ki, kimsenin, kimseyi yaptığı ya da yapamadığı ibadetleri yüzünden eleştirip, "sen şunu yapmıyorsun öyle ise cehennemliksin"; ya da, "sen şunu yapıyorsun cennetliksin" diye hükümlendirmesi geçerli olmaz!. Herkesin yaptıkları hakkında, mutlak hüküm ve değerlendirme yalnızca Allah`a aittir!.

Siz, ilmine güvendiğiniz bir kişiyi kendinize yolgösterici olarak seçebilirsiniz; yaşamınıza, onun öğretisine göre yön verebilirsiniz.. Ama şunu da kesin olarak bilmek zorundayız ki, o öğretilenler de, o kişiye "GÖRE"dir!. Allah ve Din ADINA kesin mutlak gerçek değil!.

Öyle ise, biz kimden bilgi alırsak alalım, kimi hocaefendi, şeyh, âlim, önder kabul edersek edelim; yanlızca onun fikirlerine ve bakış açısına dayalı olarak, insanları eleştirmekten, yargılamaktan; onlar hakkında hüküm vermekten uzak durup; herkes hakkında mutlak hükmün yalnızca Allah`a ait olduğunun farkına varalım!.

Bilelim ki bizler, "müminler kardeştir" işareti ışığında, ilmimizi birbirimizle paylaşıp, geleceğin şartlarına hazırlanmak için varız!.

Ve bundan da çok daha önemlisi, Hakikatımızdaki Allah`ı tanımak ve ermek zorundayız!.. Bu dünyadan gittikten sonra, bunun oluşması kesinlikle imkânsız!.

Zirâ biz dünyaya, devlet kurup, saltanat sürmek; insanları güdüp, kendimizi tatmin etmek için gelmedik!..

Ve ben, "HİLÂFET YANLISIYIM"!..  Biliyor musunuz?..

*          *         *

BEN

"HİLÂFET"

YANLISIYIM !

Kur`ân-ı Kerime göre, "Allah insanı yeryüzünde halife olarak meydana getirmiştir"... Kitap`taki bu açık bildirime göre de, her insan, varlığındaki, "Allah`ın yeryüzünde halifesi" olma kemâlâtını farketmeli; işte bunun sonucu olarak da "hilâfet"inin gereğini yaşamalıdır!..

"İslâm Dini"nin kadını ikinci sınıf basit bir varlık olarak gördüğünü ileri sürenlerin ruhlarının bile Kur`ân değerlerinden  haberleri yoktur!..

Kadın-erkek ayırımı yapmadan, "yeryüzünde insanın  halife" olarak meydana geldiğini en açık şekilde vurgularken Kitap, nasıl olur da ben bir kadını ikinci sınıf görebilirim..?

Erkek de Allah`ın yeryüzündeki halifesidir!...

Kadın da!..

Bu sebepledir ki, insan, en kısa zamanda bu "hilâfet"in anlamını farkederek, gereğini yaşamak zorundadır... Yoksa "hilâfet"i yaşayamamanın ne demek olduğunu kavradığı anda, artık telâfisi mümkün olmayan bir noktada olacaktır!. Ki bunun da sonucu ebedî bir hüsrandır!. Ölümötesinde bunu elde etme şansı olmayacaktır!.

Ben, "hilafet" yanlısıyım; ve herkesin, "Allah halifesi" olmanın sonuçlarını yaşamasını temenni ederim!.. Bütün çalışmalarım, insanlara bu yolda hizmet verme gayesine dönüktür..

Bu "hilâfet" insanın Allah'ın güzel isimlerinin işaret ettiği manaların toplamı olarak meydana getirilmesinin sonucudur!.. Tasavvufî tâbiriyle, Allah esmâsının zuhûruyla insan en şerefli mahlûk olarak meydana getirilmiştir!..

Dikkat edin!.. Allah, insanı en şerefli varlık olarak yarattım derken gene kadın-erkek ayırımı yapmıyor!.. Erkek de en şereflidir; kadın da en şereflidir!.. Allah`ın yarattığı en şerefli varlıktaki bu vasfı göremeyen ise, otursun kendi gafletine ağlasın!..

Evet, insan, kapasite olarak, kadın-erkek ayırımı olmaksızın "en şerefli" mahlûk; ve aynı zamanda da yeryüzünde Allah "halife"sidir!.. Bu da onun Allah'ın güzel isimlerinin özelliklerinden meydana getirilişinden dolayıdır..

Kendini et-kemikten ibaret kabul edip, ölümle de yok olacağını sanan insansı, elbette ki "Hakikat"ından gelen şerefini ve hilâfetini inkâr etmekte; bunun sonucunda da hiç bir değerin ölçemiyeceği şeyleri yitirmektedir!..

İnsanın, Allah`ın güzel isimlerinin manasından yaratılması şu sonucu getirir..

İnsan, yok olmaksızın, sonsuza dek yaşamına devam edecektir!... Değişik boyutlardan ve aşamalardan geçerek!..

İşte bu süreç içinde, insan, kendisindeki Allah`ın bahşi olan "hilafet" kökenli özellikleri ne kadar tanır ve ortaya çıkartırsa; gereğini dünyada yaşarken hissedebilirse; daha sonraki boyutlarda da o nisbette hayatı kolaylaşacak, sıkıntılı olaylardan kendini kurtarabilecektir..

Buna karşın, ne kadar kendi hakikatını bilmekten mahrum yaşarsa, o oranda yaşamı cehenneme dönecek, yanışı belki de hiç son bulmayacaktır!..

İster kadın olsun ister erkek, insan olarak "hilafet"ini yaşayabilmenin yolu da öncelikle kendi "Hakikat"ını bimekten, tanımaktan, gereğini yaşamaktan geçer!. Bunu en kolaylaştıran yol da ilim ve ZİKİRDİR!..ilmi değerlendirecek olan beyin, zikirle kapasitesini arttırabilir. Ve o nisbette de "Hakikat"ını farkederek "ALLAH AHLÂKI ile AHLÂKLANIR"..

"ALLAH gibi düşünmek" der Hz.isa aleyhisselâm. Bununla Allah Rasûlü`nün "Allah ahlâkıyla ahlâklanın" işareti aynı şeydir!. Bu işaretler hep, bizleri bulunduğumuz toplumun şartlanmalarından ve değer yargılarından arınarak, Allah`ın varlığı değerlendirişi gibi değerlendirmeye yönlendirmektedir...

Bütün bunların gerçekleşmesi ise, yalnızca beyin kapasitemizin arttırılması ve bu kapasitenin gerçek ilimle değerlendirilmesiyle mümkün olur..

İlmi değerlendirmenin yolu da insanın yeni öğrenmekte olduğu her şeye önyargısız ve objektif olarak yaklaşmasından geçer!.

KOZAYI delip, dışarıya bakmak!. Yeni düşüncelere açık olmak!.

"DÜN" KOZASINDAN ÇIKABİLMEK!..

*            *          *

 

"DÜN"

KOZASINDAN ÇIKIP,

 ÖZE ERMEK

Mevlâna Celâleddin'in çok sevdiğim şu beyti, önemli bir gerçeği vurgular...

"Dünle beraber gitti ne kadar söz varsa düne ait, cancağızım;

 Bugün artık yeni şeyler söylemek lâzım!.."

Bu ifade, "müslümanlık" anlayışı ile ilgilidir; "İslâm Dini" ile değil!. Daha önce de çok açık bir şekilde vurguladığım gibi, "İslâm Dini" zamanüstü evrensel sistem ve düzendir Allah indindeki. Bütün peygamberler bu zamanüstü evrensel sistem ve düzeni, kendi toplumlarına, anlıyabilecekleri değişik şekillerde açıklamışlar; bundan da çeşitli kavim veya peygamberler adına göre değişik dinler varmış zannı doğmuştur!..

"Sünnetullah" denilen, zamanüstü evrensel sistem ve düzen asla yenilenmez ve değişmez!. Dünya varolmadan ne ise, bugün de odur; kıyâmetten sonra da aynıdır!. Biz bunun, algılayabildiğimiz kadarına "doğa kanunu" da deriz!..

Yenilenme, anlayışta, yorumda olur!.. Yani, müslümanlık anlayışında, "Din"i değerlendirmede olur!.. Sistemde değil!. Zirâ, zaman değiştikçe insanların kavrayışları geliştikçe; ilim, irfan, teknoloji, fen ilerledikçe "İslâm Dini"ni değerlendirme de o nisbette değişir!.. Dün, sebebi anlaşılamadığı için inkâr edilen pek çok şeyin, bugün sistem ve düzen sonucu önerilmiş çok önemli ve zorunlu bir şart olduğu farkedilir!..işte bu, insanların "İslâm Din"ini anlayışlarının, yani "müslümanlığın" yenilenmesidir; "DİN"in değil!.

Mevlâna Celâleddin'in söylediği de "Din"in, günün getirdikleri ışığında yeniden değerlendirilmesi; ve geçmişte kıymeti anlaşılmayan bir çok hususun değerinin farkedilmesidir! Bu yapılmadığı takdirde, Din anlayışımızı asırlarca önceki insanların şartlarının getirdiği kozayla kayıtlamış; pek çok konuda ilerlememize rağmen, "DİN"i anlamada ve değerlendirmede kendimizi geri kalmaya mahkûm etmiş oluruz!. "Dün" kozasından çıkıp, öze eremeyiz!.

Oysa olayın ilerleme doğrultusunda olması gerektiğine dair Allah Rasûlünün bir işareti de vardır... Bu konuda şöyle buyurur:

"Allah her yüzyılın başında bir müceddit gönderir; dini anlayışı yeniler!"

Bu işaret dahi, görüldüğü üzere, belli aralıklarla, o günün şartları içinde "Din"de  yeniden değerlendirme yapmanın gereklilğini göstermektedir!.

Şimdi burada anlaşılması ve yapılması gereken şey şudur.. "DİN"de reform, olmaz, çünkü "Din"e form veren Allah`tır! Ancak "Din"i anlama ve değerlendirmede yeni bir çalışma; diyebiliriz!.

Endonezya ve Malezya'dan, ta Fas, Tunus, Cezayir'e kadar uzanan Müslüman toplulukları içinde, geçtiğimiz yüzyılın başında bir müceddit çıkmış mı, çıkacak mı; ne zaman çıkar ya da her cemaâtin bir müceddid mi var; bunlara bizim pek aklımız ermez!.. Bu ilgilileri ilgilendiren bir konu!. Ama bizde yaş elliyi geçtiği için de, son çok yakın görünüyor!. 

Öyle ise kendi şahsıma konuşuyorum; öncelikle yapmam gereken şey; tek başıma gideceğime ve kâbirde tek başıma meleklere cevap vereceğime göre... Kâbirde bana, mezhebin ne, tarikatın ne, şeyhin ya da hocaefendin kim diye sorulmayıp; Allah Rasûlünün açıklamasına göre, yalnızca "Rabbin kim, Nebin kim ve kitabın ne" şeklinde  sigaya tutulacağıma göre...

"Rabbim Allah" diyebilmem için, öncelikle "Kur'ân-ı Kerimin açıkladığı Allah" kavramını çok iyi idrak edip bunun sonuçlarını hissedebilmem!. "Nebim, Allah Rasûlü Muhammed Mustafa" diyebilmem için, "Allah Rasûllüğünün" nasıl bir şey olduğunu, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın nasıl bir görev yaparak, bana ne vermek istediğini iyi anlamam ve O'nu tasdik etmem!. "Kitabım Kitabullah'tır" diyebilmem için, "Kitabullah'ı OKU'yabilmem"; ya da "Kitabım Kur'ân-ı Kerîm" diyebilmem için Kur'ânı kerîmin Allah indinden nâzil olmuş bir kitap olduğunu farkedip, tasdik etmem gerekir!.

Dünyada bırakıp gideceği, bir daha hiç eline geçmeyecek şeyler için, tüm zamanını harcayan insanın; akıllı ise, ölümötesi sonsuz geleceğini kurtaracak böylesine önemli bir konuyu ihmâl etmesi elbette ki bağışlanamaz bir olaydır!. Akla, mantığa aykırı hikâyeler ve safsatalara bakıp da, onları "İslâm Dini" sanarak yüzünü çevirmek aydın bir insana kesinlikle yakışmayan bir davranıştır!. Bizim 33 yıllık çok yoğun araştırmalarımız ve uygulamalarımız farkettirmiştir ki, Allah Rasûlünün bize  önerdiği her şeyin bir hikmeti; ve bilebildiğimiz kadarıyla bir bilimsel gerekçesi vardır. Bunları açıklıyabiliriz!. Ama daha sonrakilerin kendi zaman şartlarına göre olan yorumları, "İslâm Dini" ve bizi bağlamaz!.

*           *            *

"MÜSLÜMANLIĞI" DEĞİL, 

"İSLÂM"I ANLAYIN

Günümüzde aydınlar var dünyada; aydınsılar var!.

Entellektüeller var dünyada; entelsiler var!..

Güdenler var; güdülmeyi isteyenler var!...

Ve...

"İSLÂM" var; "müslümanlık" var!.

Aydın, objektif bir biçimde kaynaklara dayanan araştırmalar sonucu gerçeği bulan, bilendir!. Aydınsı ise, aydınlardan anlayabildiği kadarıyla yararlanıp; bunu çevresine satarak parsayı toplamaya çalışandır!..

Entellektüeller vardır dünyada... Belli katmanda kozasından çıkmış, akılcı bir biçimde bilimsel düşünce ile yaşamına yön vermeye çalışan!. Entelsiler var; entellektüellerin bakış açılarından ve yaşam biçimlerinden hoşlanıp, onları taklit eden; onlar gibi giyinmeye, oturup kalkmaya, yiyip içmeye, onlar gibi konuşmaya özenen!..

Aydınsılar ve entelsiler, varoş toplumlarına pırlanta gibi parlayan zirkonlardır!. Işıltıları cezbeder o varoşlardakileri!.. Ama onlar görmemişlerdir; bilmezler ki zirkonların pırlantadan farkını!. Dolayısıyla ancak zirkonlar hedefleridir onların! Ve onlar gibi olmak için, çok şeylerini vermeye hazırdırlar; ama "...si" bile olamazlar!

Fitrî istidat ve kaabiliyetleri gereği, gütmeyi sevenler vardır..idare etmeye, hükmetmeye çalışırlar insanlara; maddî ya da manevî çıkarları doğrultusunda!. Topluluklar oluşturup onlara hükmetmek, buyruklar çıkartmak, yasaklamalar getirmek; gerçekleşmemiş bilinçaltı militarist yaşam arzularını tatmin etmek için! Ve için için, güdülmekten, kapıkulu olmaktan hoşlanan; güveni emniyeti bunda bulup; acziyetini böylece gidermeyi tercih edenler, huzur duyanlar vardır!.

Dünyada da, Türkiye`de de bu böyle!

Oysa Allah, insanı "en şerefli mahlûk" olarak yaratmış, yeryüzünde kendisine "halife" olarak meydana getirmiştir; kimin umurunda!.

Evet, aydınsılar ve entelsiler, elbirliğiyle, güdülenlerin dilinde dolaşan ve pek çok yönüyle akla-mantığa, bilime aykırı olan, kişilerin "müslüman"lığını tartışıp; "müslümanlık" dinine tâbi olan insanların, dünya toplumları içindeki geri kalmışlıklarını vurgulayıp, böylece "İSLÂM DİNİ"ni eleştirdiklerini sanmaktadırlar!.

aydınSI veya entelSİ olduklarının farkında ve bilincinde olmadıkları için de, "İSLÂM DİNİ" ile "MÜSLÜMANLIĞIN" birbirinden çok farklı iki kavram olduğunu; aradaki farkın farkedilmeden, Din konusunun ele bile alınamıyacağını bilmezler!.

Gütme hevesi ve güdülme arzusu içinde olanların zirkon değerindeki fikir ve bakış açılarını, "İslâm Dini"nin temelindeki düşünce sistemi diye değerlendirme yaparak; pırlantayı, hiç  bilmediklerinden, bir kenara bırakırlar..

Bilgisizlik bîçareleri ne yapsınlar ki; ellerindeki tek kaynak gütme heveslileri ile güdülme arzusu içindekilerin dilinde dolaşan nağmelerdir!..

Mevlîd okumayı ibadet sanıp, "kandil"(!) gecelerini kutlayan; müslüman olmanın ilk şartı olarak kadının başını örtmesini bilen; namaz ya da orucun göktürklerin gökteki tanrısını  hoşnud etmek için teklif edildiğini sanan dar anlayışılı kişilerin "müslüman"lığına,  "İslâm Dini" diye bakar ve değerlendirirler!.

Mevlid`in Süleyman çelebi`nin şiiri olup, Kur`ân-ı Kerîmin teklif ettiği ibadetlerle hiç bir ilgisi olmadığını anlamazlar!.. Ölülere mum dikip kandil yakmanın "Din"le hiç bir ilgisi olmadığını; yalnızca, Mi`râc, Berâat, Kadir gibi gecelerin değerli saatler ihtiva ettiğini farketmezler.. Şeker ve Kurban bayramlarının olmadığını, FITR ve Hac bayramlarının yaşandığını duymamışlardır bile!. Kur`ân-ı Kerîmde teklif edilen namaz, oruç, hac gibi çalışmaların, gökteki tanrının hoşnutluğu için değil; kendi geleceklerini kurtarmaları için önerildiği hiç anlamamışlardır!

"İSLÂM DİNİ", Allah indindeki, zamanüstü evrensel sistem ve düzendir!. Orijindir; asıldır, zamanla değişmeyendir.. Kur`ân, bunu anlatır!.

"MÜSLÜMANLIK", insanların kendi kapasiteleri, şartlanmaları, çevrelerinin örf ve âdetleri, güdenlerinin sınırlamaları içinde "İslâm Dini"ni yorumlamalarıdır.  

Artık anlayın ki yorumlar "İslâm Dini"ni bağlamaz!.. Orijini farketmeye çalışın!.

"Müslümanlığı" bırakın "İslâm Dini"ne bakın!..

*          *         *

"MÜSLÜMANLIK" ile

"İSLÂM DİNİ"

ARASINDAKİ FARK

Günümüzde ya iyi Türkçe bilmemekten ya da hiç düşünmeden şartlanma yollu bir takım verileri kabullenme; ve bunların aslını araştırmama yüzünden "müslümanlık" ile "İslâm Dini" arasındaki çok önemli farkı hiç farketmiyor; bu yüzden de çok büyük yanılgılara düşüyoruz!.. Oysa bu ikisi çok ayrı kavramlardır!..

  Bu "Ramazan Bereketi"  sayfasındaki yazılarımda öncelikle amacım, iki çok önemli gerçeği farkettirmek..

1. "Tanrı" kavramı ile "ALLAH" ismi arasındaki çok önemli anlam farkı..

2. "Müslümanlık" ile "İslâm Dini" sözcükleri arasındaki çok önemli anlam farkı..

Bunlardan birincisini daha önceki yazılarımda anlatmıştım.. Bu konuyu detaylı öğrenmek isteyenler "Hz. Muhammed'in açıkladığı ALLAH" isimli ve 13. baskısı şu anda kitapçılarda olan eserimizi okuyabilirler... Bu kitabın ayrıca İngilizce, Fransızca, Rusça ve Almancası da vardır yurtdışına yollamak isteyenler için... Gene bu konuyu özet olarak anlatan "Farkın farkında mısınız" isimli kitapçığı ücretsiz olarak Kitsan yayınevinden   temin edebilirsiniz; telefonu 212-513 67 69 ve 212-511 31 44'tür..

"Müslümanlık" ile "İslâm Dini" arasındaki çok önemli farka gelince...

"İslâm Dini", Allah indindeki zamanüstü evrensel SİSTEM ve DÜZEN'dir!..  Allah, yaratmış olduğu bu zamanüstü evrensel sistem ve düzeni, Rasûlü diliyle insanlığa açıklamıştır.. Amaç, insanların günlük kaygı ve arzularından öte,  ebedî    ve ezelî gerçekleri farkederek; hem hakikatları olan Allah'ı tanımaları; hem de kendilerinde açığa çıkmakta olan Allah'a ait özelliklerle geleceklerini, ebedî hayatlarını inşâ etmeleridir..

"Müslüman", peygamberin bildirdiklerine anladığı kadarıyla uyandır!

"Müslümanlık", Allah Rasûlü`nün bildirdiklerini kendi kapasiteleri kadarıyla anlayıp yorumlayan insanların genel kabulüdür!. Buna, bütün müslümanlar dahildir. Her birimiz, görgümüz, kültürümüz, yetişme ortamımız, kabiliyet ve istidadımız;  bizim yetişmemizde rol oynayan insanların kapasiteleri ve nihayet yetiştiğimiz ortamın toplumsal şartlanmaları ile değer yargıları sonucunda kişisel yorumlarda bulunuruz "DİN" hakkında; ki bu da müslümanlığı oluşturur..

"İslâm Dini" göresel, yani izafî, relâtif yani algılayana göre değişken değildir!.. Mutlaktır, kesindir, değişmezdir!. "Sünnetullah" da denir bu "SİSTEM ve DÜZEN"e Kur'ân-ı Kerîmde..

Hangi mertebedeki kim olursa olsun herkes, bu "Sistem"den algılayabildiği  kadarını kavrar!.. Galaktik yapıların oluşumu ve varlığından, genetik veri tabanlarındaki bilince kadar, her şey bu "sistem" içinde yer alır ve görev yapar!. Genden galaksiye ulaşan bir zincir  içinde insan kopuk tek başına bir halka     değildir elbette akıl sahiplerince!. Basireti açıklarca!.. Materyalist zihniyetten kurtulmuş bilimsel altyapılı kişilerce...

Ne çare ki "müslümanlık dini" içinde doğup büyümekte; ve bu kozanın dışında  bir de "İSLÂM DİNİ" olduğunu farketmemektedir müslümanların çok büyük çoğunluğu!.. Sonra da sorulmaktadır...

-Kur'ân bu kadar yüce bir kitapsa, niçin müslümanlar dünyada geri kalmış  toplumları oluşturmaktadır?

"İslâm Dini" yerine; kapsamı fevkâlâde daraltılmış ve bir kozaya dönüşmüş, yalnızca şekil ve tapınma dini diye anlaşılmış, göktanrıdan umut beklenen "müslümanlık dini" ile daha nereye varılabilirdi ki?..

ALLAH Kitabını okumak yerine, tavuğun suyun suyunun suyunun suyu mâhiyetinde bile olmayan; sayısız hurafe, safsata ve mantıksızlıkları din niyetine kabul anlamına gelen hikayeleri, din esasları sanarak nereye ulaşılabilir ki?

Bir yolönderinin kitaplarını, belki de hiç anlamadan okuyup, tekrar etmekle "müslümanlık dini" kozasını delip asla "İslâm Dini"ne ulaşamazsınız!.

Herkesten fikir alıp, kendi anlayışınızı kendiniz oluşturmak zorundasınız; çünkü tek başınıza ve kendi hesabınızı sadece kendiniz vermek suretiyle âhırete geçeceksiniz!

Sadece kendi yolunun kitaplarını okutup; başkalarınınkini yasaklayanlar, "İslam Dini"nin yol kesicileridir; "müslümanlık dinin"in efendileri gibi gözükse de!

İmam-ı Gazalî'den Şahı Nakşıbend'e, Abdulkadir Geylanî'den Hacı Bektaşı Velî'ye, Mevlana'dan Saidi Nursi'ye kadar önde gelen ne kadar düşünür ve hâl ehli varsa hepsini okuyup; onların teker teker "İslâm Dini"ni nasıl anladıklarını görüp, bundan sonra da kendi anlayışınızı kendiniz binâ etmek zorundasınız; taklitçilikten, güdülen olmaktan kurtulmak, "İslâm Dini" ile tanışıp "Hakikat"a ermek için!.

İnsanların ve müslümanların, "İslâm Dini"ni maddeci bakış açısından arınmış olarak yeniden değerlendirmekten başka kurtuluş yolu yoktur!.

*            *           *

MATERYALİST

MÜSLÜMANLIK

Bir kısım müslümanlar, materyalist düşüncenin tesirlerinden kendilerini kurtarabildikleri zaman, İslâm Dini'ni çok daha iyi anlıyacak; İslâm Dini'nin açıkladığı  muhteşem boyutsallığı ve "DİN"in işaret ettiği SİSTEMİ farkedeceklerdir!..

Ne demek, müslümanların materyalist düşüncenin tesirlerinden kendilerini kurtarmaları?.

"İslâm Dini" başlıca iki yorumla günümüze uzanmıştır...

1. Tasavvuf yolundan yetişip hakikata erenlerin, bunu çeşitli şekillerde  açıklayan düşünceleri...

2. Tasavvuf ilminden ve irfânından yoksun; gözü ve kulağı kadar düşünüp, ardına geçemeyen; madde boyutunun ötesini değerlendiremeyip, insanı kuru beden ve bir    de onun içine gönderilmiş(?) ruhtan ibaret sayarak, ötedeki bir tanrıya tapınmak ve insanları da buna zorlamakla  gününü geçiren  hocaların fikirleri!...

Birinciler, Allah Rasûlü'nün "bedenleriniz ruhlarınızdır; ruhlarınız bedenleriniz" işaretindeki  sırrı da anlamış olarak; önce, insanı beden ve ruh ötesi bir bilinç varlık olarak farketmişler; daha sonra, mutlak varlığın yalnızca Allah'a ait olduğunu hissedip,  bunun getirisini yaşamışlar; ve dahi bunun ötesinde, algılanan tüm âlemlerin bir hayâl olduğunu, algılanan birimselliğin algılayanın özelliğinden ileri geldiğini saptayarak, "âlemlerin aslı hayâldir", demişlerdir yüzlerce yıl önce!.. Hatta bunların da ötesine geçerek, tüm varlıkların özelliklerinin her bir zerrede mevcut olduğuna şehadet etmişlerdir; Rasûlullah aleyhisselamın 1400 küsur yıl önceki "zerre küllün aynasıdır" açıklamasında olduğu gibi!.

1400 yıl sonra batı bilimi nereye ulaşıyor?..

Daha 1900'lerin başında maddenin özüne inerek onun atomlardan oluştuğunu keşfediyorlar!. Günümüzde ise, madde diye bir şeyin varolmadığını; atom boyutundaki bileşik dünyanın, göz algılama kapasitesi sebebiyle ayrı ayrı birinler   ve   madde yapılar olarak kabul edildiğini, farkediyorlar..

Hatta çok yakın bir tarihte, Amerika'nın en önemli beyin araştırmaları merkezinin direktörü olan Stanford Üniversitesi nörofizyologlarından Prof. Karl Pribram tarafından, beyin hücrelerinin çeşitli frekansları değerlendiren bir merkez olduğu;  beynin, "holografik" esasa göre çalıştığı açıklanıyor!.

Gene aynı tarihlerde, Einstein'ın talebesi ünlü fizikçi David Bohm tarafından da, algıladığımız dış âlemin Quantum fiziğine dayalı olan "holografik" sisteme göre varolduğu anlaşılıyor; ve bu gerçekler Michael Talbot tarafından derlenerek yayınlanıyor!..

Bütün bunlar neyi açıklıyor?... Şunu...

"Beynimiz, zaman ve mekân kavramlarının ötesinde, derindeki bir varlığın hükmünün, başka bir boyuttan gönderdiği projeksiyonların girişim frekanslarının, matematiksel olarak değerlendirerek, gördüğümüz yapılara dönüştürücüsü".. Ve bu sonuç Pribram için "dünyanın gerçekte mevcut olmadığını" idraka yeterli!.. En azından kabul ettiğimiz gibi varolmadığına..

Dışımızda(!?) bir dalgalar(wawe) ve frekanslar okyanusu mevcut; ve beynimiz, bu dalgalar okyanusundan derlediklerini şu anda algıladığımız şekle dönüştürüyor!..  Biz bu  konuyu, çok detaylı bir şekilde  "TEK'İN SEYRİ"  isimli son çıkan kitabımızda açıklamaya çalıştık..

Çok asırlar önce, keşif ya da fetih yollu "hakikat"a eren Allah velileri ise bu gerçeğe şöyle değinmiş: "Âlemlerin aslı hayâldir"!... "Sadece Allah vardır; bunun dışında algılanan her şey O'nun gölgesidir"!...

İşte, madde kavramının esâmesinin geçmediği günümüz bilim dünyasının tesbitleri... Ve bundan asırlar önce, bu gerçekleri benzetme yollu dile getirmeye çalışan İslam sûfilerinin dedikleri !...

Diğer yandan, bütün bunları hiç duymamış; yaşamı yalnızca madde boyutunda maddeye dönük bir biçimde değerlendirmeye çalışan müslüman din(!) bilginleri(!).

Yedi kat sema dendiğinde, boyutsal derinlik ve katmandan habersiz, gökte yedi tabaka bulmaya çalışan; Rasûlullah yedi göğü aştı mi'râçta, dendiğinde, gök tabakalarının yedisini aşıp, göktanrının huzuruna gittiğini sanan; atomaltı  boyutun değerlerinin "semâ" kelimesi ile anlatılmaya çalışıldığını hiç farketmeyen; "İslâm Dini"ni beş duyuya dayalı zaman-mekân kavramları içinde anlamaya çalışan materyalist müslümanlar!.

Mecâzı, "Hakikat" sanıp; "Hakikat"ı, mecâzda arayan saf müslüman kardeşlerim!

Artık, materyalist felsefenin de tesiriyle gelişmiş ötendeki tanrı anlayışına dayalı "müslümanlık"tan, Allah'ın evrensel sistem ve düzeni olan "İslâm Dini"ni farketme ve bunun gereklerini yaşama noktasına gelmeliyiz!. Bunun için de, bizi bu koza içine hapseden yanlış bilgilerden arınmalıyız!..

"İslâm Dini"ni deşifre eden tasavvuf erenlerinin eserlerinde açıklanan düşünce sistemi ve bakış açısıyla, son yıllar bilim dünyasının verilerini bir araya getirerek "Allah indindeki Dinin" ne olduğunu anlamaya çalışmalı; ve bunun gereklerini de elden geldiğince yaşamalıyız.

Rasûlullah'a gelen ilk âyet "OKU"dur!. Rasûlullah'ın ve Kur'ânın müslümanlara tavsiyesi "ilim öğrenin"dir!.. "Hikmet müminin yitiğidir; onu nerede bulursa alır" uyarısı, ilmin hangi kaynaktan gelirse gelsin değerlendirilmesi yolundadır..

Soru sormayı yasaklayanlardan kaçın ve uzak durun!..

İlmi yasaklayan ve kendini tabu kabul ettirenlerden kaçın ve uzak durun!..

Dünyaya bir daha kesinlikle geri gelmeyecek ve bu defa edinemediğiniz ilmi bir daha asla elde edemiyeceksiniz..

"İslâm Dini"ni maddeci, şekilci; şartlanma yollu taklitçi bir zihniyetle değerlendimek, bize, öğrenmiş olduklarımıza göre, kesinlikle mümkün değildir..

İlim her müslümana farzdır!.. Ezberliyerek değil; idrak ederek!.

Bunun için de tek yol vardır, "kökten dinci" olmak!

BEN "KÖKTEN DİNCİ"YİM !..

*           *         *

BEN "KÖKTEN DİNCİ"YİM !

Farkettiniz mi bilmem, ben bir "kökten dinci"yim!..

Benim zâhirde köküm Allah Rasûlüne dayanır...

Benim bâtında köküm Allah`a erer!..

Allah indindeki Dinislâm, Dinimdir!.

Allah kelâmı, kitabımdır!.

Sadece bir okur-yazarım!.

Kitabullah"oku"rum elimden geldiğince...

Allah indindeki Dinislâm`ı, açıklamağa çalışırım takdir edilmiş anlayış kapasitesince...

Bâtında, varlığım Hakk`a aittir... Zâhirde hitabım, halkadır!.

Secdem âlemlerin rabbı olan Allah`adır; bilirim ki, sistemde bir "hiç"im!.

Kulluğuyla şereflendirmiştir; tüm insanlığa ve mahlûkata, hiç bir ayırım yapmadan, takdirimde olan hizmeti en büyük nimet bilirim!..

İnsanları ve mahlûkatı yargılama, değerlendirme, yönlendirme benim ne görevimdir, ne de hakkım; çünkü ben abdullahım!. Takdir ve hüküm ise âlemlerin Rabbı olan "ALLAH"ındır!.

Evet, ben "kökten dinci"yim!.

Allah Rasûlünün getirdiği gerçeklerin herkes tarafından duyulmasına hizmet veririm... Ve orada biter benim görevim!..

Çünkü ben "kökten dinci"yim!.

"Tebliğ et, budur senin görevin; sen onlara zorla uygulatıcı değilsin" hükmü benim başımın tâcıdır.

Allah Rasûlü`nden bu yana gelmiş herkesi dinler, okur, edebildiğim kadar istifade ederim; ama tek mutlak kaynağım, Kitabullah ve Allah Rasûlü`dür!.

Kim, hangi yoldan, hangi anlayıştan, hangi topluluktan, hangi  ırktan ya da milletten kabul ederse etsin kendisini; hiç bir ayırım sözkonusu olmaksızın hepsine sevgi duyarım; hizmeti görev bilirim!..

Zira "kökten dinci"yim ben!.

Allah indindeki Din`dir, benim Dinim!..İkândır artık benim imânım!.

Evet,  "kökten dinci"yim ben !...

Görüşümün kaynağı "El Basîr"dir!.. O dilemese değerlendiremem!. Algılamamın kaynağı "Es Semî`"dir!... O takdir etmemiş olsa algılayamam!. Konuşup yazmamın müessiri "El Mütekellîm"dir! Onun lûtfu ve takdiriyle âşikâr olmaktadır  bilgilerim!

Allah Rasûlü, tüm insanlara, yaşamın ve ölümötesinin gerçeklerini bildirmek için gelmiş ve bu görevini de hakkıyla ve kemâliyle yerine getirmiştir..

Ben, "kökten dinci"yim!...

Allah Rasûlü`nden öğrendiklerimi, ayırımsız bir şekilde insanlarla paylaşırım... Ötesi, hiç sorunum değildir!.. Zorlayıcı, uygulatıcı, kabul ettirici değilim ben!

"Kökten dinci"yim ben!..

Haddimi bilirim; önderlik, liderlik, hocalık, efendilik, şeyhlik taslamam... Yalnızca, öğrendiklerimi paylaşırım!. Çünkü kulum ben; O`na efendilik taslamak yakışmaz bana!.

Zirâ dedim ya, "kökten dinci"yim ben!

Bilirim bildiririm, hayatta en değerli şey Kitabullah`ta yazılı olanlardır!... Ve de onu "OKU"yabilmektir!. Gereklerini kavrayıp, yaşayabilmektir!. Ve bilirim bildiririm ki bu da ancak Allah`ın takdir edip kolaylaştırdıklarına nasibolacaktır!.. Bu sebeble dahi, kimseyi hatalı, kusurlu, eksik noksan görmem; takdir Yaratanına aittir, der geçerim!.  Ben kavgaya, tartışmaya değil, bildiklerimi paylaşmaya geldim!.

İşte böylece, hâlis muhlis "kökten dinci"yim ben!.

Temenni ederim ki "Dinin köküne" erdirsin Allah bütün insanları; Allah indindeki sistemi ve gerçeği farkedip, geleceklerini en güzel şekilde inşâ ederek cennete gireler!

"Ben", diyorsam bağışlayın, bu yalnızca ifade gereği; dedimdi ya, bildirildi ki, "HİÇ"im, gene ben!.

Zira, "Oku"dum takdirimdeki kadarıyla Kitabullah`ı!

"OKU"MAK !... NEYİ ?...

*            *           *

Hz. MUHAMMED  

NEYİ  "OKU"DU ?

En çok sevdiğimiz şey tartışmak; en sevmediğimiz şey de tartıştığımız şeyin   aslını araştırmaktır!.. Yaptığımız tartışmaların pek çoğu kulaktan dolma, duyuma dayanan verilere dayanır.. Sözlerimizin, düşüncelerimizin  ne dereceye kadar mantıklı ve makûl olduğunu hatıra bile getirmeyiz!.

Bugün  gerçeğini hiç  düşünüp araştırmadığımız bir konuya dikkatinizi çekmeye çalışacağım...

Hazreti Muhammed aleyhisselâm okuma-yazma biliyor muydu?

Hazreti Muhammed aleyhisselâm neyi "OKU"du?

Yüzyıllardır insanlar ikiye bölünmüş tartışıyorlar; acaba Hazreti Muhammed aleyhisselâm okuma-yazma biliyor muydu,  yoksa bilmiyor muydu?

Kimi diyor, O okuma-yazma bilmiyordu "Ümmî"ydi!... Kimi de diyor, biliyordu; "Ümmî"nin anlamı başkadır!..

Bir an durun ve hatırlayın o ana ait bilgileri!..

"OKU" hitabı geldiğinde, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın eline yazılı bir metin verilmiş miydi?

Elbette ki hayır!.. Allah Rasûlünün eline verilmiş yazılı bir metin yoktu!..

Peki, yazılı bir metin eline verilmediğine göre, o kişinin okuyup-yazma bilip bilmemesini tartışmanın âlemi var mıdır?..

Bundan sonra dikkatimizi çekmesi gereken önemli  ikinci bir nokta daha vardır..

Eline yazılı bir metin verilmediğine göre; "OKU" uyarısıyla Allah Rasûlü Muhammed aleyhisselâmın neyi "OKU"ması istenmişti acaba?..

"Hz. Muhammed neyi OKUDU" isimli kitabımızı yazmamıza sebep olan bu konuyu çok özetle biraz inceleyelim isterseniz..

"OKUMAK" kelime olarak iki anlam taşır.. Birincisi, "bakmaya" dayalı bir biçimde baktığı şeyin ne olduğunu anlamak.. İkincisi, "görmeye" dayalı bir biçimde baktığı şeyi "değerlendirmek"!..

"Bakmak" ayrı şeydir; "görmek" ayrı şeydir!.. Herkes "bakar", ama bazıları "görür"!.. "Basar", bakar; "basiret" görür!.. Yani "görmek"ten murad gördüğünün anlamını çözüp onu değerlendirmektir..

Bir şeyi dinliyebilirsiniz, ama o dinlediğiniz şeyi anlayıp değerlendirebilmek   güçlü bir akıl, mantık ve muhakeme kuvveti ister.. Bunun gibi, baktığını görmek  de ayrı bir özelliktir!.İşte "okumak" da bir anlamıyla baktığın yazılı metini deşifre etmek, çözmek anlamına geldiği gibi; bir diğer anlamıyla da baktığını görmek; güçlü bir mantık, muhakeme ile ondan yeni anlamlar çıkartmak suretiyle o  şeyi değerlendirmek anlamını taşır..

Konumuz yazılı bir metni "okumak" olmadığına göre; Hazreti Muhammed'e  yapılan "OKU" hitabının anlamını acaba nasıl değerlendireceğiz?.

Konuyu bir misâlle açıklamaya çalışalım.. Maç spikerleri veya spor eleştirmenleri çoklukla teknik direktörleri değerlendirirken şu husus üzerinde dururlar.. "Basiretsiz teknik adam maçı okuyamıyor"!.. Ya da, "maçın birinci devresini çok iyi okudu, buna göre verdiği taktikle takım ikinci devre çok iyi oynadı"!..

Demek ki, "OKUMAK", yazılı bir metni çözmenin ötesinde, bir diğer anlamıyla, seyrettiğimiz şeyin nereden, neden, nasıl gelip, hangi hedefe yönelik akış içinde olduğunu kavramaktır!.

Yani, "OKU" hitabıyla, Allah Rasûlü olarak Hazreti Muhammed aleyhisselâmın, Allah'ın yaratmış olduğu düzeni, SİSTEMİ OKUMASI istenmiştir!..

"OKU" hitabının muhatabını iki şıktan biri olarak değerlendirmek zorundayız!.

"OKU" istemi ya özel olarak yalnızca Hazreti Muhammed aleyhisselâma aittir, genel olarak bizi hiç ilgilendirmez; "Oku"mak gibi bir mükellefiyetimiz yoktur!..   Bu durumda, gerek Kur'ân-ı Kerîmin ve gerekse Allah Rasûlünün ne dediğini anlamaya kavramaya çalışmak gereksizdir!.. Bize düşen körü körüne, beyinsizce, eğitilmiş bir mahlûk gibi sadece denilenleri yapmaktır!..

Ya da...

"OKU" istemi Hazreti Muhammed aleyhisselamın şahsında, tüm ümmetine yapılan bir hitaptır; Hazreti Muhammed'e inanan herkesin "OKUMASI" istenmektedir!.

Bu takdirde de, tüm inananlar, Allah'ın yaratmış olduğu YAŞAM SİSTEMİNİ, ALLAH DÜZENİNİ "OKUMAKLA" görevlidirler!..

Bu hususu çok iyi düşünmeli ve anlamalıyız!

"OKUNMASI" istenilen "SİSTEM" nedir?...

*            *           *

SİSTEMİ "OKUMAK"!

"OKU"mak sözcüğünün ne anlam taşıdığını dün anlatmaya çalıştım.. Bugün de "OKU"nması gereken "SİSTEM"in ne olduğunu açıklamaya gayret edeceğim..

Elimizde ve tercihimiz olmayan, eşitliğe dayanmayan bir özellikler bütünü olarak dünya üzerinde meydana gelmiş bulunuyoruz.. Ne doğduğumuz yer, ne ırkımız, ne sülâlemiz, ne ana-babamız ve ne de cinsiyetimiz bizim tercihimiz değildir!. Kesinlikle başlangıcında eşitlik olmayan bir yarışın içinde bulunuyoruz!

Değiştiremiyeceğimiz bir geçmiş ve oluş sonrasında, elimizden geldiğince yönlendirebildiğimizi düşündüğümüz bir gelecekle karşı karşıyayız!. Doğa adını verdiğimiz, Allah`ın yaratmış olduğu  sistemde ise mazerete ve duyguya kesinlikle yer yok!

Aslan, ceylanı ya da bufaloyu yakaladığı zaman, onun tüm haykırışlarına ve karşı koymasına rağmen, hiç ACIMADAN canlı canlı onu yemeye başlıyor!. Elimizden düşen bir bardak, ne mazeret  öne sürerse sürsün, bu geçerli olmuyor ve üzerine düştüğü mermer onun parçalanmasına yol açıyor!. Dâima güçlü güçsüzü yokediyor!..

Kurban Bayramı denilen Hac Bayramında kesilen koyunlara acıma nutukları atarken; kasaptan dışarı çıkmıyor, etsiz sofradan zevk almıyor; kuzu ya da tavuksuz yemek yemiyoruz!. Balığa çıkarak, göya stres atıyor; zevk için denizde öldürmeye devam ediyoruz!.

Kısacası, güçlünün güçsüzü yokettiği, kuvvetlinin zayıfı yiyip bitirdiği SİSTEM ve DÜZEN içinde yaşıyoruz!. Bu her boyutta ve katmanda ve âlemde böylece cereyan etmede!..

İşte böyle bir SİSTEM VE DÜZEN içinde Allah Rasûlü Hazreti Muhammed insanlara şu kesin gerçeği anlatmaya, kavratmaya çalışıyor...

İnsanın, dünyanın, galaksinin ötesinde bir Tanrı yoktur; her şeyi kendi ilminde kendi güzel isimlerinin özellikleriyle yaratmış olan SADECE ALLAH vardır!. Dolayısıyla, insanlar tapınma amacıyla ötedeki bir tanrıya yönelirlerse bu boşa emektir!. "Hakikat"tan gâfil olma sonucunu doğurur bu durum!.

İnsan, bu sistem içinde iki ana çalışma yönüyle karşı karşıyadır!.

1. Kendi "Hakikatı" olan ALLAH`ı tanımak...

2. Varoluş boyutu, yapısı ve özellikleri sebebiyle bir takım çalışmalar -ibadetler- yapmak suretiyle kendisini ölümötesi yaşama hazırlaması..

Sistem, birimin doğal yapısının ve kapasitesinin sonuçlarını yaşaması esasına göre çalışmaktadır!.

Kim ne yaparsa onun sonuçlarını yaşar!. Bu Allah sisteminin sonucudur!.işte bu sebepledir ki Kur`an-ı Kerîmde şu hüküm vurgulanmaktadır:

"Kim zerre ağırlığınca hayırlı iş yaparsa karşılığını alır; kim de zerre ağırlığınca şer işlerse karşılığını alır!."

Yani, kim karşılaşacağı şartlara, ortama ve o ortamın canlılarına karşı kendini hazırlarsa, bunun sonucunda o zarar görmez!. Kim de karşılaşacağı şartlara kendini hazırlamazsa, bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalır!.

Allah Rasûlü, ölümötesi yaşam şartlarını insanlara bildirmiş; ve o şartlara göre insanların kendilerini hazırlamaları zorunluluğunu tebliğ etmiştir!.insanlar birine tapınma amacıyla değil; Allah`ın yaratmış olduğu sistem ve düzen gereği olarak bir takım çalışmalar -ibadetler- yapmak suretiyle kendilerini ölümötesi yaşam koşullarına hazırlamak mecburiyetindedirler!.

Dolayısıyladır ki bizler, öncelikle Din denilen ALLAH SİSTEMİ`nin ne olduğunu çok iyi öğrenmek ve idrak etmek mecburiyetindeyiz!.. Ki böylece neyin neden teklif edilmiş olduğunu kavrayıp, yapılması bizim için hayati önem taşıyan çalışmalardan geri kalmayalım..

Bilelim ki...

"İslam Dini"nde önerilmiş bulunan bütün çalışmaların, birer teknik, bilimsel, yapısal gerekçesi ile bu çalışmaların otomatik olarak oluşacak sonuçları vardır!. Yapılan tekliflerin hiç birisi havadan konulmuş karakûşi hükümler değildir!..

Sistemin gereği ve sonucu olan çalışma şekilleridir ibadetler ve biz artık ALLAH  iNDİNDEKİ SİSTEM VE DÜZENİ ÇOK İYİ ANLAMAK ZORUNDAYIZ!..

*          *        *

 

İSLÂM DİNİ

"SİSTEM"İ

AÇIKLIYOR

Dostlarım... Lûtfen bugüne kadar "şartlanmaya dayalı din kabulü" dolayısıyla farkedemediğiniz şu kesin gerçeği farketmeye başlayınız...

"İslâm Dini" orijini itibariyle, bize içinde yaşadığımız "YAŞAM SİSTEM ve DÜZENİ"ni açıklamak; hangi tür davranışların hangi tür sonuçlar oluşturduğunu ve dahi oluşturacağını bildirmek, amacıyla gelmiştir.. Hangi birimden ne tür bir davranış çıkarsa; o birim, bulunduğu hâlin, ya da üzerinde olduğu fiîlin sonuçlarına katlanmak zorundadır, bu sisteme göre!..

Doğa kanunları denilen farkettiğimiz; ya da farkedemediğimiz tüm kanunlar ve prensipler, gerçekte Allah düzeni ve sistemidir; kim bunları değerlendirmezse veya dikkate almazsa sonuçta pişmanlık içinde bu davranışının neticesine katlanır!

Kur`ân-ı Kerîmdeki şu âyet bu gerçeğe işaret eder:

"...yetefekkerûne fiy halkıssemavati vel ard = Yeryüzünün ve gök boyutlarının oluşumunu tefekkür ederler..."

Kapsamlı akıl sahibi insanların, evrendeki oluşumu değerlendirmek sûretiyle "Allah sistemi ve düzeni"nini tanımaları gereğine işaret eder bu âyet.. Bunun gibi daha pekçok âyet vardır ki onlar da, insanların, mevcut yaşam sistemini değerlendirerek, bu yoldan "Allah sistemini düzeni"ni anlamalarını teşvik eder.

"Ne ekersen onu biçersin" sözü bu sistem gerçeğinin eski bilgeler tarafından özetleniş biçimidir!. "Rüzgâr eken fırtına biçer" sözü de!...

Yani daha önce de vurgulamaya çalıştığım gibi, ne çalışma yaparsanız, onun karşılığını alacaksınız; yarın da,  ölümötesinde de!.

"İnsan için yaptığı çalışmalardan başka bir şey oluşamaz"(53-39)

Âyeti de bu kesin gerçeğe işaret eder..iş bu sebepledir ki, yukarıda, ötenizde varsaydığınız bir tanrının, inkâr veya ihmal ettiğiniz çalışmaların karşılığı olarak  vereceği bir şey yoktur!. 

Allah Rasûlünün size ölümötesi yaşam şartları gereği olarak, yapmanızı önerdiği çalışmaları yaparsanız, Allah SİSTEMİ sonucu onların getirisini elde edersiniz.

Kur`ân ve Allah Rasûlü önerilerini dikkate almaz; yapmanız zorunlu olan bu çalışmaları ihmal ederseniz; gene ALLAH SİSTEMİ ve DÜZENİ sonucu, çok büyük pişmanlıklar içinde yaptıklarınızın neticesine katlanmak mecburiyetinde kalırsınız!.

"Biz, sizi yakın olan sıkıntı ve azablara karşı uyardık!.. O gün kişi yaptıklarının sonuçları ile karşılaşacaktır!... Bu anlatılan gerçekleri inkâr edenler ise şöyle diyecektir:

-Keşke toprak olsaydım -yok olsaydım-!." (78-40)

"Yaptıklarınızın karşılığına ereceksiniz.."  (36-54)

"Yaptıklarınızdan başka bir şeyden dolayı karşılık görmezsiniz"... (37-39)

Örnek olarak verdiğimiz bu bir kısım âyetler olarak şu kesin gerçeği vurgulamaktadır:

Şu anda seni yukarıdan  seyredip yaptıklarını yargılayan; yarın senin hakkında karara varacak olan bir tanrı inancı ve bu inanca dayalı din anlayışı bâtıldır, geçersizdir!..

Her şeyi ilminde, ezelde, bir amaçla, bir SİSTEM ve DÜZEN şeklinde yaratmış olan "ALLAH", Rasûlü aracılığıyla insana bu SİSTEM ve DÜZENİ bildirmekte; ve yürürlükte olan o sisteme, yani Allah yasalarına göre, yaşamına yön vererek, kendini gelecekte karşılaşacağı çok tehlikeli olaylardan koruması teklif edilmektedir..

Ya bu SİSTEMİ anlayıp idrak edecek; ve yaşamımıza ona göre yön vereceğiz; geleceğimiz cennet olacak!..

Ya da dedi-kodularla, masallarla, boş hayallerle; safsata ve hurafeleri "Din" sanarak, kesinlikle yapılması gerekli çalışmalara -ibadetlere- boşverip; çok acı sonuçlarına katlanmak mecburiyetinde olacağız!..

İsterseniz bundan sonra, bu SİSTEM gereği düzenlemeyi farkedip, "İslam Dini" kapsamında insana teklife edilen zikir, namaz, oruç, hac gibi çalışmaların anlıyabildiğimiz kadarıyla gerekçelerinden, hikmetlerinden sözetmeye çalışalım...

*        *         *

ZEKÂT

Kur’ân-ı Kerîmde pekçok yerde geçen “akıymüs salâte ve âtüz zekât”= “namazı ikame ediniz; zekâtı veriniz” tanımlamasından  soruldu bana:

-Niçin bu iki ifade birbiriyle yanyana? Birisi manevî, Allah’a borcumuz; öteki dünyalık, kula borcumuz?.. Ne bağlantısı var ki bu iki ayrı fiilin, daima ikisi birarada ifade ediliyor?

Allah’ın bahşetmiş olduğu ilim kadarıyla anlatayım efendim…

“Hak’tan alıp halka vermek” diye anlatılan ve Mevlevî’liğe mâl edilen bir görüş vardır.. Bunun, Mevlevî’likte  sembolü de “sem┠denilen kendi etrafında dönme hareketidir..

Mevlevî’lerin bazılarının Mevlâna Celâleddin’i taklit ederek yaptıkları bu dönüşte en önemli nokta ellerin durumudur.. Sağ kol yukarı kalkık vaziyette; sağ avuçta göğe bakar bir haldedir…Sol kol ise sol yana iyice açılmıştır yaklaşık 75 derecelik bir açıyle… Sol avuç içi ise yere bakar, el parmakları aralıklı olarak…

İşte bu görünüş, “sağ elle Hak’tan alıp, sol elle halka dağıtmanın” sembolüdür… Hızlı bir dönüş, gözün gördüklerinin kaybolmasını, fani dünya değerlerinin ortadan kalkıp, “Allah” isminin manasına “urûc” etmeyi ifade eder..

“Namaz”, Hak’ka urûçtur boyutsal anlamda!..

“Zekât” ta Hak’tan aldığını halka dağıtmaktır!..

Böylece görürüz ki aslında bu iki fiil bir bütündür!

 “Allah”, “Rahm” sahibidir!… “Rahman”dır!.. “Rahîm”dir!… “Üretir” ve ürettiğini korur, muhafaza eder; âşikare çıkma zamanı gelinceye kadar; sonra da açığa çıkartır!. İşte bu O’nun rahmetidir!..

Her şey, bu yoldan  “Allah”ın “Rahm”inden yaratılmış, üretilmiştir!.

Âlemler ve âlemlerden biri olan kâinat, “Allah”ın “rahmet” sıfatından yaratılmıştır!.. Karşılıksız olarak “üretir”, vareder!.

Kâinat, Allah”ın zekâtıdır!

 “Ürettiğinin” bir kısmı “Rahman”dan gelendir… Acıyla karışık nimettir üretilen.. Bir kısmı “Rahim”den gelen üretimdir, sırf nimet olarak!..

Besmelenin bir anlamı da anlayabildiğimiz kadarıyla şudur…

“Bismillah’ir Rahman’ir Rahîm”…

“Allah” ismiyle işaret edilen ve varlığımın hakikatı olanın rahmetiyle üretiyorum; ki bu rahmet bir yönüyle acıyla karışık olsa dahi neticede sırf nimettir, mutluluk getirir”…

 “Allah” ismiyle işaret edilen, mutlak varlığın yeryüzündeki sembolü “anne”dir!.

“Anne” üretir ve karşılıksız olarak verir!..

“Anne” de “rahim” sahibidir; yavrusunu orada üretir!.. Ürettiği yavrusunu kâh “Rahman”iyet yönünden nimetlendirir, terbiye için azarlar, cezalandırır, onun hoşuna gitmeyecek kurallar koyar… Hep onun iyiliği için!. Kâh da en güzel şeyleri yedirir, giydirir, gezdirir; “Rahîm”iyeti yönünden!

“Allah”, “rahm”ininden yaratıp ürettiklerine karşılıksız vermektedir her an; “anne”, “rahiminde” ürettiklerine karşılıksız vermektedir ömür boyu!.

Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâm şöyle uyarmıştır bizi:

“Allah ahlâkıyla ahlaklanın”!.

Allah ahlâkıyla ahlâklanıp, karşılıksız verebilmektir zekât!..

Zekât vermek, Allah ahlakıyla ahlâklanmanın bir yoludur!.

Zekât, tasarrufunda olanı karşılıksız vermektir!..  En alt sınırı da kırkta bir veya  yüzde ikibuçuktur!.

Sonsuz olan, sonsuz zekât vermededir!…

Sonlu olandan da sınırlı zekât vermesini istemektedir “zekât” adı altında!.

İnsanda zekât, “Hak’tan alıp, halka vermektir”!..

Hak’tan aldıklarından neyi verirsen, zekât olarak, karşılıksız olarak; Allah’ın kurmuş olduğu düzen ve sistem gereği, o gelir sana, misli misli!.

Bir yerde şu soruldu bana:

-Pek çok zengin, çok büyük rakkamlarda zekât veriyorlar; para veriyorlar, giysi veriyorlar, yiyecek-içecek veriyorlar, binalar yaptırıyorlar… Fakat hiç birisinde manevî ilimler gelişmiyor, irfan sahibi olmuyorlar, maneviyata geçemiyorlar!. Bunun sebebi nedir?

-Allah anayasasındaki sistem ve düzen, ne verirsen misli misli o gelir sana!. Şeklindedir…

Para dağıtırsan, misli misli para gelir; bina dağıtırsan, bina gelir; ilim dağıtırsan, ilim gelir; bâtın ilimi, maneviyat dağıtırsan o yoldan sana açılım olur!.

Zenginler zekâtlarını neyle ve nereye veriyorlarsa o yoldan da karşılığını alıyorlar!. Patlıcan tohumu ekip, gül yetişmesini bekleyemezsin!.

Maddiyat verip, maneviyatta yer almak istiyorsan, en azından insanlara manevi bilgileri -sohpet, kitap ya da kaset olarak- zekât vermelisin; ve o konuları onlara ulaştırmalısın ki, sana da maneviyatın kapısı açılsın!

-Yani zekâtımızı para olarak vermeyip; ilim olarak sohpet olarak mı verelim?

-Hayır bunu demedim!… Zekâtının para düşen miktarını, insanlara ebedî hayatı kazandıracak olan ilimleri oluşturacak kitap ve kasetler olarak dağıtıp, onların en kısa zamanda gerçekleri anlamasına vesile olurken; öte yandan da maneviyat ilmini öğrenip bunu onlara anlatmak suretiyle, zekâtın yani karşılıksız vermenin manevi tarafını eda edesin!.

Bu niçin böyle..?

Kısaca bunu da açıklamaya çalışayım..

Allah’ın kurmuş olduğu sistem ve düzen gereği, insanda meydana gelen her şey beyin aracılığıyla ortaya çıkar, farkedilir hâle gelir!..

Beyinde hangi konu ağırlık kazanırsa, o konu üzerinde beyindeki açılımlar genişler ve alışları artar!.

Verme fiili, beyindeki ilgili kapasitede genişleme oluşturur!.. Hangi fiilller kişiden açığa çıkarsa, o fiillerin kökeni olan hücre bloğunda büyüme, gelişme olur; o alanda faaliyet gösteren hücrelerin sayısı artar!.

“Anlamasan da ibadet et” önerisinin ardındaki gerçek budur!. Fiiller, açılımları zorlar ve yeni kapasiteler meydana getirir…

Netice, zekâtını hangi yoldan neye dönük olarak verirsen, karşılığını da aynı yoldan, misli misli alırsın!. Maddiyata dönükse, o yoldan; maneviyata dönükse, o yoldan!.

İnsanlığın şerefi, insanın pırlanta tâcı olan ilim sahibi olmak istiyenlerin, bu çok önemli husus dikkat etmeleri zorunludur!

*             *            *

BEYİN VE ZİKİR

 

"DUA ve ZİKİR" isimli 15. baskısı yapılan kitabımızda son derece detaylı olarak şu gerçeği açıklamaya çalıştık...

Gerek DUA ve gerekse ZİKİR, insan beynindeki kullanılır kapasitenin artarak, kendisindeki Allah tarafından bahşedilmiş olan özellik ve kuvvetlerin açığa çıkması için yapılan çalışmalardır!.. Kişi, aynı zamanda, bu çalışmalar ile ölümötesi bedenini de inşâ etmektedir..

Sen, Allah`ın ilminde, O`nun güzel isimlerinin özellikleriyle yaratıldığın için, Allah isimlerinin işaret ettiği manalar, özellik olarak senin beyninde açığa çıkmaktadır. Allah`ın güzel isimlerini beyninde tekrarladığın zaman, bu isimlerin özelliklerinin beyninde daha da gelişmesini sağlamış olursun..

 Allah`ın "İRADE" sıfatının adı olan "Mürîd" ismini, meselâ hergün diyelim ki üçbin defa civarında tekrarladığın zaman; bir kaç ay içinde irade kuvvetinin arttığını görürsün!..irade zayıflığı yüzünden gerçekleştiremediğin pek çok şeyi, kendini zorlamadan başardığını farkedersin hayretle!.

Buna ilave olarak, Allah`ın "Kuddûs" ismini de her gün bu sayı civarında tekrar eder ve yanısra "Kuddûs-üt tâhiru min külle sûin" duasınıda üçyüz veya beşyüz defa tekrarlarsan; kendini hiç zorlamadan sigara veya uyuşturucu ya da alkol alışkanlığından kurtuluverirsin!.. Acaba öyle mi?... Deneyen görür! Sadece üç-beş ay buna devam edin, yeter!.isterseniz inanmadan!.

Çünkü, bu zikir olayı tamamiyle teknik bir olaydır; sonuçlarının oluşması inanca bağlı değildir!. Biz bunun sayısız örneklerini gördük..

Bu önerdiğimiz zikri, bize inanmıyarak, sırf denemek için uygulamaya başlayan; bir yandan meyhanede içkisini yudumlarken, bir yanda da bu zikirlere devam eden nice kişi o alışkanlıklarından çok kolaylıkla kurtuldular..

Zikir, beyinde belirli anlamlar taşıyan kelimeleri tekrar etme çalışmasıdır.. Zaman ve mekânla, inançla kayıtlı değildir!..

Zikrin, beynin çalışan bölümünün kapasitesini, zikredilen manâ istikametinde arttıran bir çalışma sistemi olduğunu; Türkiye ve Dünyada ilk defa, l986 yılında yayınlanan  "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda; daha derinliğine detayları ile de "DUA ve ZİKİR" isimli kitabımızda açıkladık..

Zikrin, yani kelimelerin beyindeki tekrarının, beyinde yeni hücre bloklarını devreye sokma çalışmaları olduğunu tasdik eden ilk bilimsel makale ise 1993 yılı aralık ayında Dünyanın en ünlü bilim dergisi olan "Scientific Amerikan"da John Horgan imzasıyla yayınlandı... Uzun yıllar yapılan yoğun laboratuvar çalışmaları sonucu açıklanıyordu bu makalede.. Sonuç, her yeni öğrenilen ve tekrarlanan kelimeler, beyinde o zamana kadar boş-âtıl duran hücre guruplarını devreye sokarak beynin çalışan kapasitesini arttırıyordu!..

Siz, Allah`ın belirli isimlerini beyninizde, bir süre, belirli bir düzen içinde tekrar ettiğiniz zaman, otomatikman beyninizde  o anlam doğrultusunda bir kapasite oluşuyor; böylece kişiliğinizi o anlam istikametinde geliştiriyorsunuz!

İster inançlı olun, ister inançsız, bu hiç farketmiyor!.. Çünkü bu Allah`ın Sistem ve düzeni!.. SİSTEMİN ve düzenin işleyişinin sizin inançlarınızla hiç alâkası yok!.

Bu konunun anlaşılamayışının en büyük sebebi, Allah'ın güzel isimlerinin işaret ettiği manalardan oluşmuş bir formül olduğunuzun farkında olmayıp; ibadeti  ötenizdeki  bir tanrıyla ilişkiler zannedişiniz !..

Oysa, Ahmed Yesevî`den Yunus Emre`ye, Abdulkadir Geylanî`denimam Gazalî`ye, Hacı Bektaş Velî`den Erzurumluibrahim Hakkı`ya, Mevlana`ya kadar her gerçeğe ermiş zât, Allah`ın insanın "Hakikat"ında olduğuna dikkati çekmiş; ötendeki tanrıya değil, özündeki Allah`a yönelip O`nu keşfetmeye çalışmanın zorunlu olduğu gerçeği üzerinde durmuşlardır..

Nitekim, zikirden amaç da ötendeki bir tanrıyı hoşnud etmek değil; beyin kapasiteni ve buna bağlı olarak anlayış ve idrak kapasiteni arttırarak, özündeki Allah`ı tanımak; o güzel isimlerin anlamlarının sende kuvvetli olarak açığa çıkmasını sağlıyarak "hilâfet sırrını" yaşamaktır!..

Ötedeki bir tanrıdan taleb değilse "DUA" nedir?...

*            *          *

"DUA", YÖNLENDİRİLMİŞ

  BEYİN DALGALARI

"DUA MÜMİNİN SİLÂHIDIR" diyor Allah Rasûlü aleyhisselâm!.. Acaba biliyor muyuz "dua" niçin bu kadar önemlidir?

"Dua" nedir, niyedir; ötende bir tanrı yok olduğuna göre kime yapılır? Gelin bu soruların cevabını vermeye çalışalım..

"Dua" yönlendirilmiş beyin dalgalarıdır!.

Hatırlıyalım daha önce vermiş olduğumuz şu bilgileri...

İnsan, "hakikat"ı itibariyle Allah`ın bir "esmâ terkibi"dir.. Yani, Allah`ın güzel isimlerinin işaret ettiği manâlardan oluşan bir formüldür!. Bir diğer ifade şekliyle Allah insanı kendi güzel isimlerinin manâlarıyla varetmek suretiyle onu yeryüzünde kendisine "halife" kılmıştır!..

Bu isimlerin manâları çeşitli dönüşümlerden sonra, takdir edilen şekliyle insanın beyninde açığa çıkmıştır!.

"Allah istemedikçe sizde o istek oluşmaz" hükmünce, "duanız", hakikatı itibariyle Allah`a ait olan bir istektir!..

Ama bir de Allah`ın "sünnetullah" denilen bir sistem ve düzeni vardır!..işte bu Allah`ın güzel isimlerinin manâlarından doğan istek, bazen de sizden "dua" şeklinde açığa çıkar..

İnsanlar arası ilişkiler her ne kadar, maddeci bakışın tesiriyle dudaktan kulağa diye kabul edilirse de; gerçekte beyinden beyine şeklindedir!. Ve çoğu zaman bunu hisseder, farkedersiniz de, adlandıramazsınız; yeterli bilgi sahibi olmamanız dolayısıyla!.. Sezgi, beynin, gelen dalgaları önceden algılamasıdır!.

"Dua" özünüzdeki Allah esmâsından gelir; beyninizden, o amaca yönlendirilmiş dalga olarak açığa çıkar ve hedefe ulaşır!... Yani, ötendeki bir tanrıdan talep değil, özündeki Allah`tan çıkan istektir!.

Bir diğer yönden "dua", umduklarına ulaşmanın en güçlü silâhıdır; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudretin sendeki değerlendirilişidir!.

Takdirinde varsa, "dua" edersin ve onunla olacağa yön verirsin!... Oysa "Hakikat"ta yönlendiren kendisidir; sen değil!.

Gece, nasıl güneşin parazit oluşturan ışınımı dünyanın arka yüzünde kaldığı için kesiliyor ve kısa dalga yayın çok net alınabliyorsa; insan beyni de, özellikle gece yarısı ve sonrasında çok hassas hâle gelir ve kuvveti artar.. Bu hem alıcılık (ilham) yönünden böyledir; hem de vericilik yani "dua" yönünden böyledir.. "İslâm Dini"nde gecenin önemi buradan ileri gelir..

"Dua"dan mahrum olan, hem özündeki o kuvvetleri kullanmaktan mahrum kalır; hem de o duaların getirisinden!. "Dua", özündeki Allah`a ait gücün kullanılışıdır!.

Allah Rasûlünün çok fazla "dua" etmesi, ötesindeki bir tanrıdan bir şeyler talep etmesi anlamında değil; özündeki Allah`a ait kuvvet ve kudreti istenilenler doğrultusunda kanalize etmesi şeklindedir!.

Kişinin beyin kapasitesi ne kadar güçlü ise, yayını ve "dua"sı da o nisbette tesirlidir... Yalnızca konuştuğunuzda değil düşündüğünüzde dahi tüm düşüncelerinizi beyin kapasitenizin kuvveti kadarıyla dünya üzerinde yayınlıyorsunuz.. Ve bunlar, aynı frekanstaki bir beyin tarafından içime doğdu gibisinden algılanıp değerlendiriliyor.. Bir kısım manevî görevlilerin yani "irşad kutuplarının" tasarrufu bu yöndendir!..  "Feyiz" denen şey dahi güçlü beynin yaydığı ya da yönlendirdiği dalgalarla kişinin beyninde yaptığı açılımdır... Bu konuda çok daha detaylı bilgileri "DUA ve ZİKİR" isimli kitabımızda açıkladık; özellikle okumanızı tavsiye ederim!..

"DUA"nın insan yaşamında en etkili güçlerden biri olduğunu size farkettirmeye gayret ettik bu yazıda..  Bilelim ki, Allah senden sana icabet edecektir!..içinden geçen her şeyi bilmesi de senin onun varlığından meydana gelmiş olman ve O`ndan gelenlerin sende açığa çıkması nedeniyledir!.

Kişi hangi hâl veya mertebede olursa olsun, Allah Rasûlü gibi daima "dua"ya devam etmelidir... Ölümötesi yaşamda görülecektir ki; kişiye "dua"larının getirisini hiç bir şey getirmemiş olacaktır!.

Allah, "dua"nın değerini farketmeyi ve yaşamımızı "dua"larla olabildiğince değerlendirmeyi, "ruh"umuzu kuvvetlendirmeyi nasip etsin ve kolaylaştırsın!.

Sahi, "RUH"umuz nereden geldi?...

*                 *               *

RUHLAR

 EZELDE Mİ

YARATILDI ?

Bugün çok önemli bir yanlışa işaret etmek istiyorum.. "Ruhlar ezelde bir yerde yaratıldı da, peyder pey dünyaya mı gönderiliyor".. "DİN" bunu mu diyor..?

Kesinlikle hayır!..

Ruhlar geçmişte ezelde yaratılmış da, şimdi teker teker dünyaya bedenlere gönderilmiyorlar!.. Aksine, her ruh, ana rahminde 120. günde, o ceninin özünden gelen Allah kudretinin melekî güç olarak açığa çıkarttığı tesirle, o varlığın beyni tarafından üretiliyor!.

A`râf Sûresinin 172. âyetinde şöyle bir açıklama vardır:

"Rabbin, âdemoğlullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu;

-Ben, sizin rabbiniz değil miyim (elestü birabbiküm) diye...

-Evet, şahidiz (kalû belâ) dediler!.. Kıyamet günü, biz bundan habersizdik, demeyesiniz!.."

Ayetin esas vurgulamak istediği gerçeğin farkedilememesi yüzünden, bu âyetin anlamı saptırılarak; tamamen ilgisiz yorumlar ortaya atılmış; bunlar çeşitli asılsız hikayelerle bezenmiş; ve nihayet bugünkü asılsız genel kabule gelinmiştir!.

Özetliyelim bugünkü yanlış ve asılsız genel kabulü...

"Allah, dünyaya gelecek ne kadar insan varsa, başka bir mekânda onların toplu halde ruhlarını yaratmış; ve orada onlara sormuş; ben sizin rabbiniz değil miyim?insanların ruhları da, güya orada cevap vermişler; evet sen bizim rabbimizsin",  diyerek...

Sonra o ruhlar, oradan, teker teker dünyaya gelip, ana rahimlerinde oluşan bedenlere giriyorlar; ve sonra da çıkıp tekrar o âleme gidiyorlar...

Ve hatta bazı derin ve kapsamlı düşünce ve bilgi sahibi olmayan kişilere göre, tekâmül için tekrar dünyaya geliyorlar!.. Buna da yeniden dünyaya gelerek bir bedene girme anlamına "reenkarnasyon" diyorlar!."

Bu yanlış anlayışa dayalı olarak, "elest bezmi" isimli bir hikâye daha uyduruluyor... Göya, o ruhlar âleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış; sevişenler burada da sevişirmiş; orada birbirinden hoşlanmayanlar, burada da birbirinden hoşlanmazlarmış!.

Önce işin aslını özetliyelim, sonra da delillerimizi sıralayalım..

Âyetin işaret ettiği anlam şudur Allahualem...

"Allah insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır" hükmü üzere, her insan, henüz menideki sperm halinde iken, babasının genindenislâm fıtratının programını alarak dünyaya gelir, daha sonraki aşamalardan geçerek!.

"Onların bellerinden zürriyetlerini alır" ifadesi, genetik olarak intikal edenislâm fıtratının bilgisinin sperm halindeki varlığına işaret eder ve vurgular!.

Yani, sperm hâlindeyken insan, -BELLERİNDEN ZÜRRİYET ALINDIĞINDA-, fıtrat olarak rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır..

Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin, ana rahminde 120. günde, özünden boyutsal bir şekilde gelen melekî etki ile, "RUH" adı verilen ve beyin tarafından üretilen dalgalardan oluşan, ölümötesi boyut bedenini üretmeğe başlar!... Ve ona, yani "ruh"a, tüm zihinsel fonksiyonların hasılası, dalgalar(wave) şeklinde yüklenir!. Yani, başka bir yerden gelip bedene giren bilinçli bir "ruh" olayı kesinlikle geçerli değildir!.

Dünyadan öncesi yaşamda, bir yerlerdeki ruhlar âlemine dayanak gösterilmek istenen âyeti dikkatle düşünürsek, burada "ademoğullarının BELLERİNDEN" sözedildiğini farkederiz.. "BEL" olayı ruh boyutuna değil; içinde yeralmakta olduğumuz dünya boyutuna ait bir şeydir. "Bel suyu" menidir, spermin dünyasıdır!

Bu çok büyük yanlış anlamanın temelinde, “EZEL” kelimesinin “BOYUTSALLIK ifade eden manada anlaşılmayıp, sanki mekansal bir geçmiş olarak değerlendirilmesi yatmaktadır!..

Bu konuda geniş bilgi, "Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU" isimli kitabımızda vardır. Ayrıca Elmalılı Hamdi Yazır`ın Kur`ân tefsirinin 4. cildinin 2324. sayfasında bu yazdıklarımızın doğruluğunu teyid eden bilgileri bulabilirsiniz.. Sayın Süleyman Ateş`in Yüce Kur`ânın çağdaş tefsiri'nin 3.cilt 412. sayfasına da bakabilirsiniz..

İmam Gazali, Ravzatüt talibin isimli eserinde bu konuyla ilgili şöyle der: "...Çünkü Rasûlullah efendimizin ruhu da, anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi"!.

Ruh dışarıdan gelip bedene giren bir şey değilse; çıktıktan sonra da yeniden başka bir bedene girmesi söz konusu olabilir mi?..

*        *      *

REENKARNASYON

 VE CİNCİLİK

Ben, "ALLAH" isminin anlamını ve "İSLÂM DİNİ"ni, hakkımda takdir olunan kadarıyla açıklamak için çalışıyorum... "Müslümanlığın" savunucusu değilim!..

Ben de dahil, müslümanlardaki anlayış yanlışlarından, yorum hatalarından doğan isabetsiz düşünce va davranışların hiç biri "İslâm Dini"ni bağlamaz!.

"Allah"ın yaratmış olduğu evrensel sistem ve düzene yani "İslam Dini"ne göre, her birim içinde olduğu yapının, özelliklerin ve ortaya koyduğu davranışın sonuçlarını yaşayacaktır!.. Mazeretin kesinlikle geçerliliği yoktur!. Sistemin işleyişinde duygusallığa asla yer yoktur!. Geçen geçmiştir; geçmişin telâfisi ise hiç bir şekilde mümkün değildir; ancak içinde bulunduğunuz anı değerlendirebilirsiniz!. Sistemde asla geri dönüş yoktur!. Hele ölüm adı verilen olayla bu bedeni terkedip; "ruh" adı verilen, beyninizin ürettiği yeni bedenle, kâbir âlemi veya berzah denen boyutta yaşama başladıktan sonra; tekrar dünyaya geri gelip yeniden bir bedene girerek tekâmül edileceğini sanmak çok önemli bir yanılgıdır!. Çünkü yaşam hep ileriye gitmektedir; hiç geri dönüş yoktur!.

Reenkarnasyon niçin geçerli değildir?...

Ruh, dün de açıkladığım gibi, geçmişte, ezelde bir yerlerde yaratılmış da sonra gelip bu bedene girecek olan bir şey değildir ki; daha sonra da tekrar geri dönüp başka bir bedene girsin!.

Varolan her insanın beyni, ana rahminde 120. günden başlıyarak tüm yaşamı boyunca kendi ruhunu inşâ eder!..  Bu yüzden de, ölümle bir bedenden ayrılan ruhun, başka bir boş beden bulup onun içine girmesi, diye bir şeyden bahsedilemez!...

Ruhun tekâmül amacıyla yeniden dünyaya dönerek bedenlenmesi görüşü tamamiyle ta Şamanlıktan, Göktürk`lükten gelen, göktanrı ve yerde de bizler anlayışından kaynaklanan, madde ve ruh ikilemi ile yaşamı değerlendirmekten, yani dualizmden; ve dahi bedenleri yöneten ruhlar varsayımından doğan görüştür!.

Ne ruh dünyaya tekâmül için geri gelme şansına sahiptir, ne de ruhlarla görüşülür!... Ne de uzayın derinliklerinden gelmiş canlılar vardır bizim gibi bedenli, ki onlarla görüşülebilsin!... Ve ne de, ben filanca evliyânın ruhuyum, diyerek insanlara görünen, konuşan varlıkların gerçektenliği!.

"RUH İNSAN CİN" isimli l970 yılında yayınladığımız, bu konuda kaynak kabul edilen kitapta bu olayları çok detaylı bir şekilde açıklamıştık...

Çeşitli isimler ve görüntüler altında insanların bazılarına kendilerini tanıtan ve "cin" adıyla da bilinen şeytanlar, özellikleri gereği insanlara hükmetmek isterler!. Bu vasıfları dolayısıyla da Kur`ân-ı Kerimde onlara "şeytan" denilmiştir!.

Şeytan denen bu cinler, insanları kandırmak için her kılığa, sûrete bürünüp kendilerini uzaylı, evliya ve hatta peygamber diye tanıtarak; önce birini kendilerine tâbi kılarlar, sonra da ona inanan binlerce saf iyiniyetli insanı!.. Oluşturdukları en önemli itikadî sapma reenkarnasyon fikridir... Cin tabanlı hemen her bilgi kaynağında bu görülür!

Falcılığın her türünün esası tamamiyle cinciliğe dayanır!.. Medyum, cinlere aracılık edenlere, cincilere denir. Konunun detayları da adıgeçen kitabımızdadır.

Büyülerin pekçoğunun oluşumunda bu şeytanların katkısı vardır!.. Bunlardan korunmak için en tesirli şey, bizim bildiğimiz kadarıyla, pek çok defa denenmiş olan şu Kur`ân-ı kerîmin öğrettiği duadır:

"Rabbî innî messeniyeş şeytanu binusbin ve azâb.. Rabbî euzü bike min hemezatiş şeyatıyni ve euzü bike rabbi en yahdurun" (Sâd:41; Müminun:97/98)

Bu konuda sıkıntıları, korkuları olanlar bu duayı günün içinde 200-300 defa okurlarsa umarım çok büyük fayda görürler... Sadece korunma amacıyla sabah akşam 20`şer veya 40`ar defa okumanın bürük faydası olur..

Şeytan denen bu cinlerle ilişki her ne kadar dünyada insanlara geçici bazı menfaatler sağlasa da, kişilerde oluşturulan çok önemli itikadî sapmalar yüzünden ölümötesi yaşama dönük pek büyük kayıplar oluşur!

Cinlerin insanlara yaptığı en büyük düşmanlık ise, sürekli olarak, her birine, bir diğeriyle uğraşmayı telkin etmeleridir!..

Oysa insan, başkasıyla uğraşağı vakti, kendine dönük değerlendirse; ölümötesi yaşamda çok daha kazançlı olur!.

Kur`ân, şeytan denen bu cinler için "düşmanınızdır" diyor!. Değerlendirme sizin!

Ölümötesi yaşam deyip duruyoruz... Nasıldır bu yaşam?...

*        *          *

ÖLÜMÖTESİ

 YAŞAM NASIL

Bizim sağlam kaynaklardan edindiğimiz ilme göre, ölümötesi yaşam nasıl?.. Bunu çok özetle size anlatmaya çalışacağım.. Bu bizim tesbitlerimizdir; kimse kabul etmek zorunda değildir.. Aklına mantığına, anlayışa uyan paylaşır; uymayan da böyle de düşünen varmış, der geçer!. Konunun detaylarını isteyenler için, "TEK`İN SEYRİ", Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU" ve "Hz. MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI ALLAH" isimli kitaplarımızda bölüm bölüm açıklanmaya çalışılmaktadır...

İnsan bedeni, dışarıdan aldığı gıdayı, bir organik fabrika hükmünde olan bedeninde analiz ederek bioelektrik enerjiye dönüştürür.. Bu bioelektrik enerji hem insan beyninin ihtiyacı olan bioelektriği oluşturur; hem de sinir sistemi dediğimiz bioelektrik sistem ile vücudun canlılığını sağlar tüm hücrelere kadar; hem de vücutta bir manyetik alan meydana getirerek ruhu kendisinde muhafaza eder!. Beynin aldığı bu bioelektrik tıpkı bilgisayarın 220 volt girdisi gibidir..

Gerçekte, beyin ne görür, ne de işitir!. Beyin, bir tür bilgisayar gibi çalışır..  Sadece kendisine ulaşan çok değişik frekanslı dalgaları, kendisindeki daha önce aldığı verilere kıyaslıyarak değerlendirip; bundan bir sonuç çıkartır!..

Beyin bedeni yönlendirdiği gibi, aynı zamanda da "RUH"u üretir!. Nasıl telepati dediğimiz olay beyinlerin ürettiği dalgasal iletişim ise, "ruh" da aynı şekilde beynin ürettiği dalgalardan oluşmuş ikinci bir bedendir!. Beyinle ruh arasında sürekli bir iletişim ve karşılıklı enerji ve bilgi alışverişi vardır.. Beyin kendisinde oluşan enerji ve tüm zihinsel fonksiyonların hâsılasını ruhu oluşturan  dalga(wave) bedene yükler.

Ölüm, bir tür dönüşümdür.. Herhangi bir etki ile beyin durduğu anda, sinir sitemi aracılığıyla tüm hücrelere yaydığı bioelektrik enerji ayak uçlarından başlayarak kesilir; bu anda ruh bağımsız hâle gelerek bedenden soyutlanır!. 

Artık o andan sonra bilinç, ruh bedenle yaşamına devam eder!. Ölüm, bilince hiç bir kesiklik getirmez!. Hatta çok zaman, kişi, ilk anda ölümü tattığını bile farketmez.. Şuurlu bir şekilde çevresini algılar ve ağlayıp haykıranlar yüzünden ilk anda paniğe kapılıp, büyük üzüntü duyar!. Bedenin yıkanışını, cenaze namazının kılınışını, gelenleri seyreder; ve en büyük paniği de bedeni mezara konulduğunda yaşar; çünkü bilinçli ve diri bir varlıktır; ancak ne yazık ki de bedeniyle birlikte mezara konmak zorundadır!.

Nasıl gündüz yaşadığınız olaylar zorunlu olarak gece rüyanıza girer ve bunu değiştiremezseniz rüyada; aynı şekilde tüm yaşam boyunca kendinizi o beden kabul ettiğiniz için de o anda bedeni bırakıp uzaklaşamaz ve o bedenle birlikte mezarın içinde bulursunuz kendinizi; ve dahi uzaklaşanların ayak seslerinini işitirsiniz!..isterseniz dünyada iken en zengin, veya en yüksek rütbeli ya da en meşhur kişi olun; orada tek başınıza ve tamamiyle yabancı olduğunuz bir ortamdasınız!..

Bugün için bedene göre nasıl bir afakî ve bir de enfüsî görüş varsa; aynı şekilde ruh bedende de bir afakî ve bir de enfüsî görüş oluşur.. Ruh, afakî görüşüyle cinlerin içinde olduğu boyutta iken; enfüsî görüşle de melekî boyutu müşahede eder;  Cehennemi, zebanîlerini; Cennetin içinde yaşayanları algılar!

Dünyada yaşarken, Allah Rasûlünün uyardığı tarzda çalışmalarla kendini o şartlara hazırlamamışsa; artık o ortamda kesinlikle yapabileceği hiç bir şey yoktur; içinde bulunduğu şartlara ve sonuçlarına katlanmaktan başka!. Kâbir azabı denilen şey burada oluşan yaşam biçimidir..

"Vel bâ`sü ba`del mevt"in anlamı "öldükten sonra kıyâmette dirilmek" değil; "ölümle birlikte yeni bir bedenle yaşama devam etmek"tir!. Bakınız "AKIL veiMAN" kitabımız, "âhırete iman" bölümüne konunun detayları için...

Bu yaşam kıyâmete kadar devam eder..  Berzâh âlemi de denen bu âlemde bazıları, yataktakinin rüya görmesi gibi kendi âlemindedir; şehidler, bir kısım evliya ve peygamberler ise serbest dolaşım hâlinde..

Ruh bedenler kıyâmet akabinde o şartlara göre yeni bir yapıya dönüşürler, yeni bir baâs olur!... ve bu bedenlerle Cehennem denen ortamı geçmeye çalışırlar.. Cehennem ortamından kurtulanlar ise bir baâs daha geçirerek ruh bedenden "nur beden" haline dönüşürler; böylece de bu bilinçler, "nurani varlıklar" olarak cennet boyutunda yaşamlarını sürdürürler.. Bu Allahualem milyarlarca yıl sürer!.

*       *     *

CEHENNEM”DEN

NEYLE ÇIKILIR?

 

Geçtiğimiz 96 yazındaki üç aylık Londra seyyahatim sırasında, Cuma günleri Londra Türk Radyosunda 2’şer saatlik canlı yayında bu konularla ilgili pekçok konuşma yaptım; bu arada gelen soruları da bilgim kadarıyla cevaplamaya çalıştım…

Gelen sorular içinde iki tanesi bir hayli enteresandı…

Birinci soru şuydu:

-İnsanların bir kısmı niçin ebedî olarak cehennemde kalacak; oradan çıkıp cennete giremiyecek?

İkinci soru da şuydu:

-Bütün müslümanlar Allah’ın varlığından sözedip duruyorsunuz!. Hiç Allah’ı gören var mı insanlık tarihinde, ki buna biz de inanalım?

Önce şu gerçekleri vurgulayalım…

İstisnasız bütün insanlar mahşer denilen genel toplanma ortamından sonra cehennem diye adlandırılan ortama gireceklerdir… Bundan sonra iman sahipleri oradan çıkacaklar ve cennet ortamına geçecekler; imanı olmayanlar ise cehennem ortamında ebedî olarak kalacaklardır!. Yani cehennemden çıkıp cennet ortamına geçmek, kişinin ameline, çalışmalarına bağlı olmayıp; tamamiyle iman konusuyla ilgilidir!.

Cehennemde kalış süresi ile cennetteki mertebesi ise, tümüyle dünyada yaptığı fiillerine, çalışmalarına bağlıdır!.

Cennete girmek niçin imana bağlıdır?… Bunu açıklamaya çalışayım…

Bir kısım felç olayları vardır ki, bunlar tamamiyle psikolojik kökenlidir!. Bedende patalojik hiç bir problem olmamasına rağmen, kişi kendisinin felçli olduğunu ve bir daha asla yürüyemiyeceğini vehmederek; tekerlekli sandalyesinde cehennemini yaşar!. Hastalık hastası diyebileceğimiz kişiler kendilerini etki altında tutan vehim gücü yüzünden akıllarını yeterince değerlendiremez, çeşitli kaabiliyetlerini kullanamaz; ve böylelikle de hayatlarını ızdıraba dönüştüren cehennemden çıkamazlar!.

“AKIL ve İMAN” isimli kitabımızda geniş bir şekilde anlattığımız gibi insan, hayatını cehenneme çeviren vehim gücünün üstesinden akılla gelemez!. Vehim kuvveti yani “yoku var sanıp, varı yok sayma” özelliğinin üstesinden gelecek olan insandaki güç akıl değil, imandır!. Vehim, akıl ve ona dayalı olan tefekkür mekanizması üzerinde rahatlıkla tasarruf ederken, fiilleri direkt yoldan etkileyen iman karşısında daima yenik düşer!. İşte bu yüzdendir ki “Dini” anlaması için akıllıya teklif yapılmış ve iman ederek yürümesi önerilmiştir!.

İnsanın, gerek dünya yaşamındaki cehennemî sürec, ve gerekse de ölümötesi yaşamındaki cehennemi, hep onda galip gelen vehim kuvvesinin sonucudur!. Bunun sona erdirilmesi ise yalnızca iman kuvvesi ile mümkündür!.

Bedeninde fiziki bir arıza olmadığı halde kendini felçli sanan kişi inanacağı kişiyi buldumu yürür!. Evhamlı kişi, iman edeceği insanla ya da bilgiyle karşılaşırsa ızdırabı sona erer..

En dar kapsamlı anlamıyla “Allah’a iman” da, kişiye karşılaştığı zorlukları, “Allah”a ait özelliklerin kendisine o konuda yardımcı olacağına ve kendisini o konuda selâmete çıkaracağına iman” sonucunu getirir!. Kişi bu iman ile kendisinde cehennem ortamından çıkacak gücü bulur!. İsterse zerre kadar imanı olsun!. Ama kişinin böyle bir imanı yoksa, kendisini bildiği güçlerinden ibaret sayıyorsa, “Allah”ı anlamamışsa ve iman etmemişse; özündeki Allah’a ait kuvvelerden mahrum kalacağı için” edediyyen cehennemden çıkamayacaktır!. İman etmediği için başkası da, kim olursa olsun ona bu konuda yardım edemiyecektir!. Aklı vehim gücünün etkisi altında olduğu için kendisinin asla yürüyemiyeceğini sanan kişi gibi!.

Yani ebedî olarak cehennemde kalacak olanlar, yaşamlarını yöneten vehim kuvvetinin etkisi altından kendilerini kurtarıp, iman etmeden yaşadıkları için sonsuza kadar cehennemde kalmaya mahkûm olmaktadırlar!.

*                  *                 *

Gelelim ikinci sorunun cevabına…

Bu soruyu soran kişinin yürüttüğü mantık şuydu…

Gözle görülmeyen şey yoktur!!!…

Allah denilen obje de gözle görülmediğine göre; öyle ise yoktur!. Madde dünyasının içini açtığımızda Allah’ı göremiyorsak, Allah yoktur ve biz onun varlığını kabul edemeyiz!!!.

Radyo programı sonunda sorulan bu soruya detaylı cevap verme imkânım olmadığı için onu şu soruyla cevapladım:

-Madde dünyasında Allah’ı göremediğinizi söyliyerek,“yok”luğuna hükmediyorsunuz..!  Kullanmakta olduğunuz bu mantıkla bakmaya devam edersek… Operasyonla beynini açtığımızda içinde “akıl” ismiyle işaret edilen şeyi göremiyoruz!. Aklını göremediğimize göre, sizin akılsız biri kişi olduğunuza mı hüküm vermeliyiz?

Telefon kapandı!..

Bu soruyu soran kimsenin yanlışı şu idi…

Çeşitli yanlış bilgilerden oluşan düşünü dünyasında, ötede bir tanrı varsayıyor; ve ona müslümanların kullanmakta olduğu “Allah” ismini etiketliyordu!..  Pek çok “müslümanım” diyen gibi, Kur’ân-ı Kerîmin açıkladığı “Allah” ismiyle işaret edilen varlıktan habersizdi!.

Kısacası, kafasında tahayyül ve tasavvur ettiği tanrısına “Allah” diyor; sonra da böyle saçma bir şeyin olamayacağına hükmederek, onun yokluğunu iddia ediyordu!.. Yani, hakkında hiç bir bilgisinin olmadığı şey değil,  kendi varsaydığı tanrısı idi inkâr ettiği!.

Ve esefle söylemek gerekir ki, müslüman olmayanların veya kendini müslüman kabul edip de “Allah” ismiyle işaret edileni eleştirenlerin hepsi de, yalnızca kendi kafalarında varsaydıkları tanrılık vasıflı hayallerini dile getirmektedirler!.

“Allah” ismiyle işaret edilen ise bu gibi ilkel tanımlamalardan beridir!.

*       *          *

RAHMETİ

ÇIĞA

DÖNDÜRDÜK !

"İslâm Dini" bize ulaşan en büyük rahmettir... Tıpkı yağan kar gibi!

Sayısız yorumlarla oluşmuş müslümanlık anlayışı ise çığa benzer; önüne çıkanı ezer!. Zira günümüzde, "İslâm Dini" öylesine zorlaştırılmış, öylesine tanınmaz hâle gelmiştir ki, tarifi mümkün değil!.

"Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin, nefret ettirmeyin" şeklindeki Rasûlullah uyarısına rağmen, insanları "İslâm Dini"nden uzaklaştırmak için ne gerekliyse yapılıyor!. Hatta, denebilir kiinsanlar ile "İslâm Dini" arasındaki en  büyük engel müslümanlardır!. Kur'ân-ı Kerimin 23 yılda nâzil olduğu unutulup; yeni doğmuş çocuğa çok yararlıdır diye biftek yedirilmeye kalkışılmakta; böylece pek çoğunun yitirilmesine yol açılmaktadır!. Hele camilerdeki, kurslardaki anlatımlarla ürkütülüp, korkutulup kaçırılanların haddi hesabı yoktur!.

Herkes kendi anlayışına uymuyan müslümanı "kâfir" diye damgalayıp; böylece kendini tatmin ediyor!. Hatta, "katli vacip" diyerek öldürmeye bile çalışıyor... Oysa bu konuda Allah Rasûlünün hükmü çok açık:

-Birisine kâfir derse kişi, eğer muhatabıda imanlı biri ise kendisi "kâfir" olur!

Gel gör ki bugün Afganistanda ve daha birçok yerde müslümanlar birbirlerini "kâfir"  ilân ederek, öldürüp duruyorlar!.

-Birbirine kılıç çekerse iki kişi, ölen de öldüren de cehennemdedir!.

uyarısına rağmen!..

Türban takmıyan veya kravat bağlayanları "kâfir" ilân edenlerin ise haddi hesabı yok!.. En büyük şaklabanlık ve aldatmaca da, siyasi ya da ekonomik beklentileri olanların, kendilerini desteklemeyenleri "kâfir" ilân etmeleri!..

"İslâm Dini"ne ve Allah Rasûlüne göre... Aklı başında yani anlamını tasdik ederek "La ilahe illallah diyen cennete girecektir"!...

"İstisnası olmaksızın herkes cehennem denilen ortama girecek"; "daha sonra da herkes dünyadaki çalışmalarının karşılığını alacak"; "oradakilerden bir  kısmı cehennemden çıkarak cennete gideceklerdir"... Bunların detayları Kur'ân-ı Kerimde çok açık bir şekilde anlatılmaktadır... Dolayısıyla insanları, bunu yaparsan cehenneme gidersin, diye ikide birde tehdit etmek doğru bir şey değildir.. Zaten herkesin "güzergahı üzerindedir cehennem".. Önemli olan yapılan çalışmalarla (ibadetlerle) oradan en az zararla geçmektir!.

Kişilerin teklif edilen çalışmalardan bir kısmını yapamamaları ne onları dinden çıkartıp "kâfir" yapar; ne de bize onları küçük görme hakkını verir..  Aksine, Fâili Hakiki'yi görememekten dolayı kendi imanımızı tehlikeye atarız!.

"İslâm Dini" akla ve mantığa hitabeder; akıl özürlüler muhatabı değildir!.. Nakil Dini de değildir!.. İnsanlar, bizatihi araştırarak, anlıyarak, idrak ederek iman ve tasdik ederler!.. Nakil dinidir, diyerek, insanları, ezberci ve taklitçi konumuna sürüklemek çok büyük bir vebâldir!. "Eşrefi mahlûk" ve "halife" olarak varolmuş bulunan  insanları, sen anlamazsın taklit et, diyerek sürüler halinde gütmenin  Allah  indindeki vebâlini sanıyorum farketmiyor bir kısım güdenler!.

Allah Rasûlünün bildirdiklerine göre...

Öncelikle iman edilmesi gereken hususlar, "ALLAH"a ve "âhıret"e yani ölümötesi sonsuz yaşama imandır!. Bunların sonucu da şu iki ana gerçektir:

1. Ötende bir tanrı hayâl edip ona tapınmamak; Allah'ı anlayıp onu dışarıda değil kendi içinde hissedip; varlığındaki O'nun özellikleriyle yaşamına yön vermek!.

2. Âhıret denilen sonsuz ölümötesi yaşamın varlığına idrak edemiyorsan hiç  değilse iman etmek!.

Bunların yanısıra meleklere, Kitaba ve Rasûlullaha iman etmek gerekir ki o kanaldan gelen bilgilerle yaşamına yön verip; kendini kurtarman için teklif edilen çalışmaları yapasın ve de karşılığını alasın!.. "AKIL veiMAN"ı okuyun..

Burada çok önemli bir husus vardır. Kur'ân-ı Kerîmdeki insanlara yapılan TEKLİF bir paket değildir!.. Yani, herkes, Kur'ân'da teklif edilen şıklardan yapabildiği kadarını yapar!.. Yaptığı kadarının karşılığını alır; yapmadıklarının da sonuçlarına katlanır!. Bizim kimseyi yargılama hakkımız yoktur, hüküm Allah'ındır!.

Farkedelim ki, insanlar için en gerekli ve önemli şey "Allah" ve "İslâm Dini" hakkındaki bilgidir!..

Müslümanların öncelikle yapması gereken şey, paralarını binâlara, dünyalık şeylere değil; "DİN" ilminin insanlara ulaşmasına yatırmalarıdır.. Çünkü insanlar, bilgisizlik yüzünden çok önemli çalışmaları ihmal ediyorlar ki, bundan çok büyük zarar görecekler!. Şimdi çok önem ihmal deyince bazılarının aklına "TURBAN" yani "başörtüsü" gelecek...

*               *            *

TÜRBAN

SORUNU MU?

Müslümanlık eşittir türban  mı?

Bugün ülkede, insanların hiç bir konusu kalmamış gibi, müslümanlık denilince ortaya hep aynı konu atılıyor... Başörtüsü!.. Kimi, başını örtmeyen hanımı müslüman saymıyor!.. Kimi yobazlar da başörtülü olanı insandan saymayıp, insanlık haklarını elinden almaya kalkışıyorlar!.

Kimilerine göre başörtmemek sanki en büyük insanlık suçu; kimilerine göre de başını örtmüş olmak !.

23 yılda tamamlanmış olan Kur`ân tebliğinin, 17. yılında müslüman kadınlara yapılan bir teklif, başörtmek!. Kur`ânda, müslüman kadınların başörtmelerinin yararlı olacağı konusunda birkaç ayet var!. Dinî bir gereklilik başörtmek, müslüman hanımlar için!.. Bu teklifi yerine getirebilmek, o kişi için elbette ki çok kazançlı  bir davranış..

Ayrıca, Dini inancı dolayısıyla başını örten bir hanıma, medenî bir insan isek, saygı duymamız gerekir!..inancı gereği, oldukça sıkıntı veren bu duruma katlanan bir hanım kardeşimize saygı duymamak mümkün değildir!..

Ancak inancı dolayısıyla bu bu kıyafeti giyen insanları kınayan, onlara hor bakan, insanlık ve yaşama haklarını elinden alan çağdaş yobazlar da var aramızda ne yazık ki!.

Bu inanan kişilerin üniversitelerde okuma haklarına karşı çıkan, hemşirelik, doktorluk, avukatlık, öğretmenlik gibi serbest meslek erbabı olarak görev yapmalarına olanak tanımayan insanlık ve medeniyet özürlüsü insanlar da aramızda bir hayli fazla!.. Bu davranışlar, onların haklarını koruma amacıyla siyasilere, dinsel inancı savunma hakkı sağlıyor; ve böylece de dinle siyasetin birleşmesine yolaçılıyor.

Başörtüsüne karşı çıkmak, insan haklarına ve medeniliğe karşı çıkmaktır!insanların inançları doğrultusunda kimseye zarar vermeden yaşama hakkına karşı çıkmaktır!... Ki bu da ancak, aklı kıt mazurlar için mümkün olan bir davranış türüdür!.

Başörtmeyen inançlı hanımları müslüman saymayan, hatta "kâfir" ilân eden bilgisizliğe gelince..

Kur`ân ve Hazreti Muhammed, insanlara tanrılara tapınmamaları ve ölümötesi yaşama kendilerini hazırlamaları amacıyla çeşitli teklifler sunmuşlardır..insanlar bu tekliflerden yapabildikleri kadarını yaparlar; sonucunu kendileri yaşarlar!..

Sahihi Buhari'deki Allah Rasûlü açıklamasına göre, aklı başında insanın "La ilahe illallah" düşüncesi onun imanlı olduğunun ifadesidir.. Ve ona kim "kâfir" yani "gerçeği örten" derse, diyen kişi kendisi "kâfir" olur!. Yani imanlı bir kadına yanlış veya yetersiz davranışı yüzünden "kâfir" diyenin kendisi "kâfir"dir!

Şayetislâm`ın tekliflerini sıralamak gerekirse; başta namaz, oruç, hac, zekât gibi çeşitli çalışmalar; insan öldürmemek, dedikodu yapmamak, ölü kardeşinin çiğ etini yemekle eşdeğer olar gıybet etmemek gibi konulara ilâve olarak yapılan bir teklif vardır;  hanımların başlarını örtmesi!.

Bir müslüman hanım, elinden geliyorsa Kur`ândaki bu teklifi de yerine getirir.. Ama bu teklifi yerine getiremiyorsa da, onu müslüman saymamak, dinden çıkmış kabul etmek, hatta ona "kâfir" demek hiç bir aklıbaşında müslümanda görülmeyecek davranıştır. O kişi başını örtememesine rağman gene de elinden geldiği kadar namazını eda eder, orucunu tutar ve hatta dönüşte başını örtemiyecek olsa da haccını yapar!. Kimsenin de onu, bu yaptıkları dolayısıyla suçlamaya hakkı yoktur. Başını örtmeyen kadınının müslüman olamıyacağını söylemek safsatadan başka bir şey değildir!.

Bir hanım, "ben başörtüsünün Kur`anın bir teklifi olduğunu kabul ediyorum; ancak mevcut şartlarda bunu uygulayamıyorum; umarım Allah bundan dolayı beni bağışlar" der ve diğer ibadetleri elinden geldiğince yerine getirirse, ümid ederim Allah ona pek çok hayrın kapısını açar.

Biz yeryüzüne, insanları yargılamak ve suçlamak için değil; "Hakikat"ımız olan Allah`ı tanımak; kulluğumuzun gereğini yaparak, ölümötesi yaşama kendimizi hazırlamak için geldik...

Allah ADINA konuşmak, yargılamak ve hüküm vermek yetkisine ise yeryüzünde kimse sahip değildir; yarına!..

*          *             *

AMACIN NE

Yakın geçmişte pek bizim gibisine rastlamamış olanlar, haklı olarak soruyor bize:

-Amacın, beklentin, hedefin ne?... Ne yapmak istiyorsun?...

Açıklıyayım...

-Nerede yayınlanırsa yayınlansın tüm düşünsel yazılı, görsel ve sesli yayınlarımın telif hakkı olmayıp; hepsi de maddî ve manevî olarak karşılıksızdır; insanlığa sebildir!. Dileyen herkes, bu eserleri, orijinaline sadık kalmak şartıyla, dilediği kadar çoğaltıp insanların istifadesine sunabilir.. Bu çalışmalarımla ilgili olarak  kimseden hiç bir talebim yoktur!. Ölümümde de ardımdan maddî miras kalmıyacaktır !.

Ne bir derneğim vardır bağış toplanan; ne de bir vakfım; ya da başka bir kuruluşum!. Bu çalışmaları beğenip katılmak isteyenlere sözüm şudur: Kendiniz dilediğiniz kadar çoğaltın ve dilediğiniz şekilde değerlendirin!

Hiç bir dernek, vakıf, teşkilât, kuruluş, klüp, cemaat üyesi değilim; gazetecilikten gelme Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyeliği dışında!.

İç ve dış hiç bir bağlılığım veya bağımlılığım da sözkonusu değildir!.

Kimsey!i hiç bir yere dâvet etmiyorum. Üstelik, beni aramayın; yazdığım bilgilerden yararlanıyorsanız, sadece Allah Rasûlüne bağlanın samimiyet ve safiyetle, bu size yeter; diyorum!..

Kendisine Kureyşin kralı, sultanı olmasını ve İslâmı anlatmaktan vazgeçmesini teklif eden Kureyş ulularına ;

"Bir elime güneşi diğer elime de ayı verseniz gene de davamdan vazgeçmem!." diyen Allah Rasûlünün bakış açısı içinde; ne politika ve siyaset ile ilgim var; ne de bu alanda bir emelim!.

Daha önce de vurguladığım gibi, "İslâm Dini" insanlara evrensel ALLAH SİSTEM ve DÜZENİNİ bildirmek için gelmiştir.. İnsan bu sistemi ve içindeki düzeni anlarsa, buna dayalı olarak kendi durumu ve geleceğini de çok iyi farkeder!. Bu farkediş de ona ölümötesinde süregidecek olan sonsuz yaşamı kazandırır.. Çünkü insan, ancak şu anda dünyada yaşarken, yapabileceği bazı çalışmalarla ölümötesi yaşamına yön verebilir, ALLAH SİSTEMİNE ve DÜZENE göre!.

Öyle ise insanlara verilebilecek en güzel hediye, onlara sonsuzluğu kazandırabilecek ilimdir...

Alllah'ı ve kendini tanımış olan, tüm insanlarla barışıktır!. Aldatmaz onları!.

Allah'ı bilenin, insanlardan beklentisi olmaz; Allah yeter ona!.

Hakkı tavsiye eder;  hoşgörüyle sabreder dünya günlerinin sona ermesi için..

Bilir ki, herkes, yaratılış amacına hizmet ederek, zâten  mutlak anlamda Allah'a kulluk hâlindedir!. Gene bilir ki, ister ağa, ister paşa, ister vali ister veli kim olursa olsun herkes tek başına ölümü tadarak madde boyutundan ayrılıp, yeni bir boyutta yerini alacak; dünyadayken o ortama hazırlandığı oranda da, orada zorunlu olarak sonuçlarına katlanacaktır.. Öyleyse oranın şartlarını iyi bilmek gerek!.

Acı ya da tatlı, sayılı günler nasıl olsa geçer; ama sayısız günler..?

İşte bu sebepledir ki, hiç bir dünyevî değer veya şartlanmanın tesirinde kalmaksızın, tüm insanlarla bu gerçekleri paylaşmayı görev edinmişiz!. Erenler elbette bilir bizi, kimiz, neyiz, neyleriz; bilmeyen zâhir ehlininse zâten bilmesine gerek yoktur!. Zira, kimseden bir beklentimiz yok; yalnızca bu bilgileri paylaşmak için aralarına çıkıyoruz insanların; işimiz onlara, bildiklerimizi zorla uygulatmak değilki!. Zorlama, Allah Rasûlüne bile tanınmamışken, biz kim oluyoruz!.

İşte bu nedenledir ki, insanların yaşam tarzları ve tercihleri bizi hiç ilgilendirmediği gibi; bizim de yaşam tarz ve tercihimiz kimseyi ilgilendirmez!..

Örnek biz değiliz; 'Allah Rasûlü'dür!..

Biz, anlattığımız bilgiyi hâmil garîb bir kuluz; eksiği, yanlışı, hatası, kusurlarıyla!..

Dostlarım... İlmi alın; bizi terkedin!. İlminizin gereğini anlayışınız kadarıyla uygulayın ve sonuçlarını yaşayın!. Bilin ki ölümötesinde hiç bir mazeret geçerli olmayacaktır!. Orada hiç bir örnek size mazeret oluşturmayacaktır!. Herkes yaptığının sonuçlarına katlanacaktır!.

DECCAL'IN dünyasının renk ve şekilleri sizi kandırmasın ve yanıltmasın!.. Onun dünyasında geçiciler bâki görünür; yanlışlar doğru!.. Sonsuzda değersiz olan, sonluda değerli sanılır.. Cinlere tâbi olanlarsa  hoca, efendi, âlim, şeyh!... Ve insanlar gerçekleri farkedip foyalar ortaya çıkmasın diye de, bol bol yasaklamalar!.

Allah bizleri, birbirimizle uğraşmaktan kurtarıp, kendi geleceğimizi en güzel şekilde hazırlamayı kolaylaştırsın!. Pişmanlık, geleceği kurtarmamıza yetmeyecektir yeterli ilim ve çalışmalarımız yoksa orada!.

Dua ediniz; "Allahım indindeki gerçekleri bana farkettir ve idrak ettir; ki o hakikatlara göre yaşamıma yön vereyim!"

Ve arkamızdan kimse demesin haydan gelen huya gider!..

Farkında mıyız acaba abdest niçin alınır, temiz yani tâhir olmak nedir; necis kimdir; tâhir olmayanın el sürmemesi gereken şey nedir; tâhir olmadan secde olur mu?..

*                *               *

FARKINDA MIYIZ   

BUNLARIN

Bildiğimiz kadarıyla...

Adama para çıkmış piyangodan; aldığını yolda çaldırmış!.. Ne olacak?...

Haydan gelen huya gider!.. Emek, alınteri olmayan hayreder mi insana!..

"İslâm Dini"ni anlamışlar ise,  bu güzel sözü şöyle kullanmışlar:

"Hay"dan gelen "HU"ya gider!..

Yani, "Hay" ismiyle bildiğimiz Allah`tan gelen,  gene "HU"ya, yani O"na gider!.. Demek isterler ki, "her şey O`ndan gelir ve gene O`na döner"!.

Orijinal söylenişindeki anlam ile günümüzde dönüştüğü mana ne kadar farklı değil mi?.. Tıpkı "İslâm Dini" ile "Müslümanlık" arasındaki fark gibi!

Ya diğer bildiklerimiz?...

Niye "abdest" alınır?... De ki, temizlik olsun, diye!.

"Abdest" temizlik olsun amacıyla önerilmiş olsa; su bulamadığın zaman "teyemmüm" et, denerek adama yüzüne toprak sürdürülür mü?..

-Yavrum yüzün kirlenmiş, sular akmıyor, git yüzüne toprak sür de temizlen; mi dersiniz?...

Ciltteki hücrelerin, ozmoz yoluyla üstlerindeki suyu içine çektiğini çoğumuz ortaokuldan biliriz!.. Suyun, H2O olduğunu, bu yapısıyla da elektrik ihtiva ettiğini de!.  Vücut denen organik fabrikanın, dışardan aldığı katı ve sıvı gıdaları analiz ederek bioelektrik enerjiye dönüştürdüğünü de biliriz belki!.

Ama, gene de "abdest"in vücudun bioelektrik enerjisini kısa yoldan arttırma amacıyla da önerilmiş olacağını hiç aklımıza getirmeyiz!. Ya teyemmüm?. Bunları olabildiğince "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitapta açmaya çalıştık; umarım başarılı olmuşuzdur!.. Elbette elimizden geldiği kadarıyla..

Ya bir bardak suyla, hatta toprakla "abdest" alarak temizlenilir mi?..

"Abdest" temizlik için değilse... Allah Rasûlü pek çok zaman bir bardak kadar suyla "abdest" almışsa... Bu durumda "abdest" olayını nasıl değerlendirecek ve "Tâhir olmayanlar Kur`âna el sürmesinler" hükmünü nasıl anlayacağız!.

"Tâhir" kelimesinin zıddı Kur`ânı Kerimde "necis" kelimesidir.. "Necis" kelimesi de, "ŞİRK" kavramı için kullanılarak; "müşrikler necistir" hükmü verilmektedir!. Demek ki, "ŞİRK", "necis" ise; bunun zıddı olan "tâhir"lik de "TEVHİD" ehlinin hâli ile alâkalıdır.. Bu durumda, Kur`ân-ı Kerîmdeki, "tâhir olmayan el sürmesin" uyarısının anlamı; abdestsiz olan mushafa yani Kur`an muhtevalı cilt ve sayfalara el sürmesin, anlamına değil... "Tevhid" anlayışına ulaşmamış, şirkten arınmamış olanlar, Kur`anı anlamaya uğraşmasınlar; ondaki incelikleri kavrayamazlar; anlamınadır!.. Arınılması zorunlu kir, bedensel olan değil, düşünsel olandır!.

Düalizmle, "bir ben, bir de ötemde tanrı" anlayışıyla Kur`ân-ı Kerîmin sırrının anlaşılabilmesi asla mümkün olmaz! Çünkü bu da, "şirki hafî"dir!. Önce "tevhid"in ne olduğunu anlıyarak, "şirki hafî"den arınmak suretiyle "tevhid ehli" olmak gerekrir.. Ancak böylece "tâhir" olunup,  Kur`ân anlaşılmaya başlanır... Kur`ân'ın anlaşılamamasının; ötedeki bir tanrının yanından elçiyle gönderdiği buyruklar kitabı gibi değerlendirilmesinin sebebi "düşünce boyutunda şirkten"  yani "necislik"ten kurtulup, "tahir" olamayışımızdır!. Aksi takdirde, gün boyu duş altında dursak, gene de "düşünsel tâhirliğe-arınmışlığa" kavuşamayız!...  Secde edemeyiz!..

Secde mi..?   Elbette secde!.. Çünkü tâhir olmayan, secde edemez elbette!.

Secde denince, bir sultanın önünde secde eder gibi; görünmeyen bir sultan olan tanrının huzurunda; ona saygı ifadesi olarak mı secde ediliyor sanıyoruz?.. Oysa bu "şirki hafi-gizli şirk"tir; ve de bunu yapan düşünsel taharete ermemiştir!

Acaba secdeyi, ötenizdeki bir tanrı için mi yapıyorsunuz; yoksa her an, her yerde ve dolayısıyla da varlığınızın her zerresindeki Allah`ın farkında olarak; O`nun özelliklerinin sizden açığa çıkışına "kulluk" etmek amacıyla mı?

Secdeyi, varlığını oluşturan Allah`ın güzel isimlerinin oluşturduğu manaların; tesbih, tefekkür veya dua ederken, beyne giden çok yüksek kan dolayısıyla daha güçlü bir şekilde gelişmesini ve açığa çıkmasını temin etmek amacıyla mı!..

"Secdem  yokluğumdur, ete kemiğe bürünmüş olarak görünen sensin... Ben, kelimesi ardında açığa çıkmaktasın sen"!... anlayışı mı secdeyle dile gelmekte; ve o anda beyne gelen kanla da, beyin bu konuda daha güçlü ilham alıp, bu manayı daha güçlü beyin dalgalarıyla sisteme yaymakta? Biz ya kendimizi iyi tanıyacak, kuvvetlerimizi bileceğiz; ya da hükmedenlerce güdüleceğiz!..

Hükmedenler hükmedecek; güdülenler de güdülecek!..

*             *            *

HÜKMEDEREK

 TATMİN OLMAK

İnsanın yapısında, bileşimindeki Allah'ın güzel isimlerinden "RAB" isminin kuvveti oranında başkalarına "HÜKMETMEK" özelliği bulunur; ve bazi şartlar elverdiği nisbette de bu açığa çıkar!..

Kimi, parası yolundan bu özelliğinin gereğini ortaya koymağa çalışır!.. Para sopasıyla insanları yönetimi altına alıp onlara hükmeder; böylece de kendini tatmin eder!.. Elbette para kendisi için çok önemli olanları...

Kimi, ele geçirdiği koltuk ve imkânlarıyla insanlara hükmedip, kendi arzularına göre yaşamaya onları mecbur eder!.. Bu yoldan kendini tatmin eder!. Onun da elinde mevki-koltuk sopası vardır; bununla insanları yönlendirir...

Kimi de eline "din" sopasını alıp, onunla insanları güder; kendi güdümü altına girmeyenleri "cehenneme girmekle" korkutup; güdümü altına girecekleri cennetle umutlandırır!. Belki topladıkları paraları, kendi şahısları için kullanmazlar ama; gene de büyük paralar toplayıp, o paralarla yaptıklarıyla ve de insanları satın alarak, mevkîler edinirler!. Böylece tatmin olurlar!.. Militarist din anlayışının sebebi de, kişideki bu Rubûbiyet sıfatından gelip kendisinde açığa çıkan hükmetme ve gütme arzusudur!. Sanki insanların hepsi koyun; onlar da çobandır(!)...

Kimi de "din" silahını siyasî platformda kullanır!... Allah Rasûlünü  dünyada sanki din devleti saltanatı kurmak için gelmiş gibi empoze edip; "ancak kendilerine tâbi olanların, müslüman olarak cennete gireceğini, kendi sultalarını kabul etmeyenlerin de kâfir olarak cehenneme gideceğini" yayarak, hükmetme güdülerini tatmin ederler!..

Hz.isa aleyhisselâm zamanında, "Barabbas" isimli bir kişi vardı... Yahudilere karşı, yahudi olmayanların birleşerek bir devlet kurmalarına önderlik ediyordu..isa aleyhisselâma başvurarak, O`nu kendilerine dinî-siyasî lider yapmak ve böylece yahudilere karşı zafer kazanmak amacıyla çok uğraştı!.. Bütün bunlara karşı Hazretiisa aleyhisselâm ise şu cevabı verdi:

-Ben dünyada krallık, devlet kurmak için değil, insanların göklerin krallığında yer almaları için davet ediyorum!..

Yani şunu demek istiyordu...insanlar bu gibi şeylerle uğraşırken, şu sayılı dünya günlerinde, âhıret hayatına hazırlanmaktan, Allah`ın onlara hazırlamış olduğu cenneti kazanmak için yapacakları yararlı çalışmalardan geri kalıyorlar!. Dünyadaki saltanattan çok daha yararlıdır âhıretin ebedi nimetleri!..

Allah Rasûlü Muhammed Mustafa da kendisine sunulan Kureyş sultanlığı ve buna bağlı her türlü nimeti geri çevirmişti; "bir elime güneşi bir elime ayı koysanız bile" diyerek!. Çünkü önemli olan, burada sayılı günlerdeki saltanat, insanların pohpohlamaları ve geçici dünya nimetleri değil; insanların ne tür ferdi çalışmalarla âhırete hazırlanacakları sisteminin bilinmesiydi!..

Evet, insanlar olacaktır daima hükmetmek ve gütmek isteyen!..

İnsanlar olacaktır daima güdülmek isteyen!...

Ve insanlar da olacaktır daima, ilmi insanlarla paylaştıktan sonra,  onları hâlleriyle başbaşa bırakan; haddini bilerek yuvasına çekilip; kendi geleceğinin derdine yanan!.. 

Dilerim ki, evrenselinsan Hakları gereğince, dünyanın her yerinde "İslâm Dİni"ne inanan ve O'nu anlayabildikleri kadarıyla değerlendiren müslüman insanlar, hiç bir despotizme ve zulme maruz kalmadan, inançları gereğini yaşayabilsinler!..

Ve gene dilerim ki, müslümanlar, "İslâm Dini"ni orijinaline en yakın hâliyle farkedip anlasınlar; başkalarını kendi inançlarına zorla tâbi kılmaktan sakınarak; sevgi ve anlayışla onlara gerçekleri farkettirmeye çalışsınlar!.

Eğer bugün aramızda zâhiren yer alsaydı Allah Rasûlü, dünyada din saltanat ve hâkimiyeti kurmak yerine; insanlara yeterli çalışmaları yapmadıkları için ölümötesi yaşama dönük neleri kaybettiklerini idrak ettirmeye çalışır; özlerindeki ALLAH`ı kavrayamamanın onları şimdi ve gelecekte nelerden mahrum bırakacağını farkettirmeye çalışırdı!..

Elbette bunlar, Allah`ın bize ihsan ettiği kavrayış ve bakış açısına göre böyle!.. Size göre bilmem nasıl!.

Allah hepimize indindeki değerleri kavrayıp, buna göre yaşamına yön vermeyi nasibede.. Sizi fazla düşündürüyorum, yasaklanmalıyım; galiba!.

*               *             * 

HİÇ CEVİZ

KIRDINIZ MI?

Pek çoğunuz ceviz kırmış veya yemişsinizdir!..

Bir kısmınız da dalında yada yeni kopmuş haliyle cevizi görmüşsünüzdür!.

Ceviz üzerine, ceviz kırmak üzerine pek çok şey söylenmiştir…

Hatta bazıları cevizağacına benzetmiştir kendisini şarkısıyla;

“Ben bir cevizağacıyım Gülhane Parkında;

 Ne sen bunun farkındasın, ne polisler farkında!.” Diyerekten…

Ceviz ile insan arasındaki benzerlik bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?..

Eğer cevizi ortadan ikiye bölüp tahta kabuğunu çıkartırsanız, içinin iki yarım küreli insan beynine ne kadar benzediğini farketmişsinizdir elbet… Ama ben bu benzerlikten sözetmiyorum!. Ya neden bahsediyorsun, dediğinizi duyar gibiyim… Hemen açıklayayım…

Dalından düşmüş cevizi gördünüz mü bilmem, üzeri noktalı yeşil renkte bir kabukla kaplıdır!. Eline alanın eli boyanır; ve kolay kolay da çıkmaz bu boya!.. Üstelik bilmeyerek dişlerseniz, sulfata yalamış gibi olursunuz; sanki zehir!.

Münasip bir şekilde açabilirseniz bu yeşil kabuğu, işte o zaman görürsünüz tahta kabuklu meşhur cevizi!. Elle kolayca kıramazsınız o tahta kabuğu.. Ama varoluşunun çok büyük bir hikmeti vardır o tahta kabuğun! İçine hava girmesini önler; ve böylece de içindeki cevizin yağının havayla birleşerek okside olmasını, yağının acılaşmasını önler.. Onun içindir ki, ceviziçi, kabuğu içinde saklanır hava almasın diye; ancak yeneceği zaman o kabuktan çıkartılır; ayıklanmış halde saklanmaz!.

Üçüncü katı ise bildiğimiz kahverengi ince kabuktur.. Şayet o kabukla yerseniz, gene damağınızda kekremsi bir lezzet hissedersiniz, biraz acımsıdır.. Koruyucu kabuktur!. Ama buna rağmen, artık onda içinin inceliklerini, kıvrımlarını, şeklini görebilirsiniz!. Ama ne olursa olsun, yemesi o kadar lezzetli değildir..

Dördüncü katı kahverengi kabuğun altındaki beyazımsı renkli zardır!. Artık ceviziçi iyiden açığa çıkmış; rengi aşikâr olmuştur!. Her ne kadar üstündeki zar, ceviziçiyle temasımızı önlüyorsa da, tam lezzetine ermemizi engelliyorsa da; gene de ceviziçine ulaşmış sayılırız!. Buna rağmen zarın soyulmuş hali daha bir başkadır ceviziçinin!

Beşinci kat, işte ceviziçi!.. Beyazetli, pekbi lezzetli ve de insan için çok yararlı gıda; şifa!.

Altıncı kat ise cevizin yağı!.. İnsana en yararlı yanı!.. Cevizin özü, hasılası… Varoluş hikmeti… Sırf hayır!. Bir rahmet ki, içinde acısı hiç yok!.

Yedinci ve son kat; cevizin yağındaki kuvvet, enerji!… Cevizin varoluşunun sebebi hikmeti!.. Cevizin Hakikatı!.. Bir elektrik ki, bütün ampuller onunla hayatiyet bulur!.

Ve şimdi gelelim cevizle önemli bir benzerlik yanı bulunan insana…

1.  kat bilinciyle, “Nefsi emmare”de diye tanımlanan insan… Acı ve zehirli sanki!.. Yalnızca kendini düşünüp, herşeye sahip olmak isteyen; kimseye yaşam hakkı tanımayan; kravatlı vahşi!. Sadece almayı düşünüp, vermeyi hiç hatırına getirmeyen ve dahi verecek bir nesnesi olmayan insan etiketli mahlûk!

2.  kat bilinciyle, “Nefsi levvame”de diye tanımlanan insan… Özündeki özelikleri ve güzellikleri tahta kabuk mesabesindeki “levvame” bilinciyle örtmekte olan kişi!. Kendini belkide, ceviz sanan tahta kabukçasına, beden sanan bir birim!. Kah yeşilkabuğunun gereğini yaşayıp, kâh da içindeki değerli katmanın farkında olan ve bunun gereğini yaşayamamanın üzüntüsünü çeken insan…

3.  kat bilinciyle, “Nefsi mülhime”de diye tanımlanan insan… Kendinin kabuk -pardon beden- olduğu şartlanmasından kurtulmuş;hakikatını farketmiş; kâh özündeki lezzetten tadan, kâh da kendini kıvrımlı beyaz ceviziçi  sanan birim… Ârifler diye bahsedilen marifet ilmi erbabı!.

4.  kat bilinciyle, “Nefsi mutmainne”de diye tanımlanan insan… Bildiği hakikatta ve hissedişte tatmine ulaşmış, mutmain olmuş; bunun getirisiyle cehenneminden azad olup cennetine girmiş insan!. Beyazımsı zar hükmünde olan birimsellik duygusuyla hakikatını zar gibi örtme hali mevcutsa da, Hakikatı olan “Allah”ı hisetmenin ve talibine zar arkasından göstermenin hazzı içindeki kişi!. Velî, hakikat ilmi ehli.

5.  kat bilinciyle, “Nefsi razıye”de diye tanımlanan insan… Ellerin beynin hükmüyle hareket ettiklerinin idrakına ermiş ve eller ile savaşı kalmamış insan!. Her anı ve hâli beyinle olup; beynin hükmüyle bedende olup bitenleri seyreden tüm kabuklardan arı, ceviziçi sanki!.. Fenâ fillah’ın sonu!.. Esmâ’da seyr hâli…

6.  kat bilinciyle, “Nefsi Mardıyye”de diye tanımlanan insan… Cevizdeki beyaz etin özündeki yağ misali, insanın özündeki sıfat mertebesi!… Bakâ billlah yaşamı… “Görür gözü, konuşur dili…. olurum” sırrının yaşamı.. Sıfatlarla tahakkuk hâli!…

7.  kat bilinciyle, “Nefsi Sâfiye”de diye tanımlanan insan… Cevizin yağında gizli kuvvet misali, insanın ve varolan herşeyin özü!.. “Özde biriz” tanımlamasıyla vurgulanan “bir”lik noktası!.. Her şeyin “şey”sizlik hâli!. (1)

   “Şey” yok, Yalnızca O var!.

Gülhane Parkında gizli, ne halkın ne de polisin farkında olmadığı cevizağacından ve ürününden sözetmeye çalıştım… Bilmem anlatabildim mi?

(1) Bu konuda geniş kapsamlı bilgiyi “KENDİNİ TANI” isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

*                *               *

 DÜŞÜNDÜRÜYORSUN  

YASAKLANMALISIN

Atatürk Cumhuriyet'inde, kısmen de olsa Lâikliğin uygulandığı bu topraklarda dünyaya getirdiği için Allah'a şükrediyorum!...

"İslâm Dini"ne değil, böylesine keyfî şeriât anlayışına dayalı bir "din devleti" içinde yaşamadığıma da!. O yüzden düşüncelerimi şimdilik yasaksız bir şekilde yazıp açıklayabiliyorum!..

Her ne kadar Diyanetişleri başkanılığı bu düşüncelerimi paylaşmayı yasaklasa; hangi etkiler altında olduğu mâlum Diyanet Vakfı ile cemâatlerin fuarlarında kitaplarımızın satışına "yassah" dense de; yüzbinlerce ve yüzbinlerce okurumuz ve fikirlerimizi paylaşanımız olduğu için, gene sayısız şükürler !.

Ama gene de suçluyuz biz!. Çünkü, Ahmed Yesevî'den Mevlâna'ya; Muhyiddin A'rabî'den Yunus Emre^ye; Hacı Bektaş Velî'den Muhammedikbal'e uzanan; Şahı Nakşıbend'de, Abdulkadir Geylanî'de, ve daha sayısız erende dile gelen "Allah" ve "İslâm Dini" anlayışını paylaşıyoruz!.

Kİtaplarımızdaki Kur'an anlayışında esas olarak Diyanetişlerinin bastırdığı Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kur'an Dili" isimli tefsiri; ve gene Diyanet de dahil herkesin doğruluğunu tasdik ettiği "Kütübü sitte"deki Allah Rasûlü açıklamalarını kaynak alıyoruz.

İnsanlar, korkarak değil severek; cahilce ve takliden  değil, bilgili ve hakikatını, hikmetini kavrayarak  "İslâm Dini"ni değerlendirsinler istiyoruz!.. Suçluyuz!.

Arzuluyoruz ki, camiler skolastik, korkutucu, kaçırtıcı akıl ve mantık dışı saçmalıkların anlatıldığı yerler olmaktan çıkıp; insanların sevgi yumağı halinde ilmi paylaştıkları; birbirlerinin derdiyle dertlenip, sevinciyle mutlu oldukları; "Allah" zikri ve fikri ile huzur buldukları; hoşgörülü insanların toplantı mahalleri olsun!. Bilgisayarlar ve kitaplıklarla bezensin o mahaller, süslü halılar ve avizeler yerine!.. Gösterişten uzak, sade ama insanların düşünce ufkunu açan; onlara yararlı bilgiler edindiren; "İslâm Dini"ni anlamayı ve gereklerini hakkıyla -takliden değil tahkiken- yaşamayı kolaylaştıran merkezler olsun!. Siyasi ve ekonomik çıkarlar için kullanılmasın bu kudsal yerler!.. Bunun için de suçluyuz!..

İstiyoruz ki, "Ölenin günahlarını affettiricez" diye çeşitli şekillerde insanlar istismar edilip paraları gasbedilmesin!. Aldığı para hatırına insanların ibadetine yön verip, akıl verip; o nafaka kesilirse de hiç ortada görülmiyecek olanlar "Din adamı" diye topluma yutturulmasın!. "İslâm Dini"nin anlaşılması için hizmet veren ne Ahmed Yesevî buna maddi bir karşılık almıştır, ne Mevlana, ne de hepsine ışık tutan Allah Rasûlü!. Üstelik bütün zenginliğini bu yolda Allah için harcayıp; hiç bir şeysiz âhırete intikal etmiştir. Ona uyanların pek çoğu da "Din" adına toplayıcı değil, verici, dağıtıcı olmuşlardır!.

"İslâm Dini" günümüze kadar hemen her toplumda hep tasavvuftan feyz almış gönül ehli evliyâdan yayılan sevgi ve irfan dolu yaklaşımla yayılmış ve gelmiştir!.. Camiler ise esef vericidir ki, gönül ehli kişilerin sevgi ve irfan yollu kazandıklarını kaçırmak için ellerinden geleni ardlarına koymayanlarla doludur!. Ve bu duruma Başkanlıkları tarafından seyirci kalınmaktadır!.

Herkesi cehenneme atan; akla, mantığa bilime aykırı konuşan; ihiyar kimsesiz dul kadının kolundaki bir bileziğe zekat verdirip, yatları, özel uçakları binekten sayarak zekat düşürmiyenlerin bu anlayışları nasıl "İslâm Dini"ni bağlar ki?

Evet, bakış açısı belli Ahmed Hulûsi'nin görüşleri topluma büyük hızla yayılmakta ve paylaşım bulmaktadır; oysa bu çok zararlıdır, (kime?); bu yüzden kitaplarının okunması, video kasetlerinin seyredilmesi, ses kasetlerinin dinlenmesi yasaktır!. Diyanetişleri Başkanlığına göre, Diyânet Vakfına göre; bazı cemâat liderlerine göre!.. Evet, gerçekten yasaklanmalı, çünkü biz insanları düşündürmeye başladık!. Aklınızı kullanın, kendi yolunuzu kendiniz çizin; güdülen olmayın; diyoruz.. Ve düşünen insanlar çığ gibi büyüyor; gerçekleri görüyorlar!.

Gelin "İslâm Dini"ni bugün ulaştığımız bilim ve anlayışla yeniden değerlendirip gerçekleri araştıralım! Kini, nefreti, ayırımı bir yana bırakıp, her birimiz diğerimizi olduğu gibi kabullenip, imkânlarımızı birleştirip, yaşamı kolaylaştıralım!.insanlığın ortak kaderi olan ölümötesi yaşam gerçeğine sevgi ve irfan yollu bir anlayışla hazırlanalım.. Karşınızdakini seviniz ve sayınız çünkü o, Hak`kın varlığıyla varolmuştur; incitmeyiniz, dil uzatmayınız... Diyen Ahmed Hulûsi'nin kitaplarını okumak, kasetlerini seyretmek ya da dinlemek elbette "yassah" olmalıdır...

Ancak, kimlerin çıkarlarına ve neye göre?...

*        *         *

SON SÖZLERİM

Bu son bölümde siz çok değerli okurlarıma şunu ifade etmek istiyorum...

Kişisel olarak sayısız eksik, noksan, kusur içinde olmama rağmen; bir yönümle de tamamen vicdanî huzur içindeyim!... O da şu...

Allah`a kulluk ve Allah Rasûlüne hizmet anlayışıyla geçtiğim şu dünya yaşantısından sonra, yarın âhırette, huzuru Rasûlullah`ta görevini yapmış insanların hâleti ruhiyesi ile yeralacağım inşâallah... Çünkü, ihsan olunan bu bilgileri hiç bir maddi karşılık söz konusu olmadan, insanlarla paylaşmak için elimden geleni yaptım!. Gerçek bildiklerimi, olabildiğince açıkladım!. Daha önce de vurguladığım gibi insanlar arasında ne hocayım, ne de efendi!.. Dinî hiç bir  etiket sahibi değilim elhamdulillah!.. Maddî ve manevî anlamda okur-yazar olmanın nimet ve şerefi bana yeter; şükrünü edâdan âcizim!.

1966 yılında 21 yaşında yazdığım 3. kitabım "TECELLİYÂT"da  açıkladığım görüşler ve bakış açım ile hissiyatım, müşahedem ne ise; 1997 yılında 52 yaşında son yazdığım "TEMEL ESASLAR" kitabında da aynı şeyleri görürsünüz; çizgim hiç değişmemiştir!.

Bunun için de ayrıca şükürde âczimi itiraf ederim...

Yazılarımda varsa yanlış ve kusurlar, bu benim anlayışımdan; isabet ettiklerim ise Allah`ın takdirinden, lûtfu inâyetindendir!.

Değerli okurlarım... Lûtfen…

Taklitçi olmayın; güdülen konumundan kurtulun; ilim sahibi olun ve yaşantınıza kendiniz yön verin!.

Tâbi değil, istişâre edip en mâkûl olanı uygulayan olun!.

Hiç bir ayırım yapmadan, müslümanlık tarihinde bütün önde gelen sûfi, düşünür ve velî olduğuna inandığınız zevâtın eserlerini okuyup; sonra da kendi yolunuzu kendiniz çizin!. Unutmayınız ki "Allah`a giden yol nefsler yani bilinçli varlıkların adedincedir". Yani, ötenizdeki bir tanrıya değil, özünüzdeki Allah`a kavuşmalısınız; ki Cennet yaşantısı tüm kemâliyle size açılsın!.

Hak erenleri bulup, onların dualarını ve himmetlerini alın!. Zirâ onların dua ve himmetleri; dillerinde konuşan O`dur, hükmünce Allah bağışıdır!..

Ve sizden maddî menfaat, bağış umanlardan da uzak durun!..

Bizim, "Din" anlayışımıza esas, "tahakküm ve gütme" değil "paylaşım"dır!.

İlmi insanlarla paylaşırız, sonra da onlar bu ilmi diledikleri gibi değerlendirerek, diledikleri gibi yaşayıp;  sonuçlarına da, ölümötesinde yine kendileri katlanırlar!

Dostlarım... Namaz, oruç ve hac bildiğimiz kadarıyla, kişinin ölümötesi yaşama kendini hazırlaması ve varlığındaki Allah`a ermesi amacıyla teklif edilmiş ibadetler yani çalışmalar olup; bunun kesinlikle ötedeki bir tanrıya tapınma olayıyla ilgisi yoktur!.  Bu yüzdendir ki elinizdek bütün olanakları değerlendirip, ne pahasına olursa olsun bunları uygulamadan geri kalmayın!.. Bu gerçeği çok detaylı bir şekilde "AKIL ve İMAN" isimli kitabımızda açıklamaya çalıştık.. İsteyenler konunun detaylarını oradan okuyabilirler..

Dostlarım... Dedikodu ve gıybetten, dünyadaki en korktuğunuz şeyden kaçar gibi kaçının! Hakkında konuştuğunuz kişide gerçekten varsa o hâl, bunun adı "gıybet"tir Allah Rasûlüne göre!. Yapılan bu konuşmayı da Kur`ân-ı Kerîm şöyle nitelemektedir:

"Ölmüş kardeşinin çiğ etini yemek"!..

Eğer bahsettiğiniz o hâl, gerçekten o kişide yoksa; siz şahid olmadığınız bir şeyi aktarıyorsanız, bu "iftira"dır ki; "gıybet"ten bin beterdir!.. Târifi mümkün değildir!.

Bu yazıları en kapsamlı şu "dua" ile bitireyim:

"Allah`ım habibin, Rasûlün Muhammed Mustafa senden neler istemişse ben de onları isterim; bana da hazmıyla ihsan et... Allahım habibin, Rasûlün Muhammed Mustafa nelerden sana sığınmışsa, ben de onlardan sana sığınırım; onlardan koru beni"!

AHMED   HULÛSİ

ANTALYA

1996