Mİ'RÂC ve NAMAZ

Ahmed Hulûsi

Bakın, basit bir misâl vereyim size:

Aşağı yukarı buraya gelenlerin hepsi namaz kılan insanlar. Arada eksiği-gediği olan, kaçırdıkları olsa da genelde namaz kılan insanlar.

Namaz konusunda Hazreti Rasulullah buyuruyor ki:

"Mü’minin MİRÂC'ıdır, namaz"..

"Mi’râc" konusunu iyi anlamak lâzım!.

"Mi’râc" diye bahsedilen olayın ilk bölümü “isra" hadisesi, bir "tayyi mekân"dır.

Rasulullah’ın, Mekke’den, Kudüs’e gitmesi hadisesidir. Bu bir "tayyi mekân" olayıdır. "Mi’râc" burada yok!. Bu olay değil "Mi’râc"!.

Kudüs'teki ziyaret ve Kudüs'teki peygamberlerin ruhaniyetleriyle toplu olarak buluşma. Bu birinci bölümü...

Bu olayın tamamı üç bölüm.

İkinci bölümü, semâları gezişi. Bu da Mi’râc değil!. Kudüs’teki namazdan sonra Hazreti Rasulullah’ın semâları gezişi. Cebrâil’in eşliği ile yedi kat semâdaki o semâ varlıklarını, o semâların yaşamlarını, bu arada cennettekilerin yaşamlarını, cehennemdekilerin yaşamlarını seyretmesi, ikinci bölüm. Bu da Mi’râc değil!.

Sonra, Sidret-ül Münteha denilen; ef’al aleminin -çokluk aleminin- son bulup, Cebrâil’in "ben buradan sonra yokum” dediği noktadan başlayıp, Hazreti Rasulullah’ın kendi hakikatine yönelmesi suretiyle Rabbini bâtınında müşahede etmesi, “Mİ’RÂC” denen olaydır!

Bu üçüncü bölüm.

Bu, bâtıni bir seyirdir, afâki bir seyir değil!.

Birinci bölüm, "tay-yi mekân" olayıdır, "ısra" olayıdır, Mekke’den Kudüs’e!.

İkinci bölüm, semâları, Cennet ve Cehennemi gezmesidir, Cebrâil’in eşliğinde. Bu da Mi’râc değildir.

Esas "Mi’râc" denen üçüncü bölüm ki, bu enfüsîdir.

İkinci bölüm de afâki idi. Semâları gezişi cennet ve Cehennemi görüşü afâki idi, afâki seyir idi. Üçüncüsü, enfüsî seyirdir, Rabbini bâtınında görmesidir.

"Ka’b-ı kavseyn, ev edna makamı.” Yayın iki ucunun yakınlığı nisbetinde kendi hakikatinde, özünde Rabbini müşahede etmesi!. İşte bu Mi’râc’dır...

Niye bu "Mi’râc"ı anlattım şimdi ben size?.. Ne gereği var? Püf noktası neydi?

"Namaz, mü’minin Mi’râcıdır" diyor Hazreti Rasulullah...

Biz genelde "Mi’râc" diye bu üç bölümün tamamını düşündüğümüz için, namazda bu üç bölümün tamamı olur diye hayâl ediyoruz, tasavvur ediyoruz.

Hayır!.

Bu üç bölüm namazda tezahür etmez!. Namaz’da tezahür eden, üçüncü bölüm diye anlattığım kısmıdır!. Hakiki "Mi’râc" budur işte!

İşte, kişi namazı hakkıyla eda ederse, bu Mi’râc onda hasıl olur. Namazın hedefi, amacı Mi’râcdır.

Şimdi, düşünen beyin bu cümleden şunu çıkaracaktır: Namazın amacı ve hedefi Mi’râc ise, Mi’râcı olanın Namazı eda olmuştur.

Şimdi, daha evvel beni görmemiş olan birisini burada düşünün!. İlk defa gelen!. Diyelim ki siz!. Daha evvel beni görmediniz ve ilk defa şu anda beni gördünüz!

Bundan sonra hayatınızın her hangi bir döneminde beni görmemiş olabilir misiniz? Beni görmemişlerin hissiyatına sahip olabilir misiniz? Mümkün mü böyle bir şey?.

Bir kere beni gördüyseniz, bu hafızanıza nakşedilmiştir. Çıkarmanız mümkün değil!

Mi’racı da bir kere yaşayanın, onu kendisinden silmesi asla mümkün değildir! Mi’râcı yapan, daimi namaz mertebesine atlar. Salât-ı Vüsta’dan, Salât-ı Daimi’ye geçer.

Salât-ı Vüsta’dan, Salât-ı Daimi’ye geçiş, Mirâc ile mümkündür.

Bu, "seyr-i bâtınî’nin" hasılasıdır..

“Namaz mü’minin Mi’râcıdır” sözüyle Efendimiz bir gerçeğe işaret ediyor.

Hazreti Rasulullah, Mi’râc yapmış bir Zat.

Mi’racı nasıl ve ne ile yaptı?

Kendisinde meydana gelen "fetih" ile gerçekleştirdi.

Eğer Hazreti Rasulullah’ta bu fetih olmasaydı, onda "Mi’râc" meydana gelmezdi.

Cuma akşamları Kurândan, önce “Yâsin" ondan sonra , "iza vakıa" sonra da, "inna fetehna leke” okusak!. Sevabı çok bunların!

Peki okusak diyoruz da; "inna fetehna leke fethan mübiyna” sözünün anlamını hiç düşündük mü?

"inna fetehna leke fethan mübiynan. liyağfire lekallahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teaahhare..."

İnna fetehna leke fethen mübiyna: Biz sana açık seçik bir fetih ihsan ettik.

Bu fethin sende meydana gelmesi sebebiyle, fethin yaşanılan doğal sonuçları gereğidir ki, liyağfire lekallahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teahhare: Senin geleceğe dönük bütün günâhların, eksiklerin, kusurların bağışlanmıştır!

"Ve yutimme ni’metehu aleyke" ve sana olan nimet böylece tamamlanmıştır.

"Ve yehdiyke sıraten müstakıyma" ve sana mutlak gerçeğe yönelme kapıları açılmıştır. Mutlak gerçeğin hakkını eda etme kapıları açılmıştır.

"Yensurekallahu nasren aziyza" artık Allah, çok Aziz, çok değerli, karşı çıkılması mümkün olmayan bir mutlak zaferi ihsan etmiştir.

İşte, "Mi’râc" ile "Fetih Sûresinin" başında bahsedilen hâlin bağlantı noktası.

Mi’râcı olanlarda, bu âyetler tezahür eder.

"Efendim, bu âyetler Hazreti Rasulullah’a gelmiştir, onun hâlini anlatır. Basılan Kurân da Hazreti Muhammed aleyhisselam'a ait bir kitaptır! Biz koyalım bir kenara!. Hazreti Muhammed de okudu geçti, gitti..."

Kurân'ın her âyeti ümmetten her bir ferdi ilgilendirir. İçindeki hiçbir âyet için, bu Ebu Bekr ile ilgilidir, bu Hazreti Muhammed'e aittir, diyemeyiz.

Her bir âyet, her bir birimi ilgilendirir. Her bir birim kendi kapasitesi kadar ondan âyet alır.

Kimi Kurân'dan bir âyet okur bütün hayatı boyunca, geçer gider. Kimi Kurân'ı Kerim’den elli âyet okur, geçer gider, kimi beşyüz âyet okur gider! Hatmedebilene ne mutlu!..

Diyor ki "Namaz, mü’minin Mi’râcıdır."

Peki, bu MİRÂC nasıl oluşacak?. Nasıl oluşacak veya nasıl oluşmayacak?. Oluşmasını sağlayan nedir? Oluşmamasını sağlayan nedir?

Hazreti Rasulullah diyor ki;

"FATİHASIZ namaz olmaz!."

Başka bir şey söylemiyor! Tekbirsiz namaz kılınmaz demiyor! Namaz da Mi’râc olduğuna göre, Mi’râcın yolu Fatihadan geçer demektir bunun anlamı!.

Başka bir Hadis-i şerifte ne diyor?.

“Her kılınan namaz, kendisinden önceki vakitle kendisi arasındaki bütün günâhları siler, bağışlar, affettirir” diyor.

Namaz, Fatihasız olmadığına göre... Fatiha ile namaz eda edildiğine göre... Demek ki, Fatiha’daki "sır", senin bir önceki kıldığın namazla senin o kıldığın namaz arasındaki günâhların hepsini bağışlatıyor.

Alllah’a şükür ben namaza duruyorum...

"Bismillâhirranmanirrahim. Elhamdu lillâhi rabbil alemiyn errahmanir rahiym maliki yevmiddiyn...... amin."

Ben namaz kılmadım!. FATİHA'yı "OKU"madım.

Dil ile Fatihayı tekrar etmem yetmez!. "OKU"madım!.

Hatırına nerede geldi?

Geldi ki; "kul hu vallahu ahad Allahus samed lem yelid ve lem yuled"

Fatiha!!. Bitti.

"Lem yelid" kal orada!.

Geri dön!.

Besmeleyi çek! "Elhamdu lillahi rabbil alemiyn” diyerek bunun manâsını bir düşünün!

Sonra "mâliki yevmid diyn" in manâsını bir düşünün. Bundan sonra da, “iyyake na’budü" nün manâsını idrak etmeye çalış!.

İşte o zaman namazın yerine gelir. Mirâc basamaklarında yukarı adım atarsın. İşte o zaman namazın ne olduğunu da anlarsın!

Ya bunu yapmazsak?.

Fatiha’dan sonra kısa sûreleri okuyoruz hani, ne bulursak!. Orada da bir şeyler okuyoruz. Ama, farkında değiliz galiba!.

"eraeytellezi yukezzibu biddiyn"

"Eraeyte": Gördün mü?. "elleziy": Onu ki... "yukezzibu biddiyn": Allah’ın sistemini yalanlıyor, Allah’ın yaratmış olduğu bu sistem ve düzeni yalanlıyor. "fezalikelleziy yedu’ul yetiym ve lâ yehuddu alâ taamil miskiyn": Yetimlerin hakkını yiyiyor. Gariplerin, fakirlerin hakkını vermiyor, o sistemi yalanlaması dolayısıyle de. Sonra; "feveylün lil musalliyn elleziyne hüm an salatihim sahun": Namaza duruyor, yatıp kalkıyor ama, namazın ne olduğundan gafil!..

Yıllar boyu yatıp kalkmış, namaz kılıyorum sanmış, namaz kılmayanları da cehennemlik olmakla suçlamış, “siz cehennemliksiniz” demiş. Ama kendisi, namazın ne olduğundan gafil!.

Namazın mirâciyetinden bihaber!. O mirâciyeti yaşamamış: "ellezziyne hüm an salatihim sahûn"

Fatihadan sonra bir çoğunuz okuyordur bunu. Kurândaki 18 kısa sûreden biri.

Ama, çabuk okuyalım da bitsin namaz!

Pardon!. Hanginiz buradan bir an önce kalkıp gitmek istiyor?...

Ama o namaza durduğunuz zaman bir an önce bitirip gitmek istiyorsunuz. Allah’ın huzurundan çekip gitmek istiyorsunuz.

Şurayı bırakıp gitmeyi kimse istemiyor, kimseden gık çıkmadı!..

Ama Allah’ın huzuruna durmuşsun, Mirâc'a niyetlenmişsin, “bir an önce şunu okuyayım da namazı bitireyim de çekip gideyim” diyorsun!.

Bakın!. Şimdi size nasıl bir Kurân sentezi çıkardım. Bir örnek vermeye çalıştım.

Neredeki âyet, hangi hadis?.. Bütün bu sentezin sonucunda ortaya çıkan bir anlam!.

Kurân'ı hatmetmekten, benim anlayışıma göre daha değerli olan; Kurân'ı anlamaktır. Kurân'daki bu değişik manâları bir araya getirip sonuç çıkarmaktır. Ve de düşünerek yaşamaktır.

Sen, ey Allah’ı isteyen kişi!.. Bir sohbet ortamını bırakıp gitmek istemezken, Allah’ın huzuruna çıktım diyorsun!.. Sonra da, bir an evvel okuyacaklarını okuyup kaçmaya çalışıyorsun!..

Birisi kalkıyor, diyor ki:

"Hulûsi, seni çok seviyorum!. Hayatta her şeyden çok seviyorum. Evimden, işimden, karımdan, kocamdan, çocuğumdan, her şeyimden, ama her şeyimden çok seviyorum. Hep seninle beraber olmak istiyorum."

Sonra?...

İşte burada bulunduğum sırada, bir ara uğruyor, beş dakika oturuyor, merhaba, nasılsın iyi misin falan filân ve çekip gidiyor...

Böylesine beş on dakikalığına uğrayıp, hatır sorup ondan sonra da beni her şeyden çok sevdiğini söyleyen bir insanı ben ne kadar inandırıcı bulurum? Ne kadar ikna olabilirim?

Sen kalkıyorsun, hem Allah’ı çok seviyorum, Allah’a ermek istiyorum diyorsun, ondan sonra da, Allah isminin huzurunu yaşamak olan namaza durduğun zaman iki âyet miktarı kadar huzurda kalıp, hemen namazdan çıkıp, diğer işine dönüyorsun...

İşine dönüyorsun!.. Eşine dönüyorsun!.. Aşına dönüyorsun!..

Dünyanı yaşıyorsun, bütün yaşamın dünya!. Ondan sonra da, “ben Allah’ı çok seviyorum.”

Allah’ı ne kadar istediğin, senin yaşamından, hâlinden, zamanını neye ayırdığından belli!. Allah ile bağın ne kadar?.

Secde; kişinin varlığının Allah indinde yok olması demektir.

Kıyam; Allah’ın Bakî sıfatının zuhur mahallidir.

Secdede Kurân okunmaz!. Kurân, kıyam halinde okunur.

Secde; Fenafillahtır. Kıyam; Bakabillâhtır.

Bunun üstünde bir düşünün!. Bu, önemli bir konudur. Pek de kitaplarda rastlanmayan bir noktadır burası.

Secdede okunmaz Fatiha, kıyamda okunur. Mirâcın kapısı olan Fatiha, ayakta iken okunur.

"Allahu Ekber" deyip şu el şöyle kalkarken tekbire; “Dünyamı geriye attım" diyorsun. "Allah ile aramda hiçbir şey kalmadı" diyorsun.

Dedikten sonra, onun gereğini namazda yaşamıyorsan, sonra “yalancı” derler, “riyâkâr” derler.

“Ya dediğin gibi ol!. Ya da olduğun gibi görün!..”

Dediğin gibi olmak için, namazın hakkını vermek lâzım!. Namazın hakkını vermek için de, ağızdan çıkacak her kelimenin manâsını öğrenmek ve onu anlayarak, hissederek söylemek gerek!.

Benim karşıma gelen biri, ağzından çıkan kelimelerin manâsını idrak ederek söylemiyorsa, uyarıyorum; “Sen ne konuştuğunun farkında mısın? Ağzından çıkan kelimelerin manâsını anlıyor musun, idrâk ederek mi konuşuyorsun?” diyorum.

Namaza durduğun anda da, sana bu şekilde hitap ediliyor ama senin kulağın onu duymuyor. Namaza durduğun anda sana hitap ediliyor; “Ağzından çıkanın manâsının farkında mısın?”

“Efendim, bir türlü namaz kılamıyoruz...”

Ne dediğinin farkında olmazsan sen nasıl namazı eda edersin ki?

İki kişi karşı karşıya geldiğiniz zaman, düşünerek, idrâk ederek birbirinize hitap ediyorsunuz. Ne demek istediğinizi bilerek.

Sen, Allah huzurunda, ne dediğini bilmiyorsun!.

Sarhoşlar için gelmiş bir âyet var;

"sarhoşken namaza yaklaşmayınız!."

Niye?.

“Sarhoşken” sözünden kasıt ne?

"Ne dediğinizi, ağzınızdan çıkanı bilmez bir halde iken namaza yaklaşmayın" diyor.

"Sarhoşluktan" murad, içki içmek değil, içkinin şuuru bulandırmış olması ve bunun neticesinde de ağızdan çıkan sözün idrâkında olmamak, demektir.

Yani, ağzından çıkanın manâsını sen idrak edemiyorsan, o zaman namaza yaklaşma diyor!

Biz bunu nasıl anlıyoruz?.

İşte;

"Lâ yemessehu illel mutahharun": "Tâhir olmayanlar Kurâna el sürmesinler" âyetini anladığımız şekliyle uygulayıp, haydi duşun altına!. Yıkanıp temizlenmeye çalışıyoruz.

Duşun altına gir de, "Kurân'a öyle dokun" demiyor!.

Kafandaki şirk düşüncesinden arındıktan sonra, "Allah" ismi ile neyin kastedildiğini idrâk ettikten sonra, al bu Kurân'ı OKU! Yoksa, anlayamazsın!. Demek olduğu gibi, “sarhoşken namaza yaklaşmayın” âyetinin manâsı da; “ne dediğinin idrakinde değilsen, namaza yaklaşma “ demektir.

Çünkü, namazdan amaç; Mi’râc'tır...

Mi’râc’dan amaç; Allah’ı bâtınında müşahede etmektir.

Allah’ı bâtınında müşahede etmek, idrâk ile şuûr ile olur.

İdraksiz, şuûrsuz bir şekilde namaza yöneldiğin zaman, namazın sadece şeklini yerine getirirsin.

Tıpkı, buraya hasbel kader uğramış bir adamın ben konuşurken, İstanbul’daki işlerini düşünmesi ve benim söylediklerimin onda hiçbir etki uyandırmaması gibi..

İstanbul’dan kalkmış, bir yığın cefaya katlanmış, yorulmuş gelmiş, yarım saattir karşımda oturuyor, ama kafasında İstanbul’daki işleri var.

Benim söylediklerimin hiç biri “bir kulağından girip öbür kulağında çıkıyor” değil!. Kulağına bile girmiyor.

Ve ondan sonra buradan kalkıp gidiyor...

"Ne konuştu Üstad?” diye soruyorlar İstanbul’a dönüşünde dostları!..

"- Sormayın!. Kafamda çok işler vardı, ne dediğini hiç duymadım bile!"

Peki, niye kalktın gittin kardeşim buradan ta Antalya’ya kadar?. Ne konuştu Üstad?. Neler anlattı?.

"Çok güzel şeyler anlattı."

Ne dedi?

"Çok güzeldi. Çok huzur verdi yahu!. Çok güzel odası vardı." vs vs.

Namaz da, çok iyi, çok güzel, bir çoğumuz için!.

Namaza duruyoruz. Ne amacımızın farkındayız, ne namazın!. Bir görev!. Görevi yerine getiriyoruz.

Görev olsun diye verilmedi ki sana Namaz!.. Bir amaç uğruna verildi.

Nedir o amaç?.

Bâtınında, Hakikatında Allah’ı müşahede edesin diye!.

Sen, bu amacı gerçekleştirmek için namaza gireceksin, namazı eda edeceksin ki, Mi’râc hasıl olsun.

Yani bu bir görev değil!.

Mi’râcı yaşamanın sonucunda, sende hasıl olacak bazı şeyler var. O bazı hasıl olacak şeyler sonucunda geleceğin sıkıntı ve azaplardan kendini kurtarıp, bir yere varacaksın.

Bir amaç uğruna sana namaz kapısı açıldı.

Sen namazı bir görev gibi düşündüğün zaman, zaten hiçbir şey alamıyorsun, anlamıyorsun, demektir.

Sana "Git, Ahmed Hulûsi’yi ziyaret et" dediler. Sana bir görev verdikleri için geldin.

Geldin, gördün ve gittin...

Ne aldın?..

HİÇ!...

Yahu sana dedilerse Ahmed Hulûsi diye biri var, git, gör, dinle diye!..

Sen de “acaba bana ne vermek istiyor, ne alabilir, ne öğrenebilirim” düşüncesi ile gelir ve sözlerimi dikkatle dinlersen, işte o zaman Ahmed Hulûsi’yi ziyaret etmiş olursun.

Yoksa, anlattıklarını can kulağı ile dinlemeyecek, dediklerini anlamayacak ve değerlendirmeyecek isen, Ahmed Hulûsi’ye gelsen ne olur, gelmesen ne olur?

Önemli olan Ahmed Hulûsi değil, O'nun anlattıklarının senin kafanda bir ampul yakması!. Bir konuda sana ışık tutması!.

İşte o zaman Ahmed Hulûsi’ye gelmiş olursun.

Namaza gelmenin manâsı da ; o Mi’râcı yaşamak!.

Onun için Gavs-ı Âzâm Abdülkadir Geylâni diyor ki:

"Mi’râcı olmayanın namazı yoktur."

"Gavsiye Açıklaması”nda birçoğunuz okumuştur, bu sözü..

Beş vakit namaz, sana günde beş defa Mi’râcın kapısını açıyor.

O kapıdan içeri girip sarayın sahibi ile hemhâl olmayı nasip ediyor...

Sen de "öyle bir şeye benim ihtiyacım yok” diyor, ondan sonra da, “ben bu yoldayım, O’nun yolundayım,” diyorsun.

Nasıl olur, O’nun yolunda olmak?.O’nun hâlini ve ilmini paylaşmadıktan sonra onun yolunda olmak ne demektir?.

Kendini aldatma!..

Bu güne kadarki çeşitli konuşmalarımda hep bir tek gerçeğin üstünde çok fazla durdum.

“Kendinizi aldatmayın” dedim.

Kendinizi aldatmanın pahasını ödeyemezsiniz!.

Neyi, niye yapmak durumundasınız?. Bunu idrâk edin! Ve o idrâkinizin gereğini de yapın!.

Yarın size kimseden fayda yok! Gideceğiniz yerde mâzeret diye bir şey geçerli değil!.

Mâzeretiniz ne olursa olsun, yarın Ahiret yaşamınızda hiçbir şekilde geçerli olmayacak!.

Mâzeretin geçerli olmayacağı bir ortama mâzeretle gitmeye kalkmayın! Geçersiz akçe!..

Dünyada insanın var olmasının amacı, ALLAH’ın yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZENİ anlayarak, o sistem ve düzeni değerlendirmek suretiyle kendini geleceğe hazırlamasıdır.

Hangi mâzereti kendine vesile kılarsan kıl, öbür tarafa gittiğin zaman mâzeret geçersiz olacak ve sen bu hâlinin sonucunu yaşayacaksın!.

"ALLAH ismi ile işaret edilenin, özünü ve özelliklerini kendinde bul ki, gelecekte selâmet olsun yaşamın!.” denmiş.

Sen, bulmanın kapısı olan namaza girmiyorsun daha!..

Namazı yaşamıyorsun, namazı eda etmiyorsun!.

Ondan sonra da "ben bu yoldayım” diyorsun.

O yolda olmak bir şey ifade etmez ki!.

Yola çıkmaktan amaç, hedefe ulaşmaktır.

Sen hedefe ulaşmayı amaç edinmemişsin, hedefe gitmeyi düşünmüyorsun, yollarda ömür harcıyorsun. Boşa emek!.

"İlim, ilim bilmektir,
İlim Allah bilmektir,
Sen Allah’ı bilmezsin,
Bu nice emektir." demiş işte!.

Allah’ı dışarıda, ötelerde değil, Özünüz’de bulma şansına sahipsiniz.

Bunun yolu da ilimden geçer, namazdan geçer.

Namaz da, Fatihayı OKUmakla ancak mümkündür. FATİHA'yı OKUmak demek, onun kelimelerinin manâsını anlayıp, idrâk ederek, o kelimenin manâsını hissetmek demektir.

FATİHA’nın kelimelerinin manâsını hissederek okuduğunuz zaman, size Mİ'RAC basamakları açılır ve o nisbette namazınız Mİ'RAC'a döner.

NAMAZ Bahsine devam ...

 

Hacca gitmek günümüzde bir hayli zorlaştı. Büyük paralar istiyor. Ve toplumun büyük bir kesimi Hacca gitme imkânından mahrum!.

Hacca gittiğimiz zaman, Arafat'tan, anamızdan doğduğumuz günkü kadar bütün günâhlarımızdan arınmış olarak sâf, temiz bir hâlde geri dönüyoruz.

Peki, bu güzel şey de, ancak, ALLAH’ın kendisine büyük imkân tanıdığı bir kimse ise, bu şansa sahip oluyor.

Hacca gidecek mâli imkânları elvermeyen bir kişiyi düşünelim!..

O kişi Allah’a imân ediyor. Rasulullah’a imân ediyor, ama, gayet doğal olarak beşer olduğu için de çeşitli eksikleri, noksanları, kusurları, yanlışları vs. var. Bilerek veya bilmeyerek işlediği çeşitli kusur ve yanlışların getirdiği günahlarla da bezenmiş bir hâlde... O zaman, bu kişinin kurtulma şansı nedir? Kendini nasıl kurtaracak?. Ne yapması gerekiyor?.

Böylesine imân sahibi olan kimselere Cenab-ı Hak bir yol göstermiş ve kolaylık sunmuş. Bu kolaylığı bize Hz.Rasulullah, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. şöyle bildiriyor :

“Kılınan her vakit namazı, kendisinden önceki namazla arasında işlenmiş olan bütün günâhları siler, temizler, arıtır.”

Ve bunun misâlini de şu şekilde veriyor.

“Sizin evinizin önünden bir ırmak aksa ve siz bu ırmağa günde beş defa girip çıksanız, üzerinizde hiç bir kir, pislik kalır mı?"

Nasıl ki, günde beş defa yıkanan birinin üzerinde maddi bir kir, pislik kalmazsa, aynı şekilde günde beş vakit namazını edâ eden kişinin de üzerinde günah kiri kalmaz.

Ama burada bir incelik var. Bu anlatımda dikkat etmeniz gereken bir püf noktası var:

Yine Hz. Rasulullah buyuruyor ki:

“Fatihasız namaz olmaz!“

Namazı edâ etmiş olmanın ana şartı, her rekâtta Fatiha sûresini okumaktır. Nedir o Fatiha sûresi bir kez okuyalım;

Bismillâhirrahmanirrahim. Elhamdulillâhi rabbel âlemin, errahmanürrahim, malikiyevmiddin, iyyake na'büdü, ve iyyake nestâiyn, ihdinas sıratel müstâkiym, sırat ellezine enâmta aleyhim, gayril mağdûbi aleyhim, veleddââlliyn, âmin.

Eğer bu, namazda okunmazsa o namaz yerine gelmiş, edâ edilmiş olmaz, diyor Hz. Rasulullah.

Ve, yine buyuruyor ki:

“Namaz, mü’minin Mi'râcıdır.”

Buradaki “namaz mü’minin mirâcıdır” ifadesini iki yönlü ele almak lâzım.

Namazın Mi'râc olması;

Mirâc'ın namaz olması…

Namazın Mi'râc olması ne demek?.. Mi'râcın namaz olması ne demek?..

Edâ edilen her namaz, kendisiyle öncekilerin arasındaki günâhların affına vesile oluyor.

Günün her hangi bir vaktinde, ansızın ölebilirsin. Öldüğün anda artık ana-baba, eş, çocuk, koltuk, iş, para, mal-mülk gibi değerlerin hiç geçerliliği kalmayacak! Tek başına başka bir âlemde ve ortamda olacaksın.

Bu ortama, dünyada yüklediğin tüm beşeri yükler ve günâhlarla gitmek mi?.

Yoksa, bütün bu beşeri yaşamdaki günahlarından arınarak, temizlenerek gitmek mi evlâ? Evvelâ buna bir karar vermek lâzım.

Eğer günâhlardan arınmış, temizlenmiş olarak gitmek istiyorsak, bunun en kolay yolu günde beş vakit namazı, vakitlerinde edâ etmektir.

Şöyle dediğinizi işitir gibi oluyorum.

“Eee canım, Allah ona para vermiş, imkân vermiş. Hacca gitti, bütün günâhlarını sıfırladı geldi. Benim param olmadığı için gidemedim!.”

Senin paran yoksa, imkânın yoksa Cenab-ı Hak sana da beş vakit namazı ihsan buyurdu. Günde beş vakit edâ ettiğin zaman her bir namaz arasındaki günahlardan temizlenip, arınıp, sıfırlanıyorsun!.

Peki, bu beş vakit namaz da neye bağlı?

Fatihanın okunmasına bağlı. Fatihasız namaz olmaz!

Fatiha sûresinde ne var ki, Fatihasız namaz olmuyor?.

Kurânın diğer sûrelerinde olmayıp da sadece Fatiha sûresinde olan ne?.

Fatiha sûresinin en önemli en can alıcı âyeti;

“İyyake nâ’budü ve iyyake nestaiyn dir.

İnsanın bütün günâhlarının bağışlanmasına sebep olan âyet, “iyyake na’budü ve iyyake nestaiyn” ayetidir. Niçin?..

Buna girmeyeceğim. Her kes kendi bünyesinde, kendi ilmine göre, kendi mertebesine göre düşünsün araştırsın!..

Ama buradaki sırrı size söylüyorum.

Buradaki sır “iyyake na’budü ve iyyake nestaiyn” dir. Onun için namazda Fatihayı okurken özellikle bu âyeti düşünerek okuyun!. Üstünde durarak okuyun!.

Namaza durduğunuz zaman, ezbere, düşünmeden, bir teyp gibi değil; namazı düşünerek, üstünde durarak okursanız, farkını ve faydasını mutlaka görürsünüz.

Bu masayı üstün körü, şöyle bir silmek var; bir de bastırarak, işine önem vererek silmek var. Ehemmiyet vererek silersen tozu, masa daha iyi temizlenir.

“İyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” âyetini de düşünerek, anlayarak, hazmederek tekrar edersen, mermerin üzerindeki kirleri böyle almışın gibi bütün günâhlarından arınır, temizlenir, pâklanır ve o namaz sonrasında vefat edersen, o namaza kadar olan bütün günâhlarından arınmış olarak Ahirete intikal edersin...

Böyle bir kısmeti böyle bir şansı, imanı olan hiç kimse tepmez!

Öyleyse, bize verilen beş vakit namaz nimetini çok iyi bilelim.

Vaktin yok, mümkün değil, sünnetlerini kılamıyorsun. Kılamazsan da hiç olmazsa fazladan geçtik, farzları edâ etmeye çalış ve Fatihayı okurken de bilinçli, şuurlu olarak oku!. Özellikle “iyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” âyetini bilinçli, şuurlu bir şekilde düşünüp tefekkür ederek tekrar et!.

Allah, bütün namazlarınızda bilinçli olarak Fatihayı OKUmayı ve özellikle bu âyetin üzerinde durmayı, anlamını açmayı bize kolaylaştırsın!. Bu sırrı anlamayı bize nasip etsin!.

Ben bu sırrı size açamam!.. Niye açamam?..

Çünki siz, yumurtayı dışarıdan kırarsanız, içindeki civcivi öldürürsünüz.

Civcivin kendisinin yumurtasını kırıp dünyaya çıkması, açılması gerekir. Vaktinden evvel yumurtayı kırdığınız takdirde içindeki civcivi öldürmüş olursunuz.

Siz, kendi yumurtanızı kendiniz kırarak çıkmak zorunda olduğunuz içindir ki, sırrın “iyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” olduğunu söyleyebilirim. Ama, niye bu âyette böyle bir sır var; bunu açamam!.