TASAVVUF

Tasavvuf, dinin temelindeki düşünsel tabandır!. İman nuruna dayanan bir tarzdaki çalışmalar bütünüdür.

Bugünkü tarikat uygulamalarıyla, gerçek mürşid-tâlip uygulamasının isim benzerliğinden başka uyar tarafı yoktur kanaatime göre!... 

Teslimiyet, körü körüne denileni yap diye anlaşılıyor ki günümüzde, bana göre bu anlayış da yanlıştır... İnsan beynini, aklını, en geniş şekilde kullanarak ancak hedefine varabilir... 

Teslimiyet demek; kişinin kendisini İLME, İRFANA teslim etmesi demektir... Ayakkabı boyayıp, havlu tutmaya demek değil; anlayışındayım... bilmem yeterince açıklayabildim mi?

İşte bu sebepledir ki, bu incelikleri kavramış olan geçmişteki pekçok hakikata ermiş zatlar, "Tasavvuf" denilen öğretiyi oluşturmuşlardır. 

"Eğer, varsayımın olan varlığından, benliğinden tümüyle kurtularak "nefs"ini tanımak istiyorsan, teslim ol; kendinden kurtul, Allah`a er!." 

Demişlerdir..

"İnsan"ların kendi hakikatlarını tanıma yolunda yaptıkları çalışmalar Dindeki mistisizm’i meydana getirmiştir..

İşte Tasavvuf da insanın kendi aslını, orijinini bilme ve yaşama konusundaki çalışmaları esas alır.

Tasavvufun gayesi, kişinin, kendini meydana getiren bu Esmâ-i ilâhi’yi tanıması, bilmesi ve bunu gereğini yaşayabilmesi hali ve bu yolda yapılan çalışmalardır, kişinin Allah'ı bilmesi; Allah indinde ve ilminde "yok"luğunu hissedip yaşaması; ve nihayet "Allah ismiyle işaret olunan BÂKÎ"dir hükmünün tesbit olmasıdır.

Tasavvuf çalışmalarının temeli; şirki hafiden kurtulup, başını nereye döndürsen, yani ne yöne bakış atsan TEK'liği görebilmek içindir...

Bir kişi tasavvufa yani iman nurunu esas alan çalışmalara dayanmadan, kendindeki şartlanmaları ortadan kaldırabilr...

İşte "tasavvuf" çalışmaları ve terbiyesinin çok önemli bir amacı da insanı bu en büyük belâdan; perdelilikten korumaktır...

Bu yüzdendir ki "tasavvuf" en değerli konudur!. 

Konuya açıklamalar getiren bazı âyetler ile Rasûlullah Aleyhisselâm’ın açıklamaları var ki, bunlar düşünce sistemimizin ana nirengi noktaları.


"ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN, ATAN ALLAH`TI"...


"Ve insanların bir kısmı, "B" harfinin işaret ettiği sır kapsamında olarak Allah`a, ve gene "B" harfinin işaret ettiği sır kapsamında olarak âhirete iman ettiklerini söylerler; oysa onlar "B" harfinin sırrını anlamış olarak İMAN ETMEMİŞLERDİR.." (2-8)


"Ey İMAN edenler, iMAN EDİN "B" harfindeki anlam itibariyle ALLAH`a!.." (4-136) (1)


"TAHKİKİ İMAN" hâli de diyebileceğimiz "TASAVVUF" çalışmalarına yön veren uyarı âyetlerinin başında bu iki âyet gelir..

Bu iki âyetin işaret ettiği mânâyı iyi anlayabilmek için de elbette genel anlamıyla İslam Dini’nin bize getirmiş olduğu düşünce sistemini farketmek gerekir...

İyi ahlâk, yasaklardan kaçınmak, ibadet; tasavvufun değil ,şeriatın konusudur!.. 

Eğer kişi, tasavvuf toplantılarında bu saydığımız şeriatla ilgili hususlarla vakit geçiriyorsa, o henüz tasavvufla ilgilenmeye başlamamıştır. 

Tasavvuf, şeriatla ilgili bu hususların üzerine bina edilen "VAHDET SIRRINA ERMEK" amacına yönelik çalışmalar ile başlar!

İslamın düşünce sistemi ve yaşamı olan "Tasavvuf"un belli başlı prensipleri vardır.

Tasavvuf, aklı başında – şuurlu - yüksek tefekkür gücü olan üstün istidat ve kabiliyetli insanların konusudur!

Ağzından çıkanı kulağı duymayan mecnunların, psikiyatrik vakaların tasavvufla, hele hele Allah`a erme gibi fevkalade muazzam kesinlikle bir ilgisi olamaz!..

"Nefs"i bilme; "Rabbı" bilme; "Melik"i bilme; "Allah"ı bilme; "marifetullahı" bilme; Allah`ın tüm varlıkta yürürlükte olan sistemini müşahede etme gibi sayısız ilimleri kapsamak, "akl-ı kül" işidir en azından!..

Bütün bunlar, deli divanelike, meczuplukla olmaz; şuurla olur!. Hem de çok üst düzeyde bilinçle.. 

Bir takım adamlar görüyoruz ortalıkta, başıbozuk dolaşıyorlar!.. Bir takım düzensiz, şuursuz, saçma laflar ediyorlar!.. Biz de bunlara, Vahdet`i yaşıyorlar meczuplar, hakikatı yaşıyorlar, bilmem neyi yaşıyorlar diye nazar ediyoruz... Hiç alâkası yok!. 

Mantıksal bütünlükten yoksun konuşmalar yapan Hakikat ehli yoktur!.

Zira Vahdet olayı, tamamiyle bir basiret, bir şuur olayı!... Nerede bir basiret- bir şuur olayı, nerede bir deli saçması!... 

Düşünün ki bir "Ben Hakk`ım" diyor, sonra ondan vazgeçiyor, dönüyor, "Ben basit, aciz bir kulum, ben bilmem neyim" diyor... Bunlar şuurlu ifadeler değil!..

Şuurunu, bütünüyle, aşırı şekilde bu konuya, teksif etmekten dolayı, bu kişiye halkın “deli” demesi; delicesine bir çalışma içinde olduğu mânâsındadır!. Yoksa; sistemsiz -saçma sapan şeyler söylemek değildir, “delilik”ten murad...

Bir kişi bu işin böyle olduğuna inanır, iman ederse; bunu böylesine yaşayabilmek için, bedenselliğinden – huylarından- şartlanmalarından kopabilmek amacıyla yoğun bir takım çalışmalara girerse; herkesin genel anlayışına ters düşen bu çalışmalara girmesi dolayısiyle de millet ona "deli" der. 

-Yahu bu adam deli. Bunu terketti, şunu terketti" vesaire derler.. Ama, halkın ona deli demeleri, deli olduğu anlamına gelmez!. Nitekim, Rasûlullah aleyhisselâm’a dahi deli demişlerdir, mecnun demişlerdir.. 


Esasen, Tasavvuf bütünüyle "gizli şirk"in ortadan kalkması; gizli şirki doğuran, zannındaki "Ben varım" şartlanmasının kalkması çalışmalarından başka bir şey değildir.


Seyri sülûkta yani tasavvuf çalışmalarının bir yoldan yapılması halinde kişi şu yedi mertebeyi aşar:

1-Ruhu cüz`isinin ne olduğunu bilir


2-Aklı ve muhakemesini farkedip, düşünerek harekete başlar


3-Aklının Akl-ı Külli olduğunu farkedip; ruhunun Ruh-u A`zamla kâim olduğunu; nefs`inin Nefs-i Küll`den geldiğini hisseder.


4-Hepsinin Zât`ta fâni olduğunu müşahede eder ve neticesini yaşar. (Cem makamıdır)


5-"İbn-ül Vakt" olduğunun bilincindedir. (Vahdeti vücûd - Ene`l Hak hâlidir) (Fenâ Fillah)


6-"Ebû`l Vakt" diye işaret edilen kemâlât ile yaşar. (Vahdeti Şuhud) (Bakâ Billah) (fark bölümüdür)


7-"Fakr" = mahvı küll = Hiçlik (Vahidiyet mertebesidir)
 

Ahmed Hulûsi

(Kavramlar kitabından alınmıştır)